* Günün Yazısı :

Kadınların içindeki ÖKÜZ

6 yorum:

Erkeğiz. kadınlar tarafından sık sık eleştiriliriz içimizdeki ÖKÜZ konusunda. Yalan da değil hani ne kadar incelsek de bazen içimizdeki patavatsız, vurdumduymaz ÖKÜZ meydana çıkar ve sevdiklerimizi kırar döker, incitiriz.

Ancak her erkek tartıştığında karşısındaki kadının da içinde yaşayan bir ÖKÜZ’ü olduğunu düşünür. Oysa bizim ÖKÜZ'ümüzün gözden kaçırdığı kadınlarımızın içinde yaşayanın ÖKÜZ değil, bir ÖksÜZ olduğu gerçeğidir.

Çoğu zaman kavgalarda kadınlarla benzeşir davranışlarımız, o yüzden kızar öfkeleriniz kadınlarımızın içindeki ÖKsÜZ ile karşılaştığımızda. Biz ne kadar kaba isek o da bir o kadar kırıcı, saldırgan ve öfkelidir ve bir erkek aynada kendi öfkesini görmekten her zaman nefret eder.

Evet, kadınların ÖKsÜZ'ü de kabalaşabilir, çirkinleşebilir, saldırganlaşabilir. Kıskandığında bir boğaya dönüşebilir. Yakıp yıkar, kırar döker, kötü söz söyler incitir. İçindeki kaynayan kazandan, lavlar fışkırır, kızgın yağlar boca eder üzerimize. Birçok erkek bu durumdan yakınır. Sıkılır, bıkar, terk eder sevdiği kadını bu yüzden.

Çünkü kendinden bildiği ÖKÜZ'e benzemektedir kadının davranışları. Yakıştıramaz. Kibar, nazik, naif kırılgan gördüğü, bir çiçek gibi özenle okşayıp sevdiği kadının kabalaşması, saldırganlaşması erkekler için önce hafif keyif verici madde statüsüne girse de sonunda dayanılmaz bir hal alır. Hiç sebep ve sonuçlarını düşünmeden kadınını yargılar ve kolayca suçlayıp, idama mahkûm eder.

Kadının içindeki ÖKsÜZ ise sebepsiz yere harekete geçmez. O hep yetim, boynu bükük ve kırılgandır. Okşayıp sevdiğinizde önce ürkek davransa da sonrasında size teslim eder kendini. İşte sorun bu noktadan sonra başlar. Kadının ÖKsÜZ'ü sevgiye, şefkate açtır. Onu doyurduğunuz sürece dahasını ister ve kendini açar, kendinden verirken, dahasını istemeye de devam eder. Çünkü yegâne gıdasına kavuşmuş ve ölüm orucuna son vermiştir artık.

Burgercilerdeki "Big Menü"nün bizim dilimizde bir deyimle karşılığı vardır. "ÖKsÜZ doyuran" derler. Çünkü sevgiye aç bir kadının yüreğini doyurmak kolay değildir. Tıpkı big menüdeki gibi kocaman, mangal gibi bir yürek ister adamda. Hele kadın daha önceleri her yakınlaşan kişiden kazık yemiş, iki yüzlülük görmüşse, size karşı da önyargılı olması, şüphe ve korku ile yaklaşması doğaldır. Ya bu da aldatırsa, ya bu da terkederse, ya bu da canımı yakarsa korkusu yaşamaktadır çünkü kadın.

Önceleri bizi mutlu eden kadındaki bu açlık hali, kıskançlıkla da perçinlenince kadınımızın içindeki ÖKsÜZ'le bizim içimizdeki ÖKÜZ'ün kavgası, çatışması başlar. Kadının ÖKsÜZ'ü kaybetme korkusu yaşarken, bizim ÖKÜZ'ümüz bu ruh halini anlayamaz. Kadının yaptıklarını trip sanır, kapris sanır, karşı gelme, meydan okuma zanneder ve kadınıyla aptalca bir savaşa girişir. Kadını alt etmenin, yenmenin derdine düşer. Çünkü bizim ÖKÜZ'ümüze göre bu bir güç savaşıdır.

Oysa kadın için bu bir kaybetmeme mücadelesidir, bir türlü erkeğine anlatamadığı, umutları, kaygıları ve korkularıdır. Birçok erkek ise bu durumda kadının davranışlarını hep bir isyan, başkaldırı, ihanet, sadakatsizlik gibi algılar ve ÖKÜZ'ce tepkiler verir. Sonunda da kadınını kırar incitir, ya kendi içinde kadının yerini ya da kadında kendi yerini kaybeder.

Erkek ÖKÜZ'lüğünü unutup, kadının içindeki ÖKsÜZ'ün başını okşamayı, sevip sarmayı akıl edebildiğinde ise kadın yine erkeğinin şefkatli kollarına bırakır kendini. Teslimiyetin ve aidiyetin hazzını yaşar ve yaşatır.

İşte, erkek olarak bizlerin bilmesi gereken en temel konu; kadınlarla çatışma yaşadığımızda karşımızdakinin bizim içimizdeki gibi bir ÖKÜZ olmadığı, aslında bir ÖKsÜZ'le savaştığımız gerçeğidir.

Bir ÖKÜZ'le savaşı her türlü kabalık, ihmalkârlık, saldırganlık, öfke ve şiddetle kazanabilirsiniz ama kadınların içindeki ÖKsÜZ'le baş edebilmenin bir tek yolu vardır:

Sevmek, sevmek daha çok sevmek. Sevdiğince sevgini bildirmek, sarıp okşamak, öpüp koklamaktır...


Bilmem anlatabildim mi?


Erkeğiz. kadınlar tarafından sık sık eleştiriliriz içimizdeki ÖKÜZ konusunda. Yalan da değil hani ne kadar incelsek de bazen içimizdeki patavatsız, vurdumduymaz ÖKÜZ meydana çıkar ve sevdiklerimizi kırar döker, incitiriz.

Ancak her erkek tartıştığında karşısındaki kadının da içinde yaşayan bir ÖKÜZ’ü olduğunu düşünür. Oysa bizim ÖKÜZ'ümüzün gözden kaçırdığı kadınlarımızın içinde yaşayanın ÖKÜZ değil, bir ÖksÜZ olduğu gerçeğidir.

Çoğu zaman kavgalarda kadınlarla benzeşir davranışlarımız, o yüzden kızar öfkeleriniz kadınlarımızın içindeki ÖKsÜZ ile karşılaştığımızda. Biz ne kadar kaba isek o da bir o kadar kırıcı, saldırgan ve öfkelidir ve bir erkek aynada kendi öfkesini görmekten her zaman nefret eder.

Evet, kadınların ÖKsÜZ'ü de kabalaşabilir, çirkinleşebilir, saldırganlaşabilir. Kıskandığında bir boğaya dönüşebilir. Yakıp yıkar, kırar döker, kötü söz söyler incitir. İçindeki kaynayan kazandan, lavlar fışkırır, kızgın yağlar boca eder üzerimize. Birçok erkek bu durumdan yakınır. Sıkılır, bıkar, terk eder sevdiği kadını bu yüzden.

Çünkü kendinden bildiği ÖKÜZ'e benzemektedir kadının davranışları. Yakıştıramaz. Kibar, nazik, naif kırılgan gördüğü, bir çiçek gibi özenle okşayıp sevdiği kadının kabalaşması, saldırganlaşması erkekler için önce hafif keyif verici madde statüsüne girse de sonunda dayanılmaz bir hal alır. Hiç sebep ve sonuçlarını düşünmeden kadınını yargılar ve kolayca suçlayıp, idama mahkûm eder.

Kadının içindeki ÖKsÜZ ise sebepsiz yere harekete geçmez. O hep yetim, boynu bükük ve kırılgandır. Okşayıp sevdiğinizde önce ürkek davransa da sonrasında size teslim eder kendini. İşte sorun bu noktadan sonra başlar. Kadının ÖKsÜZ'ü sevgiye, şefkate açtır. Onu doyurduğunuz sürece dahasını ister ve kendini açar, kendinden verirken, dahasını istemeye de devam eder. Çünkü yegâne gıdasına kavuşmuş ve ölüm orucuna son vermiştir artık.

Burgercilerdeki "Big Menü"nün bizim dilimizde bir deyimle karşılığı vardır. "ÖKsÜZ doyuran" derler. Çünkü sevgiye aç bir kadının yüreğini doyurmak kolay değildir. Tıpkı big menüdeki gibi kocaman, mangal gibi bir yürek ister adamda. Hele kadın daha önceleri her yakınlaşan kişiden kazık yemiş, iki yüzlülük görmüşse, size karşı da önyargılı olması, şüphe ve korku ile yaklaşması doğaldır. Ya bu da aldatırsa, ya bu da terkederse, ya bu da canımı yakarsa korkusu yaşamaktadır çünkü kadın.

Önceleri bizi mutlu eden kadındaki bu açlık hali, kıskançlıkla da perçinlenince kadınımızın içindeki ÖKsÜZ'le bizim içimizdeki ÖKÜZ'ün kavgası, çatışması başlar. Kadının ÖKsÜZ'ü kaybetme korkusu yaşarken, bizim ÖKÜZ'ümüz bu ruh halini anlayamaz. Kadının yaptıklarını trip sanır, kapris sanır, karşı gelme, meydan okuma zanneder ve kadınıyla aptalca bir savaşa girişir. Kadını alt etmenin, yenmenin derdine düşer. Çünkü bizim ÖKÜZ'ümüze göre bu bir güç savaşıdır.

Oysa kadın için bu bir kaybetmeme mücadelesidir, bir türlü erkeğine anlatamadığı, umutları, kaygıları ve korkularıdır. Birçok erkek ise bu durumda kadının davranışlarını hep bir isyan, başkaldırı, ihanet, sadakatsizlik gibi algılar ve ÖKÜZ'ce tepkiler verir. Sonunda da kadınını kırar incitir, ya kendi içinde kadının yerini ya da kadında kendi yerini kaybeder.

Erkek ÖKÜZ'lüğünü unutup, kadının içindeki ÖKsÜZ'ün başını okşamayı, sevip sarmayı akıl edebildiğinde ise kadın yine erkeğinin şefkatli kollarına bırakır kendini. Teslimiyetin ve aidiyetin hazzını yaşar ve yaşatır.

İşte, erkek olarak bizlerin bilmesi gereken en temel konu; kadınlarla çatışma yaşadığımızda karşımızdakinin bizim içimizdeki gibi bir ÖKÜZ olmadığı, aslında bir ÖKsÜZ'le savaştığımız gerçeğidir.

Bir ÖKÜZ'le savaşı her türlü kabalık, ihmalkârlık, saldırganlık, öfke ve şiddetle kazanabilirsiniz ama kadınların içindeki ÖKsÜZ'le baş edebilmenin bir tek yolu vardır:

Sevmek, sevmek daha çok sevmek. Sevdiğince sevgini bildirmek, sarıp okşamak, öpüp koklamaktır...


Bilmem anlatabildim mi?

Bacaklar ve bakacaklar hakkında bir yazı

1 yorum:

Dünyada aynı zamanda hem bu kadar kafa ütüleyici, hem de bu kadar iç gıcıklayıcı bir ses daha var mıdır acaba?

Kapatın gözlerinizi ve sesi dinleyin şimdi. Koridorda etekleri zil takmış bir kadın yürüyor sanki. Tahminen uzun bacaklı, yüksek ve ince topukları, kırmızı ayakkabıları ve elbisesi ile iç gıcıklayıcı, çıtır bir güzellik. Yüzünde hoş bir gülümseme ve özgüven ifadesi olmalı. Tak, tak, tak...

Bir özgüven ki, değme gitsin. "At gibi karı" sözünün hakkını verir bir kadın hem de, insanın insani ve hayvani bütün duyularını, çakralarını açan bir ses.

Göğüs dekoltesini üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorsunuz. Şimdi gözlerinizi kapatıp havaya yayılan parfüm kokusunu hissetmeye hazırsınız. Kokusunda her türlü günaha davet var onun da ihtimal ki. Ayakkabılarının sesi böyleyse...

Kırmızı elbiseyi beğenmediniz mi hadi fıstık yeşili olsun. Geliyor, geliyor, tak, tak, tak....

Aaa, bu bücür, şişman kokanaya mı aitmiş o ayakkabılar. Ya herkese neden satıyorlar bu yüksek topukluları? Olmaz ki. Hanım, hanım oldu mu bu şimdi, senin benim hayallerimi yıkmaya ne hakkın var.

Tanrım...
Ağdası gelmiş bacaklar ve ağvası gelmiş buruşuk bir beden. Aa çorap da mı yok ayağında, yoksa süper ince mi, onlar. Hadi be!

Yok, yok olmuyor böyle. nasıl herkes göğüs kıllarını açıp, altın zincir takamıyorsa bazı kadınlara yüksek ve ince topuklu ayakkabı giydirip, ten rengi çorapla koridorlarda yürütmeyeceksin kardeşim.

Hele üstüne o parfüm kokusu. İnsan yaşına başına uygun bir parfümü, az miktar, dozunda kullanır yahu. Her şeyin bir ayarı var ama değil mi. Mahmutpaşa'dan mı aldı. Bedava mı buldu. Yoksa para babası bir sevgilisi mi var bilemem ama hatun parfüm şişesine şöyle bir girip çıkmış gibi kokuyor.

Zağar gibi kapadık gözlerimizi, kaldırımda, düştük kokunun peşine. Karşımıza çıka çıka bir kokona çıktı. Oldu mu şimdi bu.

Hani insan kendine yakışanı giymeli derler ya.
Ee nasıl minicik bodyler kocaman göbekli ablalara gitmiyorsa parfüm de öyle her terlemiş bedene gitmiyor işte, neden zorluyorsunuz. Şahsen ben  burnumun direğini sızlatan kokulu ablalar hakkında kötü düşünmeye başladım. Ya pis bir teşhirci ve tacizcisiniz, ya da yukarıdaki şıklardan birine giriyorsunuz. Veya çok çirkin ve yaşlısınız bence...

Aaa salak mısın ibram'cığım insan hem genç ve güzel olup, hem de güzel kokamaz mı demeyin. Kokar tabi ama parfüm şişesine düşmeyecek kadar kokuyu kendine yakıştıracak, dozunda kullanacak özgüvene sahiptir.

Ben 50 metreden burun direğini sızlatan kokuların, yıkanmayı sevmeyen kro abilerimizin ter kokularından farkı olduğunu düşünmüyorum şahsen. napim bu da benim takıntım. Boca etmeyin bu kadar.

İki çift lafım da türbanlı gacılara. Aynı haltı yiyecek sonra da laf atana aaa türbanlıyım ben utanmıyor musun diyecekseniz hiç tavsiye etmiyorum bunu şahsen. İt gibi ses ve kokunuzdan alıyoruz işte. Ayarlayın şu parfümün dozunu hanfendi. lütfen yani.

Bak, şimdi kokonamız nasıl da gidiyor kırıta kırıta, şu yaşında onu da mutlu ettik ya. Aferin bize. Bak, bak dedim de bakmayacağım. Yüzünden bir hayır görmedik ki arkasından bakayım, di mi?

Göz görmezse gönül katlanır, hadi gözlerimizi kapayalım.
Oh my god!.. Yine o ses. Tak, tak, tak... Şimdi kulaklarımı tırmalıyor. Bir dahaki sefere o topuklu ayakkabıların üzerinde güzel bir kadın görene kadar da bu kâbus devam edecek...

Lütfen çirkin, yaşlı ve kalın bacaklı kadınlara ince topuklu ayakkabı, burun direğini sızlatan parfümler satılmasın. Sıkıştırıverin olası bir anayasa teklifine bunu da.

Çok istirham ediyorum. Madem insanı illa günaha sokacaksınız, bari değsin değil mi?





























Dünyada aynı zamanda hem bu kadar kafa ütüleyici, hem de bu kadar iç gıcıklayıcı bir ses daha var mıdır acaba?

Kapatın gözlerinizi ve sesi dinleyin şimdi. Koridorda etekleri zil takmış bir kadın yürüyor sanki. Tahminen uzun bacaklı, yüksek ve ince topukları, kırmızı ayakkabıları ve elbisesi ile iç gıcıklayıcı, çıtır bir güzellik. Yüzünde hoş bir gülümseme ve özgüven ifadesi olmalı. Tak, tak, tak...

Bir özgüven ki, değme gitsin. "At gibi karı" sözünün hakkını verir bir kadın hem de, insanın insani ve hayvani bütün duyularını, çakralarını açan bir ses.

Göğüs dekoltesini üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorsunuz. Şimdi gözlerinizi kapatıp havaya yayılan parfüm kokusunu hissetmeye hazırsınız. Kokusunda her türlü günaha davet var onun da ihtimal ki. Ayakkabılarının sesi böyleyse...

Kırmızı elbiseyi beğenmediniz mi hadi fıstık yeşili olsun. Geliyor, geliyor, tak, tak, tak....

Aaa, bu bücür, şişman kokanaya mı aitmiş o ayakkabılar. Ya herkese neden satıyorlar bu yüksek topukluları? Olmaz ki. Hanım, hanım oldu mu bu şimdi, senin benim hayallerimi yıkmaya ne hakkın var.

Tanrım...
Ağdası gelmiş bacaklar ve ağvası gelmiş buruşuk bir beden. Aa çorap da mı yok ayağında, yoksa süper ince mi, onlar. Hadi be!

Yok, yok olmuyor böyle. nasıl herkes göğüs kıllarını açıp, altın zincir takamıyorsa bazı kadınlara yüksek ve ince topuklu ayakkabı giydirip, ten rengi çorapla koridorlarda yürütmeyeceksin kardeşim.

Hele üstüne o parfüm kokusu. İnsan yaşına başına uygun bir parfümü, az miktar, dozunda kullanır yahu. Her şeyin bir ayarı var ama değil mi. Mahmutpaşa'dan mı aldı. Bedava mı buldu. Yoksa para babası bir sevgilisi mi var bilemem ama hatun parfüm şişesine şöyle bir girip çıkmış gibi kokuyor.

Zağar gibi kapadık gözlerimizi, kaldırımda, düştük kokunun peşine. Karşımıza çıka çıka bir kokona çıktı. Oldu mu şimdi bu.

Hani insan kendine yakışanı giymeli derler ya.
Ee nasıl minicik bodyler kocaman göbekli ablalara gitmiyorsa parfüm de öyle her terlemiş bedene gitmiyor işte, neden zorluyorsunuz. Şahsen ben  burnumun direğini sızlatan kokulu ablalar hakkında kötü düşünmeye başladım. Ya pis bir teşhirci ve tacizcisiniz, ya da yukarıdaki şıklardan birine giriyorsunuz. Veya çok çirkin ve yaşlısınız bence...

Aaa salak mısın ibram'cığım insan hem genç ve güzel olup, hem de güzel kokamaz mı demeyin. Kokar tabi ama parfüm şişesine düşmeyecek kadar kokuyu kendine yakıştıracak, dozunda kullanacak özgüvene sahiptir.

Ben 50 metreden burun direğini sızlatan kokuların, yıkanmayı sevmeyen kro abilerimizin ter kokularından farkı olduğunu düşünmüyorum şahsen. napim bu da benim takıntım. Boca etmeyin bu kadar.

İki çift lafım da türbanlı gacılara. Aynı haltı yiyecek sonra da laf atana aaa türbanlıyım ben utanmıyor musun diyecekseniz hiç tavsiye etmiyorum bunu şahsen. İt gibi ses ve kokunuzdan alıyoruz işte. Ayarlayın şu parfümün dozunu hanfendi. lütfen yani.

Bak, şimdi kokonamız nasıl da gidiyor kırıta kırıta, şu yaşında onu da mutlu ettik ya. Aferin bize. Bak, bak dedim de bakmayacağım. Yüzünden bir hayır görmedik ki arkasından bakayım, di mi?

Göz görmezse gönül katlanır, hadi gözlerimizi kapayalım.
Oh my god!.. Yine o ses. Tak, tak, tak... Şimdi kulaklarımı tırmalıyor. Bir dahaki sefere o topuklu ayakkabıların üzerinde güzel bir kadın görene kadar da bu kâbus devam edecek...

Lütfen çirkin, yaşlı ve kalın bacaklı kadınlara ince topuklu ayakkabı, burun direğini sızlatan parfümler satılmasın. Sıkıştırıverin olası bir anayasa teklifine bunu da.

Çok istirham ediyorum. Madem insanı illa günaha sokacaksınız, bari değsin değil mi?




























Dönenin blogu okunur mu?

13 yorum:

Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı derler. Gerçi eskitilmiş kotların moda olduğu dönemleri de gördük. Ak saçlı yakışıklıların kızların gönlünde taht kurduğu dönemleri de. Neymiş olay, tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkânıymış. geldik dükkânı açtık işte nitekim.

Blog âleminden kopalı bir hayli zaman oldu yalan söylememek lazım. Günün modası ne, hangi bloglar, hangi konular çok okunuyor. Kimin eli kimin cebinde. Kızlar hala reglini, erkekler osbirini yazıyor da hit alıyor mu bilmiyorum. Zaten öyle bir şey yapmak gibi bir niyetim de yok.

Benim blog âleminde beğendiğim iki hatun blogger vardı ki herkes de beğenir. Pucca & Siminya ikilisi top tüfek koymayan kızlardır biliyorsunuz. Başarılarını hep birlikte alkışladık. Kolay değil yaptıkları, morallerini bozmadan istikrarlı bir şekilde yazmaya devam ettiler. Kitap bile çıkaran oldu içlerinde. Erkek blog yazarlarını pek bilmiyorum. Kendileri aslında birileri için mihenk taşı olsalar da ben inatla görmezden geliyorum. Adiliğimden işte, beğendiğim var içlerinde ama yazmıyorum buraya hitleri artmasın diye. Sanki onların çok da umurlarında bu durum ama olsun, yaşasın kötülük.

İstisnasız blog aleminde hiç esen rüzgarları iplemeden yazıp çizmeye devam eden her bloggeri takdir ediyorum. Ben bile bu âlemde 3 yılda 3 kez, kızdım küstüm darıldım. Eee zkerim blogunu da, tasını da tarağını da dedim ya da işi duygusala bağladım Romeo & juliet tripleri ile bloglarımı kapadım bir kaç kez. Demek ki aslolan istikrarlı bir şekilde yazmayı sürdürmek. Bunu yapanları yurtta ve dış temsilciliklerde öperek takdir etmek. Ediyorum...

Bi de ayarı kaçırıp 99 blog açtığımdan olsa gerek ben ipin ucunu iyice kaçırmıştım. Hangi taşın altını kaldırsan altından benim blogum çıktığından ben bile hangi blogu yazdığımı ya da sanal çakma kimliklerden hangisinin ben olduğumu sapıtmış haldeydim kapatıp giderken. Aslında kakara - kukara gözüksem de duygusal adamım. gözü yaşlı, gönlü kırık bıraktıklarım olmuştur, affetsinler.

Yine de  şöyle İbram abi bizi bırakıp da nerelere gidiyorsun diye arkamdan ağlayan afilli bir kalabalık felam olsa hemen de dönebilirdim ama baktım kimse iplemiyor gittim ben de. Zaten geldim diye ipliceniz mi o da muamma benim açımdan.

Şimdi şurasını bilhassa belirteyim ki; dönmek ayıp değildir. Nitekim Cem KARACA rahmetli de döndüm a.q dememiş miydi? Demek ki dönülebiliyo. Kaç kere gidersen git. Üstelik dönüşüm mevlana haftasına denk geldiğinden de anlamlı oldu. Gel kel olsan fodul olsan da gel çağrısına uyarak geldim işte. Aranızdayım.

Her neyse, kendimden bilirim arada bazı blog yazarları da duygusala bağlayıp aşk meşk işlerinden bloglarını kapıyorlar ama benimkisi tamamen duygusal ($)'dı bu kez. Yokluk da gördük, fakirlikte ama sağ olsun Mevla bu kez iş güç bolluğu ile imtihan etti. Yağdır mevlam su misali iş yağdı. Gece gündüz çalıştık. Eee bir yerde musluktan nasibimiz akarken kovayı bırakıp ben balık değil blog istiyorum demek olmazdı. Nitekim öyle de yaptık para işlerine daldık. Nasibimizi karınca kararınca aldık.

İşler biraz sakinleşti şimdi. ben de sanaldaki dükkânı açim bi bakalım blog âleminde ne var ne yok dedim. Haberleri sizden alırım diye bekledim olmadı, dedikoduları fısıldamadınız kulağıma. Şşşt abi ne haber, hoş geldin nerelerdeydin diyen bi kaç kişi dışında pek kimse de olmayınca kendimi ezik, büzük hissettim. Öyle etrafımda pervane olan kişi ve dişi de kalmadığı için biraz face'den kanka yaptım. Okuyan olursa kendi kendime görüp sevineyim diye.

Eee yeter bu kadar ajitasyon. Eziğiz dedikse o kadar da değil. Elimizden geldiğince sosyal işlere de giriştik, elimizi taşın altına, başın üstüne de koyduk, boş durmadık canım. Şimdi de kuyruğu kıstırdık geldik kürkçü dükkânına, yazıyoruz işte, .

Eski dönemde gözünüzden kaçan bi kaç blogumu da ekledim profilime. Okursunuz belki diye. Anaa bu da mı İbram'mış der belki bazıları, bazılarınız da ben biliyodum zaten diyebilir.

Canınız sağ olsun. Yeter ki kırmayın, kırılmayın, darılmayın, sarılın, sevin sevilin mutlu olun...


Saygılarımla


T.İ.O







Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı derler. Gerçi eskitilmiş kotların moda olduğu dönemleri de gördük. Ak saçlı yakışıklıların kızların gönlünde taht kurduğu dönemleri de. Neymiş olay, tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkânıymış. geldik dükkânı açtık işte nitekim.

Blog âleminden kopalı bir hayli zaman oldu yalan söylememek lazım. Günün modası ne, hangi bloglar, hangi konular çok okunuyor. Kimin eli kimin cebinde. Kızlar hala reglini, erkekler osbirini yazıyor da hit alıyor mu bilmiyorum. Zaten öyle bir şey yapmak gibi bir niyetim de yok.

Benim blog âleminde beğendiğim iki hatun blogger vardı ki herkes de beğenir. Pucca & Siminya ikilisi top tüfek koymayan kızlardır biliyorsunuz. Başarılarını hep birlikte alkışladık. Kolay değil yaptıkları, morallerini bozmadan istikrarlı bir şekilde yazmaya devam ettiler. Kitap bile çıkaran oldu içlerinde. Erkek blog yazarlarını pek bilmiyorum. Kendileri aslında birileri için mihenk taşı olsalar da ben inatla görmezden geliyorum. Adiliğimden işte, beğendiğim var içlerinde ama yazmıyorum buraya hitleri artmasın diye. Sanki onların çok da umurlarında bu durum ama olsun, yaşasın kötülük.

İstisnasız blog aleminde hiç esen rüzgarları iplemeden yazıp çizmeye devam eden her bloggeri takdir ediyorum. Ben bile bu âlemde 3 yılda 3 kez, kızdım küstüm darıldım. Eee zkerim blogunu da, tasını da tarağını da dedim ya da işi duygusala bağladım Romeo & juliet tripleri ile bloglarımı kapadım bir kaç kez. Demek ki aslolan istikrarlı bir şekilde yazmayı sürdürmek. Bunu yapanları yurtta ve dış temsilciliklerde öperek takdir etmek. Ediyorum...

Bi de ayarı kaçırıp 99 blog açtığımdan olsa gerek ben ipin ucunu iyice kaçırmıştım. Hangi taşın altını kaldırsan altından benim blogum çıktığından ben bile hangi blogu yazdığımı ya da sanal çakma kimliklerden hangisinin ben olduğumu sapıtmış haldeydim kapatıp giderken. Aslında kakara - kukara gözüksem de duygusal adamım. gözü yaşlı, gönlü kırık bıraktıklarım olmuştur, affetsinler.

Yine de  şöyle İbram abi bizi bırakıp da nerelere gidiyorsun diye arkamdan ağlayan afilli bir kalabalık felam olsa hemen de dönebilirdim ama baktım kimse iplemiyor gittim ben de. Zaten geldim diye ipliceniz mi o da muamma benim açımdan.

Şimdi şurasını bilhassa belirteyim ki; dönmek ayıp değildir. Nitekim Cem KARACA rahmetli de döndüm a.q dememiş miydi? Demek ki dönülebiliyo. Kaç kere gidersen git. Üstelik dönüşüm mevlana haftasına denk geldiğinden de anlamlı oldu. Gel kel olsan fodul olsan da gel çağrısına uyarak geldim işte. Aranızdayım.

Her neyse, kendimden bilirim arada bazı blog yazarları da duygusala bağlayıp aşk meşk işlerinden bloglarını kapıyorlar ama benimkisi tamamen duygusal ($)'dı bu kez. Yokluk da gördük, fakirlikte ama sağ olsun Mevla bu kez iş güç bolluğu ile imtihan etti. Yağdır mevlam su misali iş yağdı. Gece gündüz çalıştık. Eee bir yerde musluktan nasibimiz akarken kovayı bırakıp ben balık değil blog istiyorum demek olmazdı. Nitekim öyle de yaptık para işlerine daldık. Nasibimizi karınca kararınca aldık.

İşler biraz sakinleşti şimdi. ben de sanaldaki dükkânı açim bi bakalım blog âleminde ne var ne yok dedim. Haberleri sizden alırım diye bekledim olmadı, dedikoduları fısıldamadınız kulağıma. Şşşt abi ne haber, hoş geldin nerelerdeydin diyen bi kaç kişi dışında pek kimse de olmayınca kendimi ezik, büzük hissettim. Öyle etrafımda pervane olan kişi ve dişi de kalmadığı için biraz face'den kanka yaptım. Okuyan olursa kendi kendime görüp sevineyim diye.

Eee yeter bu kadar ajitasyon. Eziğiz dedikse o kadar da değil. Elimizden geldiğince sosyal işlere de giriştik, elimizi taşın altına, başın üstüne de koyduk, boş durmadık canım. Şimdi de kuyruğu kıstırdık geldik kürkçü dükkânına, yazıyoruz işte, .

Eski dönemde gözünüzden kaçan bi kaç blogumu da ekledim profilime. Okursunuz belki diye. Anaa bu da mı İbram'mış der belki bazıları, bazılarınız da ben biliyodum zaten diyebilir.

Canınız sağ olsun. Yeter ki kırmayın, kırılmayın, darılmayın, sarılın, sevin sevilin mutlu olun...


Saygılarımla


T.İ.O






Erkekleri kullanma klavuzu

3 yorum:
Dünyada kitabı ve kullanma kılavuzu olmayan hiçbir şey yok. Üretilmiş ne varsa herkes yanına bir prospektüs, bir kullanma kılavuzu koymuş. Nitekim tanrı da kutsal kitaplarda bir şekilde insanın kullanma kılavuzunu bizzat insanlara vermiş, diğer kılavuzların yanında.

Madem öyle erkeğin de kullanma kılavuzu olmalı değil mi? vardır da zaten. Bunu kadınlar nesillerdir birbirlerine aktarırlar ancak bir kadının gözüyle aktarılan erkekleri kullanma kılavuzunda zaman zaman yanlışlar olması ve kul yapısı bu kılavuzların her zaman eksik olduğunu göz önünde bulundurmanız gerekir.

Örneğin yola gelmiyorsa, istediğini yaptıramıyorsan "3 gün vermeyeceksin muma döner" bilgi aktarımı kadınların en yanlış aktarımlarından biridir. Bunun yerine kutsal referansı bile olduğu söylenen "devenin üstünde de istese vereceksin" sözü daha anlamlıdır olaya bir erkek gözüyle bakınca.

Neden mi? (kılavuzumuzu okumaya başlayalım)

1-Çünkü erkek sevişken bir canlıdır. Ve erkeğiniz her koşulda sevişir. Siz sevişmezseniz o er ya da geç beliyle olmazsa eliyle, ya da başka bir yerde başka biriyle sevişir. Hiç olmadı zihninde olmadık kurgulara girişir. Bu yüzden sevişmeyi bir silah gibi kullanan kadınlar ilişkilerinde en çok kendilerini vururlar.

2- Erkekler iyi giyinmeseler de iyi giyimli şık kadınları severler. Rüküşe kaçmadan, abartmadan birlikte olduğunuz mekânlarda ama özellikle ev ortamında mutlaka alımlı ve bakımlı olmaya bakın. Gözü başka yere dalmasın. Arkadaş toplantıları, düğün dernek süslenmelerini abartmak yerine evde bunu yapmayı deneyin. Farz edin o gün evinizde düğün var. Zaten olur da:)

3- Saçınızın şeklini, rengini değiştirdiniz de farkında değil mi? buna taklılmak yerine daha radikal bir değişiklik yapın uzun aralıklarla da olsa. Kızmayın sinirlenmeyin ama kendinizdeki değişiklikleri ince bir zekâyla mutlaka fark ettirin.

4- Erkekler bütün dağınıklıklarına rağmen düzgün bir ev ortamı beklerler. Detaya kaçıp abartmadan ortalığı düzgün tutun ama günlük rutin işleri pek ona hissettirmeyin. Görev paylaşımı istemeniz doğal ama bunu şikâyet ederek talep etmeyin.

5- En pısırık erkeğin bile fırça yemekten hoşlanmadığını unutmayın. Hele bunu arkadaşlarının yanında asla yapmayın. Erkeğinize söz geçirmek ve istediğinizi yaptırmak istiyorsanız şu sihirli kelimeyi kullanın. PEKİ demesini bilen bir kadının erkeğine yaptıramayacağı hiç bir şey yoktur. Aksine inatçı kadınlar, bir erkeğin damarına basıldığında nasıl inatçı ve ters olabileceğini tahmin bile edemezler. Erkeğinizi azarlamayın. Hırçın ve öfkeli kadınlar zamanla sevdiklerini uzaklaştırırlar bunu asla unutmayın.

6- Erkeğinizi asla çantada keklik görmeyin. Onun size olan ilgisini biraz abartmış olabileceğini hep aklınızda tutun. Erkeğiniz kafeste kanarya değil bir bülbül olabilir ve ne zaman uçacağı belli olmaz. O yüzden tetikte olun. Bunun yolu da onun için her zaman çekici ve cazip olmanızdan geçer.

7- Kilo almayın ama diyet de diyet diye de tutturmayın. Erkekler formda kadınları sever ama sürekli diyet yapıyorum, onu yememem lazım, spora gitmem lazım diyen mızmız kadınları da pek sevmez.

8- Süslenirken şişenin dibine vurup, parfüm kullanmanın b..kunu çıkarmayın. Özellikle erkeğinizle dışarı çıkıyorsanız ancak yakın planda hissedilen ama sokaktakilerin burnunun direğini kırmayan dozlarda kullanın, fazlasından uzak durun. Kıskançlık damarını ateşlemeyin. Dışarı çıkarken dekoltenizi abartmayın. Göze batarsınız, içine kurt düşürürsünüz.

9- "Bana asla yalan söyleme" kadınların bu favori cümlesinin altında gizli bir cümle daha vardır. "bana inanabileceğim yalanlar söyle" Ama siz erkeğinizi yalan söylememek üzerine motive ederseniz bir gün cesaret ve küstahlığı abartıp hiç hoşlanmayacağınız doğruları söylemeye başlayabilir. Zaten bu dünya yalansız olmaz. Nitekim "bana her şeyi anlat, asla yalan söyleme" diyen kadınların da sakladığı ve yalan söylediği bir şeyler hep vardır.

10- Erkeğinizin size aldığı hediyenin parasını asla sormayın. Beğenmediyseniz bile tepkinizi sabaha saklayın. Başka yerde gördüm vs demeyin. Doğum günü, evlilik yıldönümü gibi anlık şeylere takıntılı olmayın. Ertesi gün hatırlarsa da çok sorun etmeyin. Erkeklerin kafasında bir saat vardır ama takvim yoktur. Zaten saatleri de zamanı göstermez. Sadece "yemek saati, içmek saati, yatıp sevişmek saati şeklinde 3 rakamlıdır o saat"

11- Erkeğinizle konuşurken ses tonunuzu ondan daha fazla yükseltmeyin. Ondan daha argo fıkra anlatmayın. Boyunuz daha uzunsa kısa topuklu giyin. Egonuzdan fedakârlık edin, böylece erkeğinizi tepe tepe kullanın.

12- Herkesin peşinde koştuğu bir kadın olma imajı flört dönemlerinde iyidir ancak "ben seçilmem seçerim" diye hava atarken "ama ben de seni seçtim "diyerek onu onore etmeyi ihmal etmeyin. Kıskançlığınızı abartmayın ama hissettirin.

13- Nasıl çocuk ismi vermek kadınlara bırakılmayacak kadar ciddi bir işse, çocukların eğitimi de erkeklere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir. Özellikle erkek çocuklarını belli bir yaşa gelene kadar babalarının etki alanından uzak tutun. Yoksa evin içinde "ne var lan tarram" diyerek apışarasını kaşıyan ve "göstereyim mi amcalara pipimi" modunda dolaşan veletler türeyebilir.



Dünyada kitabı ve kullanma kılavuzu olmayan hiçbir şey yok. Üretilmiş ne varsa herkes yanına bir prospektüs, bir kullanma kılavuzu koymuş. Nitekim tanrı da kutsal kitaplarda bir şekilde insanın kullanma kılavuzunu bizzat insanlara vermiş, diğer kılavuzların yanında.

Madem öyle erkeğin de kullanma kılavuzu olmalı değil mi? vardır da zaten. Bunu kadınlar nesillerdir birbirlerine aktarırlar ancak bir kadının gözüyle aktarılan erkekleri kullanma kılavuzunda zaman zaman yanlışlar olması ve kul yapısı bu kılavuzların her zaman eksik olduğunu göz önünde bulundurmanız gerekir.

Örneğin yola gelmiyorsa, istediğini yaptıramıyorsan "3 gün vermeyeceksin muma döner" bilgi aktarımı kadınların en yanlış aktarımlarından biridir. Bunun yerine kutsal referansı bile olduğu söylenen "devenin üstünde de istese vereceksin" sözü daha anlamlıdır olaya bir erkek gözüyle bakınca.

Neden mi? (kılavuzumuzu okumaya başlayalım)

1-Çünkü erkek sevişken bir canlıdır. Ve erkeğiniz her koşulda sevişir. Siz sevişmezseniz o er ya da geç beliyle olmazsa eliyle, ya da başka bir yerde başka biriyle sevişir. Hiç olmadı zihninde olmadık kurgulara girişir. Bu yüzden sevişmeyi bir silah gibi kullanan kadınlar ilişkilerinde en çok kendilerini vururlar.

2- Erkekler iyi giyinmeseler de iyi giyimli şık kadınları severler. Rüküşe kaçmadan, abartmadan birlikte olduğunuz mekânlarda ama özellikle ev ortamında mutlaka alımlı ve bakımlı olmaya bakın. Gözü başka yere dalmasın. Arkadaş toplantıları, düğün dernek süslenmelerini abartmak yerine evde bunu yapmayı deneyin. Farz edin o gün evinizde düğün var. Zaten olur da:)

3- Saçınızın şeklini, rengini değiştirdiniz de farkında değil mi? buna taklılmak yerine daha radikal bir değişiklik yapın uzun aralıklarla da olsa. Kızmayın sinirlenmeyin ama kendinizdeki değişiklikleri ince bir zekâyla mutlaka fark ettirin.

4- Erkekler bütün dağınıklıklarına rağmen düzgün bir ev ortamı beklerler. Detaya kaçıp abartmadan ortalığı düzgün tutun ama günlük rutin işleri pek ona hissettirmeyin. Görev paylaşımı istemeniz doğal ama bunu şikâyet ederek talep etmeyin.

5- En pısırık erkeğin bile fırça yemekten hoşlanmadığını unutmayın. Hele bunu arkadaşlarının yanında asla yapmayın. Erkeğinize söz geçirmek ve istediğinizi yaptırmak istiyorsanız şu sihirli kelimeyi kullanın. PEKİ demesini bilen bir kadının erkeğine yaptıramayacağı hiç bir şey yoktur. Aksine inatçı kadınlar, bir erkeğin damarına basıldığında nasıl inatçı ve ters olabileceğini tahmin bile edemezler. Erkeğinizi azarlamayın. Hırçın ve öfkeli kadınlar zamanla sevdiklerini uzaklaştırırlar bunu asla unutmayın.

6- Erkeğinizi asla çantada keklik görmeyin. Onun size olan ilgisini biraz abartmış olabileceğini hep aklınızda tutun. Erkeğiniz kafeste kanarya değil bir bülbül olabilir ve ne zaman uçacağı belli olmaz. O yüzden tetikte olun. Bunun yolu da onun için her zaman çekici ve cazip olmanızdan geçer.

7- Kilo almayın ama diyet de diyet diye de tutturmayın. Erkekler formda kadınları sever ama sürekli diyet yapıyorum, onu yememem lazım, spora gitmem lazım diyen mızmız kadınları da pek sevmez.

8- Süslenirken şişenin dibine vurup, parfüm kullanmanın b..kunu çıkarmayın. Özellikle erkeğinizle dışarı çıkıyorsanız ancak yakın planda hissedilen ama sokaktakilerin burnunun direğini kırmayan dozlarda kullanın, fazlasından uzak durun. Kıskançlık damarını ateşlemeyin. Dışarı çıkarken dekoltenizi abartmayın. Göze batarsınız, içine kurt düşürürsünüz.

9- "Bana asla yalan söyleme" kadınların bu favori cümlesinin altında gizli bir cümle daha vardır. "bana inanabileceğim yalanlar söyle" Ama siz erkeğinizi yalan söylememek üzerine motive ederseniz bir gün cesaret ve küstahlığı abartıp hiç hoşlanmayacağınız doğruları söylemeye başlayabilir. Zaten bu dünya yalansız olmaz. Nitekim "bana her şeyi anlat, asla yalan söyleme" diyen kadınların da sakladığı ve yalan söylediği bir şeyler hep vardır.

10- Erkeğinizin size aldığı hediyenin parasını asla sormayın. Beğenmediyseniz bile tepkinizi sabaha saklayın. Başka yerde gördüm vs demeyin. Doğum günü, evlilik yıldönümü gibi anlık şeylere takıntılı olmayın. Ertesi gün hatırlarsa da çok sorun etmeyin. Erkeklerin kafasında bir saat vardır ama takvim yoktur. Zaten saatleri de zamanı göstermez. Sadece "yemek saati, içmek saati, yatıp sevişmek saati şeklinde 3 rakamlıdır o saat"

11- Erkeğinizle konuşurken ses tonunuzu ondan daha fazla yükseltmeyin. Ondan daha argo fıkra anlatmayın. Boyunuz daha uzunsa kısa topuklu giyin. Egonuzdan fedakârlık edin, böylece erkeğinizi tepe tepe kullanın.

12- Herkesin peşinde koştuğu bir kadın olma imajı flört dönemlerinde iyidir ancak "ben seçilmem seçerim" diye hava atarken "ama ben de seni seçtim "diyerek onu onore etmeyi ihmal etmeyin. Kıskançlığınızı abartmayın ama hissettirin.

13- Nasıl çocuk ismi vermek kadınlara bırakılmayacak kadar ciddi bir işse, çocukların eğitimi de erkeklere bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir. Özellikle erkek çocuklarını belli bir yaşa gelene kadar babalarının etki alanından uzak tutun. Yoksa evin içinde "ne var lan tarram" diyerek apışarasını kaşıyan ve "göstereyim mi amcalara pipimi" modunda dolaşan veletler türeyebilir.



İyi ki kadınım dedirten (memeler * )

2 yorum:

* bu yazı meme kanserine dikkat çekmek amacıyla yeniden yayınlanmıştır.

Birçok erkek aynaya baktığında bir kadının bakıp da kendisinde olmasından büyük haz aldığı, iyi ki kadınım dediği çok güzel iki şeyi göremez. Memeler. Bazı erkekleri yoldan çıkarıp travestilikten, transseksüelliğe kadar götüren süreç hep o memeler yüzünden başlamıyor mu zaten?

Uff! Lan memelere bak deyip, sonra bunlardan bende niye yok diye hayıflanmaya giden süreç. Gerçekten kadını her açıdan erkeğe göre daha cazip kılan, çekicileştiren o iki yol tümseğinden, o iki küçük dağ tepesinden daha güzel ne var ki?

Ne kadar ruhsuz yazıyorum değil mi? Oysa dahasını yazmak isterdim. Hani nice şairleri baştan çıkarmış, nice erkeklerin aklını baştan almış o iki güzel çıkıntı nasıl anlatılabilir ki? Kadın vücudu zaten hoş yaratılmış. Ancak dekolte, göğüs çatalı, meme uçları derken erkeğin aklını baştan alan birçok şey de o noktada toplanmış.

Hani öküz gibi baktığımız o çıkıntılar, baktıkça aklımızı karıştıran kum tepecikleri. Baktıkça bakmaya doyamadığımız, dokundukça kıyamadığımız, Freud’a sorulsa belki anne sütünden erken kesilmekten diye tarif edebileceği, ama benim  bu görüşe katılmadığım, insanın içinde dudaklarını uzatıp; bazen emme, bazen canını yaka yaka ısırma, bazen uçlarıyla oynama hissi uyandıran o güzel memeler.

Ressamların çizerken, şairlerin yazarken mest olduğu, üzerine düşmüş bir damla tere fotoğraf makinesi objektiflerinin odaklanıp kilitlendiği, kadını baştan çıkarıcı hale dönüştürmeye yeten iki nükleer füze gibi olan o çıkıntılar. Uyandırdığı şehvetle, şefkati harmanlayan adına türküler yakılmış, şarkılar bestelenmiş dam üstünde un eleyen memeler.

Adı, argoda meyveye benzetilip portakalla, ayvayla, armutla, uçları üzümle özdeşleştirilmiş, tanımlamada erkeklerin kifayetsiz kaldığı memeler.

Erkeklerin şımarıklık ve tembelliğinde küçük birer yastık gibi başını yaslamaktan, sevdiği kadının kalbinin atışlarında kendini aramaktan mutluluk duyduğu, gözlerden sonra günaha davetin baştan çıkarıcı ikinci durağı olan, cennet vaatleri içine “turunç memeli kızlar” kategorisinden giren memeler.

Küçük kızların ergenliğe erişirken gözüküyor diye utana sıkıla sakladığı, erişkinlerin niye küçük diye takviye kullanmaya kalktığı, sutyen diye kimine göre gereksiz kimine göre olmazsa olmaz bir aksesuarın icad sebebi olmuş memeler.


* bu yazı meme kanserine dikkat çekmek amacıyla yeniden yayınlanmıştır.

Birçok erkek aynaya baktığında bir kadının bakıp da kendisinde olmasından büyük haz aldığı, iyi ki kadınım dediği çok güzel iki şeyi göremez. Memeler. Bazı erkekleri yoldan çıkarıp travestilikten, transseksüelliğe kadar götüren süreç hep o memeler yüzünden başlamıyor mu zaten?

Uff! Lan memelere bak deyip, sonra bunlardan bende niye yok diye hayıflanmaya giden süreç. Gerçekten kadını her açıdan erkeğe göre daha cazip kılan, çekicileştiren o iki yol tümseğinden, o iki küçük dağ tepesinden daha güzel ne var ki?

Ne kadar ruhsuz yazıyorum değil mi? Oysa dahasını yazmak isterdim. Hani nice şairleri baştan çıkarmış, nice erkeklerin aklını baştan almış o iki güzel çıkıntı nasıl anlatılabilir ki? Kadın vücudu zaten hoş yaratılmış. Ancak dekolte, göğüs çatalı, meme uçları derken erkeğin aklını baştan alan birçok şey de o noktada toplanmış.

Hani öküz gibi baktığımız o çıkıntılar, baktıkça aklımızı karıştıran kum tepecikleri. Baktıkça bakmaya doyamadığımız, dokundukça kıyamadığımız, Freud’a sorulsa belki anne sütünden erken kesilmekten diye tarif edebileceği, ama benim  bu görüşe katılmadığım, insanın içinde dudaklarını uzatıp; bazen emme, bazen canını yaka yaka ısırma, bazen uçlarıyla oynama hissi uyandıran o güzel memeler.

Ressamların çizerken, şairlerin yazarken mest olduğu, üzerine düşmüş bir damla tere fotoğraf makinesi objektiflerinin odaklanıp kilitlendiği, kadını baştan çıkarıcı hale dönüştürmeye yeten iki nükleer füze gibi olan o çıkıntılar. Uyandırdığı şehvetle, şefkati harmanlayan adına türküler yakılmış, şarkılar bestelenmiş dam üstünde un eleyen memeler.

Adı, argoda meyveye benzetilip portakalla, ayvayla, armutla, uçları üzümle özdeşleştirilmiş, tanımlamada erkeklerin kifayetsiz kaldığı memeler.

Erkeklerin şımarıklık ve tembelliğinde küçük birer yastık gibi başını yaslamaktan, sevdiği kadının kalbinin atışlarında kendini aramaktan mutluluk duyduğu, gözlerden sonra günaha davetin baştan çıkarıcı ikinci durağı olan, cennet vaatleri içine “turunç memeli kızlar” kategorisinden giren memeler.

Küçük kızların ergenliğe erişirken gözüküyor diye utana sıkıla sakladığı, erişkinlerin niye küçük diye takviye kullanmaya kalktığı, sutyen diye kimine göre gereksiz kimine göre olmazsa olmaz bir aksesuarın icad sebebi olmuş memeler.

Ariflere sevdanın tarifi

2 yorum:
sevda
yaşadığın şey ne olursa olsun aslında ne demek biliyor musun?
işin aslı, sözün özeti, yaşadıklarından pişman olmamaktır sevda anlıyor musun.


bir insana,
seni tanığım güne diye lanet okumamak, bozmamak iyi niyetini
sevda yıllar sonra bile gülümseyerek umutla yüreği sevinçle titreyerek anabilmek ötekini.


sevda bitse de, tükenip, bitmemek.
sevda belaya ve kavgaya dönüşmeyen, sevda bozulmayan çirkinleşmeyen.
sevda paylaştığın kişinin gerçeği ne olursa olsun onu hep beyaz, hep masum ve temiz görebilmek. sevda kin gütmemek, kem söz etmemek.
sevda içine kanayıp dilini tutabilmek, sevda gözyaşına ekmek banabilmek.

sevda yemeninde gül oya,
o yüzden yaşamalı doya doya.
sevda
yaşadığın şey ne olursa olsun aslında ne demek biliyor musun?
işin aslı, sözün özeti, yaşadıklarından pişman olmamaktır sevda anlıyor musun.


bir insana,
seni tanığım güne diye lanet okumamak, bozmamak iyi niyetini
sevda yıllar sonra bile gülümseyerek umutla yüreği sevinçle titreyerek anabilmek ötekini.


sevda bitse de, tükenip, bitmemek.
sevda belaya ve kavgaya dönüşmeyen, sevda bozulmayan çirkinleşmeyen.
sevda paylaştığın kişinin gerçeği ne olursa olsun onu hep beyaz, hep masum ve temiz görebilmek. sevda kin gütmemek, kem söz etmemek.
sevda içine kanayıp dilini tutabilmek, sevda gözyaşına ekmek banabilmek.

sevda yemeninde gül oya,
o yüzden yaşamalı doya doya.

Kalbi kıran ve onaran kelimeler

3 yorum:

Yaşadığımız ortamlarda sevdiklerimize veya iletişim halinde olduğumuz diğer insanlara karşı kullandığımız iyi kötü birçok ifadeden bazıları kalp kırıcı bazıları ise onarıcı olabiliyor.

Aşağıda bu kelimelerden bilebildiklerimi elimden geldiğince, dilim döndüğünce paylaştım. Siz de dilerseniz okuyup, aklınıza gelenleri sayfanın sonuna yorum olarak ekleyebilirsiniz.

Buyurun kalbi kıran ve onaran kelimeler:


CAAAAAAAN: Şahsen ben hiç sevmem. Dillere pelesenk olmuş kelimelerdendir. Kendinizi sıradan ve bayağı hissettirir. Söylenmese daha iyidir.

CANIMM: Dozunda kullanıldığında çok hoş bir kelimedir. Sarar sarmalar, kucaklar. Yakın hissetirir, daha da yakınlaşma isteği uyandırır.
AMA: Joker gibidir. Bahane bulmanın en güzel bağlacıdır. Seni seviyorum ama kavuşamayız. Çok isterdim ama gelemem. Güzel başlayan her cümleyi berbat edip sonunda karşınızdakine "amana koyim" dedirtebilir.

LÜTFEN:
Sihirli bir kelimedir. Kimle sorun yaşıyor olursanız olun etkileme oranı yüksektir. Banka kuyruğunda falan çok işe yarar. Kullanan kişi bayansa etkisi inanılmaz derecede yüksektir.

HADİ BE: Kabalığın daniskası bir kelimedir. Sana inanmıyorum mesajının yanında aşağılama hissi de verir. İnsanları kırıp incitmek istiyorsanız, bu kelimeyle başlayabilirsiniz. Tekrarı halinde daha etkilidir.

SEN BENİMSİN: Sahiplenilme duygusunu ifade eden iki ucu keskin bir cümle. Bazı kadın ve erkekler bundan hoşlanabileceği gibi bazıları da kişilik haklarına saldırı addedip triplere girebilir.  Ama cümle kendi içinde gayet güzeldir.

ÖFF: Kadınlar kullandığında hır çıkarılmasına sebep olabilecek kadar itici bir kelimedir. Baydı artık, bıktım senden, bisktir git anlamlarına da gelir. Yüz ifadesi ile destekleniyorsa insanda "çak suratının ortasına iki tane" duygusu uyandırır.

BAK SANA NE ALDIM: Artık aldığınızın hediyenin durumuna göre etkisi daha fazla olabilen bir kelimeniz var. Özene bezene kullanın. Hele elinizde sevgilinizin hoşlandığı sürpriz bir hediye  de varsa, değme gitsin. Kim tutar sizi. Hayat size güzel.

AYI, MAL: Öfke ifadesi. Saldırganlara karşı kullanılabildiği gibi ilişkiden soğumanın, kesit atmak , bitirmek istemenin de belirtisidir.  Ancak tam ters anlamda kullanmak isterseniz AY/I/m benim! Tarzı söylemler şuh söylenişlerle partnerinizde farklı etkiler yaratabilir.

YAVRUM, KUZUM, TATLIM, GÜZELİM: Erkeklerin işe yarar cümlelerinden bir demet. Kadınları yumuşatır. Her zaman baş döndürücü bir etkisi olmasa da sakinleştiricidir. İşe yarar bu kelimeler. Çekinmeyin, deneyin.

BEN SANA DEMİŞTİM: Sinir edici bir cümledir. Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur misali sen zaten kendi içinde pişmanlıkları yaşarken birisinin çokbilmiş edası ile konuşmasını ne yapasın ki? Yine de söyleyen kişi de alışkanlık yaptığı için bu kelimeyi kullanmadan yapamaz. Asap bozucudur.

BUGÜN ÇOK GÜZELSİN: Kadının kalbine giden yol saçlarından ve makyajından kılık kıyafetinden mi geçer bilmem ama bu ifade oldukça gönül alıcı bir cümledir. Dikkatli ve belirli aralıklarla kullanıldığında etkisi daha yüksektir.

ŞİMDİ OLMAZ, DAHA SONRA BAKARIZ: Baş belası bir cümle daha. Bi git başımdan deyip, adam savmanın bahanesi. Bugün git yarın gel söyleminin devlet dairesi modundan çıkıp bireysel olarak ifade edilmesi.

Yaşadığımız ortamlarda sevdiklerimize veya iletişim halinde olduğumuz diğer insanlara karşı kullandığımız iyi kötü birçok ifadeden bazıları kalp kırıcı bazıları ise onarıcı olabiliyor.

Aşağıda bu kelimelerden bilebildiklerimi elimden geldiğince, dilim döndüğünce paylaştım. Siz de dilerseniz okuyup, aklınıza gelenleri sayfanın sonuna yorum olarak ekleyebilirsiniz.

Buyurun kalbi kıran ve onaran kelimeler:


CAAAAAAAN: Şahsen ben hiç sevmem. Dillere pelesenk olmuş kelimelerdendir. Kendinizi sıradan ve bayağı hissettirir. Söylenmese daha iyidir.

CANIMM: Dozunda kullanıldığında çok hoş bir kelimedir. Sarar sarmalar, kucaklar. Yakın hissetirir, daha da yakınlaşma isteği uyandırır.
AMA: Joker gibidir. Bahane bulmanın en güzel bağlacıdır. Seni seviyorum ama kavuşamayız. Çok isterdim ama gelemem. Güzel başlayan her cümleyi berbat edip sonunda karşınızdakine "amana koyim" dedirtebilir.

LÜTFEN:
Sihirli bir kelimedir. Kimle sorun yaşıyor olursanız olun etkileme oranı yüksektir. Banka kuyruğunda falan çok işe yarar. Kullanan kişi bayansa etkisi inanılmaz derecede yüksektir.

HADİ BE: Kabalığın daniskası bir kelimedir. Sana inanmıyorum mesajının yanında aşağılama hissi de verir. İnsanları kırıp incitmek istiyorsanız, bu kelimeyle başlayabilirsiniz. Tekrarı halinde daha etkilidir.

SEN BENİMSİN: Sahiplenilme duygusunu ifade eden iki ucu keskin bir cümle. Bazı kadın ve erkekler bundan hoşlanabileceği gibi bazıları da kişilik haklarına saldırı addedip triplere girebilir.  Ama cümle kendi içinde gayet güzeldir.

ÖFF: Kadınlar kullandığında hır çıkarılmasına sebep olabilecek kadar itici bir kelimedir. Baydı artık, bıktım senden, bisktir git anlamlarına da gelir. Yüz ifadesi ile destekleniyorsa insanda "çak suratının ortasına iki tane" duygusu uyandırır.

BAK SANA NE ALDIM: Artık aldığınızın hediyenin durumuna göre etkisi daha fazla olabilen bir kelimeniz var. Özene bezene kullanın. Hele elinizde sevgilinizin hoşlandığı sürpriz bir hediye  de varsa, değme gitsin. Kim tutar sizi. Hayat size güzel.

AYI, MAL: Öfke ifadesi. Saldırganlara karşı kullanılabildiği gibi ilişkiden soğumanın, kesit atmak , bitirmek istemenin de belirtisidir.  Ancak tam ters anlamda kullanmak isterseniz AY/I/m benim! Tarzı söylemler şuh söylenişlerle partnerinizde farklı etkiler yaratabilir.

YAVRUM, KUZUM, TATLIM, GÜZELİM: Erkeklerin işe yarar cümlelerinden bir demet. Kadınları yumuşatır. Her zaman baş döndürücü bir etkisi olmasa da sakinleştiricidir. İşe yarar bu kelimeler. Çekinmeyin, deneyin.

BEN SANA DEMİŞTİM: Sinir edici bir cümledir. Araba devrildikten sonra yol gösteren çok olur misali sen zaten kendi içinde pişmanlıkları yaşarken birisinin çokbilmiş edası ile konuşmasını ne yapasın ki? Yine de söyleyen kişi de alışkanlık yaptığı için bu kelimeyi kullanmadan yapamaz. Asap bozucudur.

BUGÜN ÇOK GÜZELSİN: Kadının kalbine giden yol saçlarından ve makyajından kılık kıyafetinden mi geçer bilmem ama bu ifade oldukça gönül alıcı bir cümledir. Dikkatli ve belirli aralıklarla kullanıldığında etkisi daha yüksektir.

ŞİMDİ OLMAZ, DAHA SONRA BAKARIZ: Baş belası bir cümle daha. Bi git başımdan deyip, adam savmanın bahanesi. Bugün git yarın gel söyleminin devlet dairesi modundan çıkıp bireysel olarak ifade edilmesi.

Yüz falına baksak, kimler astar ister?

1 yorum:

Bir zamanlar keyfim ve ratingim yerindeyken neredeyse ayda 1 blog açıyordum. Aklıma türlü türlü blog fikirleri geliyordu. Ancak akıl fikir tek kişilik fabrika gibi çalışınca bir yerden sonra bıkıyor insan.

Sağdan soldan eleştiri, övgü derken benim her zamanki gibi canım sıkıldı. Tempoyu düşürdüm ve bloglarımı cami avlusuna bırakılmış çocuklar gibi kendi haline bıraktım.

Yine de yarın yeni bir blog açacak olsam ne açardım diye düşündüğümde bu herhalde bir fal blogu olurdu diyorum. "Amaan sende İbram abi her yerde fal blogu var, seninkinin ne farkı var, bu proje tutar mı" demeyin. Bedava akıl veriyoruz iyi dinleyin.

Ben şahsen fala zaten hiç inanmam. İşte sırf bu yüzden insan yüzünden karakter analizi tarzı bir şey olurdu açacağım blog. Bu işin gideri var bence. Çakma profil resimleri de gönderse okuyucular yine de olmayacak iş değil böyle bir blog fikri beyler.

Biliyorsunuz şu internet âleminde maşallah o kadar sallama ve dallama mevcut ki kafası çalışan biri ileri geri bir şeyler sallasa kesin tutar hakkımızda. Mesela uyanığın biri çıksa dese ki: hadi bakalım hafif dekolte bir profil resminizi gönderiyorsunuz ben de sizin yüz falınıza bakıyorum. Gönderen birileri çıkar değil mi?

Gönderdiğiniz resimden en azından yüzünüz astar istiyor mu onu da öğrenmiş olursunuz. Hem de uyanık kardeşimiz her anlamda nemalanır, köşeyi döner.

Şaka bir yana benim asıl söylemek istediğim ve yazının ana fikri: siz siz olun fal olaylarına pek inanmayın. Tamam, matrak olsun, geyik olsun, neşem yerine gelsin kabilinden bu konulara ilgi duymanız normal ama fazlası zarar bu işlerin.

Yok, kahve falıma baktılar, medyum kadın aşk hayatıma dair ipuçları verdi. Falında bir lüks bir de öküz adam gördüm dedi boş işler bunlar haberiniz olsun. Bu işleri yapanların kendine ne hayrı olmuş mu ki size olsun.

Şahsen İbram abiniz her aklına gelen abuk subuk şeyi yapsaydı, ohoo her anlamda köşeyi çoktan dönerdi. Zaten bir kısmını buraya yazamayacağım kadar insanlığa yarar ama akla zarar fikirler cirit atar şu deli adamın kafasında.

Birçoğuna tövbe estağfurullah der geçerim ben eskiden beri. Hani türkün aklı ya helâda ya belada başına gelir ama ah o akıl bende olsun derler ya o hesap. Ben %100 Türk çıkarım bu deyime göre sağlama yapacak olsak.

Ha bir de bu aralar Türküm diyene ırkçı demek moda internette, vaktiyle öküzün biriyle uğraştım ordan biliyorum. Aman sakın kimse ırkçılık saymasın bu lafımı. Çakarım ağzına ağzına ona göre. Abi sen uyarmışın ama ben duymadıydım demesin hiç kimse daha sonra. Fena bozarım.

Gerçi birçok okuyucum yazdıklarımdan benim maksadımı anlıyor. İyi tahlil edip, genelde yazdıklarımı beğeniyor ama nadiren de olsa takışıp adam yerine konulmak isteyenler, kişisel triplerinin zirvesindekiler, reglim aybaşı, eksik aldım maaşı, para bütün kafa bozuk durumundaki tipler ya da vaktiyle bir kuyruk acısı olanlar bulaşabiliyor şahsıma.

Aman çok rica edeceğim bulaşmasınlar lütfen. Bu sıra ayarım yeterince kaçık, temelli tasımızı tarağımızı attırmayalım birbirimizin.

Şimdi...
Hadi bakalım uyanık müteşebbis bloggerler, bizden bu işler geçti, siz tez zamanda açın bir blog, birkaç resim gönderelim de falımıza bakın bakalım. (*)


(*) Son cümlenin orjinali “hadi bakalım şimdi gönderin birkaç resim de falınıza bakalım” olacaktı ama maçam yemedi, aşkım aşkım beni kabak gibi oyar diye değiştirdim haliyle :p

Bir zamanlar keyfim ve ratingim yerindeyken neredeyse ayda 1 blog açıyordum. Aklıma türlü türlü blog fikirleri geliyordu. Ancak akıl fikir tek kişilik fabrika gibi çalışınca bir yerden sonra bıkıyor insan.

Sağdan soldan eleştiri, övgü derken benim her zamanki gibi canım sıkıldı. Tempoyu düşürdüm ve bloglarımı cami avlusuna bırakılmış çocuklar gibi kendi haline bıraktım.

Yine de yarın yeni bir blog açacak olsam ne açardım diye düşündüğümde bu herhalde bir fal blogu olurdu diyorum. "Amaan sende İbram abi her yerde fal blogu var, seninkinin ne farkı var, bu proje tutar mı" demeyin. Bedava akıl veriyoruz iyi dinleyin.

Ben şahsen fala zaten hiç inanmam. İşte sırf bu yüzden insan yüzünden karakter analizi tarzı bir şey olurdu açacağım blog. Bu işin gideri var bence. Çakma profil resimleri de gönderse okuyucular yine de olmayacak iş değil böyle bir blog fikri beyler.

Biliyorsunuz şu internet âleminde maşallah o kadar sallama ve dallama mevcut ki kafası çalışan biri ileri geri bir şeyler sallasa kesin tutar hakkımızda. Mesela uyanığın biri çıksa dese ki: hadi bakalım hafif dekolte bir profil resminizi gönderiyorsunuz ben de sizin yüz falınıza bakıyorum. Gönderen birileri çıkar değil mi?

Gönderdiğiniz resimden en azından yüzünüz astar istiyor mu onu da öğrenmiş olursunuz. Hem de uyanık kardeşimiz her anlamda nemalanır, köşeyi döner.

Şaka bir yana benim asıl söylemek istediğim ve yazının ana fikri: siz siz olun fal olaylarına pek inanmayın. Tamam, matrak olsun, geyik olsun, neşem yerine gelsin kabilinden bu konulara ilgi duymanız normal ama fazlası zarar bu işlerin.

Yok, kahve falıma baktılar, medyum kadın aşk hayatıma dair ipuçları verdi. Falında bir lüks bir de öküz adam gördüm dedi boş işler bunlar haberiniz olsun. Bu işleri yapanların kendine ne hayrı olmuş mu ki size olsun.

Şahsen İbram abiniz her aklına gelen abuk subuk şeyi yapsaydı, ohoo her anlamda köşeyi çoktan dönerdi. Zaten bir kısmını buraya yazamayacağım kadar insanlığa yarar ama akla zarar fikirler cirit atar şu deli adamın kafasında.

Birçoğuna tövbe estağfurullah der geçerim ben eskiden beri. Hani türkün aklı ya helâda ya belada başına gelir ama ah o akıl bende olsun derler ya o hesap. Ben %100 Türk çıkarım bu deyime göre sağlama yapacak olsak.

Ha bir de bu aralar Türküm diyene ırkçı demek moda internette, vaktiyle öküzün biriyle uğraştım ordan biliyorum. Aman sakın kimse ırkçılık saymasın bu lafımı. Çakarım ağzına ağzına ona göre. Abi sen uyarmışın ama ben duymadıydım demesin hiç kimse daha sonra. Fena bozarım.

Gerçi birçok okuyucum yazdıklarımdan benim maksadımı anlıyor. İyi tahlil edip, genelde yazdıklarımı beğeniyor ama nadiren de olsa takışıp adam yerine konulmak isteyenler, kişisel triplerinin zirvesindekiler, reglim aybaşı, eksik aldım maaşı, para bütün kafa bozuk durumundaki tipler ya da vaktiyle bir kuyruk acısı olanlar bulaşabiliyor şahsıma.

Aman çok rica edeceğim bulaşmasınlar lütfen. Bu sıra ayarım yeterince kaçık, temelli tasımızı tarağımızı attırmayalım birbirimizin.

Şimdi...
Hadi bakalım uyanık müteşebbis bloggerler, bizden bu işler geçti, siz tez zamanda açın bir blog, birkaç resim gönderelim de falımıza bakın bakalım. (*)


(*) Son cümlenin orjinali “hadi bakalım şimdi gönderin birkaç resim de falınıza bakalım” olacaktı ama maçam yemedi, aşkım aşkım beni kabak gibi oyar diye değiştirdim haliyle :p

Sidik necasettendir, pis kokar

4 yorum:

hayvanlar çoğu zaman parfüm niyetine kullansalar da sidik biz insanlar için necasettendir, kokusu pis ve iticidir. bünyeden def edilmesi gereken bir şeydir.

bir çok hayvanın erkeği kendi sınırlarını ağaçları, taşları sidiği ile işaretleyerek belirler. oysa insanoğlu medeni hayvandır ve bu tür sınırları ahlak kuralları, kanunlar nizamlar örf adet ve gelenekler belirler.

hayvanlarda sık görülen kavgalardan birisi bu sınır ihlallerinden yaşanır. bazı hayvanlar kendi sınırlarını genişletmek derdine düşmüşken, bazıları da kendi çiftliklerini, kümeslerini koruma derdi ile girişir bu kavgalara.

insanoğlu ise kanunen korunan bu sınırları gerektiğinde kendisi de korumasını bilir. müdahalesini ve mücadelesini yapar, sevdiklerini korur.

ancak karmaşık zihinde olanlar komşunun tavuğunu kaz görürken, yetmedi bunun üstüne bir de kendi kümesinin tavuğu gibi de görebilir. bu hayvanlarda gayet normalken insanlarda pek de hoş karşılanmaz. üstelik başka kümesin  tavuklarının da bu durumdan hoşlandığı söylenemez.

uzun lafın kısası bence herkes, başka yerlere gözünü dikmeden, kendi gönül kapısının önünü süpürmelidir ki, sanal dünyada da gerçek dünyada da bütün cadde ve sokaklar tertemiz olsun.

hayvanlar çoğu zaman parfüm niyetine kullansalar da sidik biz insanlar için necasettendir, kokusu pis ve iticidir. bünyeden def edilmesi gereken bir şeydir.

bir çok hayvanın erkeği kendi sınırlarını ağaçları, taşları sidiği ile işaretleyerek belirler. oysa insanoğlu medeni hayvandır ve bu tür sınırları ahlak kuralları, kanunlar nizamlar örf adet ve gelenekler belirler.

hayvanlarda sık görülen kavgalardan birisi bu sınır ihlallerinden yaşanır. bazı hayvanlar kendi sınırlarını genişletmek derdine düşmüşken, bazıları da kendi çiftliklerini, kümeslerini koruma derdi ile girişir bu kavgalara.

insanoğlu ise kanunen korunan bu sınırları gerektiğinde kendisi de korumasını bilir. müdahalesini ve mücadelesini yapar, sevdiklerini korur.

ancak karmaşık zihinde olanlar komşunun tavuğunu kaz görürken, yetmedi bunun üstüne bir de kendi kümesinin tavuğu gibi de görebilir. bu hayvanlarda gayet normalken insanlarda pek de hoş karşılanmaz. üstelik başka kümesin  tavuklarının da bu durumdan hoşlandığı söylenemez.

uzun lafın kısası bence herkes, başka yerlere gözünü dikmeden, kendi gönül kapısının önünü süpürmelidir ki, sanal dünyada da gerçek dünyada da bütün cadde ve sokaklar tertemiz olsun.

Besleyin ama uyarmadı demeyin

4 yorum:

- anlıyorum
aşkım ama ne yapabilirim, toplantı  uzun sürdü.

- yine
de istesen bana ulaşabilirdin ibram. bir mesajda mı atamadın?

- ben de
seni çok seviyorum ama o cadaloz halâ niye yorum yazıyor sana?

- iyi
de o öküz de  sana pis bir yorum yapmış terslememişsin, ben mi vereyim ağzının payını.

Yıllar önce bir siteme eklediğim guestbook (misafir defteri)mde ilginç bir şey olmuştu. Bir çift veya iki sevgili farkında olmadan benim guestbookum üzerinden yazışıp durdular.

Ne oldu nasıl oldu bilmiyorum ama internetin ilk zamanları kesinlikle dosyalar hesaplar mı karıştı. insanların mailleri şakır şakır benim guestbookumda otomatik yayınlanıyordu.

Misafir defterimi okuyan herkes kim olduğunu bilmediğim bu iki sevgiliyi okudu durdu. Ben onları bulup uyarana kadar da böyle sürdü gitti bu olay.

İşte şimdi herkes blog yazılarını,  twitterını,  facebookunu bir birine bağlayıp otomatik RSS besleme yapıyor. Gtalk, msn mesajlarınız twitleriniz birbirine entegre olarak yayınlanıyor.

Olur mu olmaz mı bilmem ama bir gün ortalık karışacak, dosyalar karman çorman olacak cümbür cemaat seyredicez birlikte alemi. Demedi demeyin tüm hesaplarınızı RSS beslemesi ile birbirine entegre etmeyin.

Ortalık bir gün birbirine girer
demedi demeyin...


- anlıyorum
aşkım ama ne yapabilirim, toplantı  uzun sürdü.

- yine
de istesen bana ulaşabilirdin ibram. bir mesajda mı atamadın?

- ben de
seni çok seviyorum ama o cadaloz halâ niye yorum yazıyor sana?

- iyi
de o öküz de  sana pis bir yorum yapmış terslememişsin, ben mi vereyim ağzının payını.

Yıllar önce bir siteme eklediğim guestbook (misafir defteri)mde ilginç bir şey olmuştu. Bir çift veya iki sevgili farkında olmadan benim guestbookum üzerinden yazışıp durdular.

Ne oldu nasıl oldu bilmiyorum ama internetin ilk zamanları kesinlikle dosyalar hesaplar mı karıştı. insanların mailleri şakır şakır benim guestbookumda otomatik yayınlanıyordu.

Misafir defterimi okuyan herkes kim olduğunu bilmediğim bu iki sevgiliyi okudu durdu. Ben onları bulup uyarana kadar da böyle sürdü gitti bu olay.

İşte şimdi herkes blog yazılarını,  twitterını,  facebookunu bir birine bağlayıp otomatik RSS besleme yapıyor. Gtalk, msn mesajlarınız twitleriniz birbirine entegre olarak yayınlanıyor.

Olur mu olmaz mı bilmem ama bir gün ortalık karışacak, dosyalar karman çorman olacak cümbür cemaat seyredicez birlikte alemi. Demedi demeyin tüm hesaplarınızı RSS beslemesi ile birbirine entegre etmeyin.

Ortalık bir gün birbirine girer
demedi demeyin...

Komşunun tavuğu kaz mı görünür?

6 yorum:

Hayatta bazı şeyleri anlamakta zorlanırsınız. Oysa neredeyse kural haline gelmiş şeylerdir bunlar. Kaçan kovalanır da bu ilginç kurallardan birisi. Şaşırtıcı olduğu kadar tecrübeyle doğrulanmış bir kural bu.

Her ne hikmetse bir insanla tanışırsınız, eğer fazla ilgi gösterirseniz bir müddet sonra triplere girdiğini, kendini dünyanın merkezinde gördüğünü hissedersiniz. Birden eski deli zamanlarınız aklınıza gelir, çek kuyruğunu gitsin der içinizdeki şeytan. 

Oysa bazen de tersi olur, biri size selam verir hürmet eder, ilgi duyar bu kez de siz başlarsınız kasılmaya, kendinizi bir halt sanırsınız. Size değer veren, önemseyen o insanı boş yere üzer, hırpalarsınız. Aranızdaki dostluğu, arkadaşlığı, sevgiyi riske atarsınız.

Yine de ben özellikle kadınlardaki bir davranış biçimini anlamakta güçlük çekerim. Nedir bu kadınlardaki başkasının sevgilisine yan bakma veya kendisini reddeden erkeklerin üstüne gitme olayı. Böyle bir durumda bir erkek bir kadına baksa öküz olur ama kadınlar bunu yapmaktan pek çekinmez.

Cidden merak ediyor insan niye boşta kalınca arkadaşlarınızın sevgilisine göz dikersiniz kızlar? Bunun bilmediğimiz başkaca bir sebebi mi var?

Neyiniz eksik kalıyor? ezik mi hissediyorsunuz kendinizi sevgili yapmış arkadaşınıza karşı. Hani bir çok aptal erkek peşinizde koşup dil dökerken akıllı bir erkek çok kolayca gururunuzu kırıp, sizi küçümseyerek peşine takabilir.

İlahi referanslı ; koşarsın kaçarlar, kaçarsın kovalarlar kuralı mı işliyor burada da anlamış değilim.
Biri bana bu durumu açıklayabilir mi? sevabına :p

Hayatta bazı şeyleri anlamakta zorlanırsınız. Oysa neredeyse kural haline gelmiş şeylerdir bunlar. Kaçan kovalanır da bu ilginç kurallardan birisi. Şaşırtıcı olduğu kadar tecrübeyle doğrulanmış bir kural bu.

Her ne hikmetse bir insanla tanışırsınız, eğer fazla ilgi gösterirseniz bir müddet sonra triplere girdiğini, kendini dünyanın merkezinde gördüğünü hissedersiniz. Birden eski deli zamanlarınız aklınıza gelir, çek kuyruğunu gitsin der içinizdeki şeytan. 

Oysa bazen de tersi olur, biri size selam verir hürmet eder, ilgi duyar bu kez de siz başlarsınız kasılmaya, kendinizi bir halt sanırsınız. Size değer veren, önemseyen o insanı boş yere üzer, hırpalarsınız. Aranızdaki dostluğu, arkadaşlığı, sevgiyi riske atarsınız.

Yine de ben özellikle kadınlardaki bir davranış biçimini anlamakta güçlük çekerim. Nedir bu kadınlardaki başkasının sevgilisine yan bakma veya kendisini reddeden erkeklerin üstüne gitme olayı. Böyle bir durumda bir erkek bir kadına baksa öküz olur ama kadınlar bunu yapmaktan pek çekinmez.

Cidden merak ediyor insan niye boşta kalınca arkadaşlarınızın sevgilisine göz dikersiniz kızlar? Bunun bilmediğimiz başkaca bir sebebi mi var?

Neyiniz eksik kalıyor? ezik mi hissediyorsunuz kendinizi sevgili yapmış arkadaşınıza karşı. Hani bir çok aptal erkek peşinizde koşup dil dökerken akıllı bir erkek çok kolayca gururunuzu kırıp, sizi küçümseyerek peşine takabilir.

İlahi referanslı ; koşarsın kaçarlar, kaçarsın kovalarlar kuralı mı işliyor burada da anlamış değilim.
Biri bana bu durumu açıklayabilir mi? sevabına :p

Tadı damağında kalır sevdaların (*)

2 yorum:
-cefakar kadınlarımız için-

Daha doğmamışsın…
9 ay 10 günü beklemezler. önce aklını sonra seni ayırırlar annenden. sezeryan….
ana kucağına şöyle bir koklatırlar. sonra hoop elden ele…

arkasından çalışan annedir bahanesiyle önce sütten keserler… mama ile avunursun
yetmez doğum izni biter annenin, bir bakıcının kucağına atılıverirsin
sen sevgiye hasret, ana baba güvenlik kameralarıyla sever uzaktan en fazla sevse sevse seni.
az büyürsün babanın paçasına yapışırsın, annenin eteğine..
hepsinin işi gücü olur, yorgun gelirler eve.. sana kalmaz zamanlar..
azıcık büyür de abla olursan bu kez tamamen itilirsin bir kenara köşeye

ergenlik gelir çatar. serpilirsin, güzelleşirsin…
çocuksu kıyafetlerin terkeder önce seni. eteğinin boyuna, sesinin tonuna gelir kısıtlamalar.

seversin bir delikanlıyı, kıyıda köşede buluşursun… eyvah abim.. .eyvah babam.
dersini çalış, aklını başına topla derken hayat acımasız
sınıfın afillisi alıverir elinden sevdiğini…

üniversite yılları, flört, aşk, sevdalar…
ya kör bir kurşun, ya trafik kazası ya da trajik bir terkediliş öyküsü

sen çok güzelsin, çok iyisin ama
birileri bekâretinin nöbetçisi, diğerleri fırsat bekçisi…
istedim de vermedin diyemez mertçe, usulca terkederler seni…

saklanırsın, saklarsın kendini sevdiğine
“hayırsızın biriydi fikrimce”lerden uzak beklersin beyaz atlı prensini
günler geçer, vakitler tükenir ve kapıyı çalana razı gelirsin belki de…

hani aşk kör kurşunu ile vurmamışsa bir köşede gafil avlayıp seni.
şanslısın, bir töre kurşununa gitmemişsin, elini tutacak bir ele imza verip evlenmişsin

önce tv çalar sevdiğini, bitmek bilmez maç yorumları
sen pembe dizilerine sığınırsın memleketimin...

sonra annelik… hamilelik….
eve geç gelmeler, uçan kuşa yan bakmalar…
ayrı dünyalar, ayrı yastığa baş koymalar, yıllarca köşe yastığı muamelesi….
sonra şiddetli veya şiddetsiz geçimsizlik…

ayrılırsın…
ayrılabilirsen. içinde yarım günlerin kapanmamış yaralarıyla…
günlerce aylarca süren içine kapanmalar. dünyaya küsmeler.

belki bir gün razı geldiğin bir yasak aşk, bir gönül macerası, ötekilik
saklı vakitler, beni şu saatte arama, bu telefondan sorma…
seni çok seviyorum ama… lar

ola ki ecel gelir… eşini, sevdiğini, aşkını ecel ayırır…
sarılıp ağlayamazsın, öpüp okşayamazsın ölüsünü bile…
sen yıkayamazsın (oysa ne çok yıkamışsındır)
sen saramazsın (oysa ne çok sarmışsındır)
ve bir zamanlar onu başka bir kadının koynuna koyduğunu bilsen bile
yine bir kadın olan toprağın koynuna sen koyamazsın…

çünkü yazgındır bu senin, kadındır senin adın
ve tadı damağında kalır hep sevdaların…
bu dünyaya geldin yarım,
kaldın yarım…


(* tio'dan empati denemeleri - http://ebruliaksamlar.blogspot.com - leyla)
-cefakar kadınlarımız için-

Daha doğmamışsın…
9 ay 10 günü beklemezler. önce aklını sonra seni ayırırlar annenden. sezeryan….
ana kucağına şöyle bir koklatırlar. sonra hoop elden ele…

arkasından çalışan annedir bahanesiyle önce sütten keserler… mama ile avunursun
yetmez doğum izni biter annenin, bir bakıcının kucağına atılıverirsin
sen sevgiye hasret, ana baba güvenlik kameralarıyla sever uzaktan en fazla sevse sevse seni.
az büyürsün babanın paçasına yapışırsın, annenin eteğine..
hepsinin işi gücü olur, yorgun gelirler eve.. sana kalmaz zamanlar..
azıcık büyür de abla olursan bu kez tamamen itilirsin bir kenara köşeye

ergenlik gelir çatar. serpilirsin, güzelleşirsin…
çocuksu kıyafetlerin terkeder önce seni. eteğinin boyuna, sesinin tonuna gelir kısıtlamalar.

seversin bir delikanlıyı, kıyıda köşede buluşursun… eyvah abim.. .eyvah babam.
dersini çalış, aklını başına topla derken hayat acımasız
sınıfın afillisi alıverir elinden sevdiğini…

üniversite yılları, flört, aşk, sevdalar…
ya kör bir kurşun, ya trafik kazası ya da trajik bir terkediliş öyküsü

sen çok güzelsin, çok iyisin ama
birileri bekâretinin nöbetçisi, diğerleri fırsat bekçisi…
istedim de vermedin diyemez mertçe, usulca terkederler seni…

saklanırsın, saklarsın kendini sevdiğine
“hayırsızın biriydi fikrimce”lerden uzak beklersin beyaz atlı prensini
günler geçer, vakitler tükenir ve kapıyı çalana razı gelirsin belki de…

hani aşk kör kurşunu ile vurmamışsa bir köşede gafil avlayıp seni.
şanslısın, bir töre kurşununa gitmemişsin, elini tutacak bir ele imza verip evlenmişsin

önce tv çalar sevdiğini, bitmek bilmez maç yorumları
sen pembe dizilerine sığınırsın memleketimin...

sonra annelik… hamilelik….
eve geç gelmeler, uçan kuşa yan bakmalar…
ayrı dünyalar, ayrı yastığa baş koymalar, yıllarca köşe yastığı muamelesi….
sonra şiddetli veya şiddetsiz geçimsizlik…

ayrılırsın…
ayrılabilirsen. içinde yarım günlerin kapanmamış yaralarıyla…
günlerce aylarca süren içine kapanmalar. dünyaya küsmeler.

belki bir gün razı geldiğin bir yasak aşk, bir gönül macerası, ötekilik
saklı vakitler, beni şu saatte arama, bu telefondan sorma…
seni çok seviyorum ama… lar

ola ki ecel gelir… eşini, sevdiğini, aşkını ecel ayırır…
sarılıp ağlayamazsın, öpüp okşayamazsın ölüsünü bile…
sen yıkayamazsın (oysa ne çok yıkamışsındır)
sen saramazsın (oysa ne çok sarmışsındır)
ve bir zamanlar onu başka bir kadının koynuna koyduğunu bilsen bile
yine bir kadın olan toprağın koynuna sen koyamazsın…

çünkü yazgındır bu senin, kadındır senin adın
ve tadı damağında kalır hep sevdaların…
bu dünyaya geldin yarım,
kaldın yarım…


(* tio'dan empati denemeleri - http://ebruliaksamlar.blogspot.com - leyla)

İmkansız aşklar moda bu günlerde (*)

4 yorum:

Hiç kimse, hiçbir adam, ADAM gibi sevmek istemiyor. Herkes gizli, kaçamak, bağlantısız, yasak aşklar peşinde…

Pencere aralığından, kapı kenarından, bir görümlük, iki öpüşmelik sevdalar istenen. Uzun boylu bir ilişkiden mi kaçıyor herkes, yoksa ben mi hep öylelerine rastlıyorum bunu da bilmiyorum.

Kahve falında çıkan beyaz atlı prenslerden geçtim. Adam gibi insanı yemeğe çıkaran, özel bi kaç günü unutsa da bir kaçını hatırlayan, buluşmaya elinde bir buket çiçekle gelip, ince belli bardaklardan gözlerindeki aşk izine bakarak bir kaç yudum çay içebileceğin bir erkek yok, yok, yok….

En kısa zamanda herkes dünyalık zevklerini tatmin etme peşinde. Yüreğin sızlar mış, için erirmiş kimin umurunda. Bir pazar pikniğe çıkamaz mı insan sevdiğiyle, birlikte kırlarda gezemez mi. Bu illa gençlikte flört zamanlarımızda kalmış bir şey mi?

Geçtim romantik bir akşam yemeğinden. Geçtim birlikte konser izlemekten, insan sinemaya gidemez mi elele, sarmaş dolaş….

Herkes imkansız aşklar peşinde demiştim. Evet öyle. Herkes tek gecelik ilişkiler peşinde. Daha doğrusu erkekler böyle. Çünkü hiçbiri bir kadının sorumluluğunu almak istemiyor. Bağlanmak istemiyor. Geçici heveslerin en güzel yanı geçici olmasıysa madem, hemen gelip geçsin diyorlar sanırım.

Herkes imkansız aşk peşinde; çünkü imkansız aşklarda kavuşmalar olmaz. Nadir zamanlarda görür birbirini sevdalılar. Eğer arada sırada gördüğün bir kadın seninle birlikte oluyorsa neden onu sık sık görmek isteyesin ki. Ağrımayan başına ağrıya ne gerek. Buluş, seviş ve arkana bakmadan, bir sorumluluk almadan çek, git….

Hepsi seni, bir sandıkta, buzdolabında, deepfreeze’de saklamaktan yana. İhtiyaç halinde camı kırıp, sevip, okşayıp tekrar yerine koyacakları bir oyuncak gibi görüyorlar.

Sen telefon açıp aradığında ise : “Ah canım çok isterdim ama işler, güçler, toplantım var biliyorsun, biliyorsun evliyim, annem kızar, babam döver” gibi mazeret uydursun koskoca adamlar. İyiki regl olmak gibi bir mazeretleri yok. Yoksa hiç çekilmezlerdi….

Yaşadığımız çağın en büyük kayıplarından biri de insan-lık kaybı olsa gerek.
Yazık.. çok yazık. Oysa ben elimi ürkerek tutan, kalbi adımla çarpan ve telefonda sesi titreyerek konuşan erkekleri özledim…

(* tio'dan empati denemeleri - http://ebruliaksamlar.blogspot.com - leyla)


Hiç kimse, hiçbir adam, ADAM gibi sevmek istemiyor. Herkes gizli, kaçamak, bağlantısız, yasak aşklar peşinde…

Pencere aralığından, kapı kenarından, bir görümlük, iki öpüşmelik sevdalar istenen. Uzun boylu bir ilişkiden mi kaçıyor herkes, yoksa ben mi hep öylelerine rastlıyorum bunu da bilmiyorum.

Kahve falında çıkan beyaz atlı prenslerden geçtim. Adam gibi insanı yemeğe çıkaran, özel bi kaç günü unutsa da bir kaçını hatırlayan, buluşmaya elinde bir buket çiçekle gelip, ince belli bardaklardan gözlerindeki aşk izine bakarak bir kaç yudum çay içebileceğin bir erkek yok, yok, yok….

En kısa zamanda herkes dünyalık zevklerini tatmin etme peşinde. Yüreğin sızlar mış, için erirmiş kimin umurunda. Bir pazar pikniğe çıkamaz mı insan sevdiğiyle, birlikte kırlarda gezemez mi. Bu illa gençlikte flört zamanlarımızda kalmış bir şey mi?

Geçtim romantik bir akşam yemeğinden. Geçtim birlikte konser izlemekten, insan sinemaya gidemez mi elele, sarmaş dolaş….

Herkes imkansız aşklar peşinde demiştim. Evet öyle. Herkes tek gecelik ilişkiler peşinde. Daha doğrusu erkekler böyle. Çünkü hiçbiri bir kadının sorumluluğunu almak istemiyor. Bağlanmak istemiyor. Geçici heveslerin en güzel yanı geçici olmasıysa madem, hemen gelip geçsin diyorlar sanırım.

Herkes imkansız aşk peşinde; çünkü imkansız aşklarda kavuşmalar olmaz. Nadir zamanlarda görür birbirini sevdalılar. Eğer arada sırada gördüğün bir kadın seninle birlikte oluyorsa neden onu sık sık görmek isteyesin ki. Ağrımayan başına ağrıya ne gerek. Buluş, seviş ve arkana bakmadan, bir sorumluluk almadan çek, git….

Hepsi seni, bir sandıkta, buzdolabında, deepfreeze’de saklamaktan yana. İhtiyaç halinde camı kırıp, sevip, okşayıp tekrar yerine koyacakları bir oyuncak gibi görüyorlar.

Sen telefon açıp aradığında ise : “Ah canım çok isterdim ama işler, güçler, toplantım var biliyorsun, biliyorsun evliyim, annem kızar, babam döver” gibi mazeret uydursun koskoca adamlar. İyiki regl olmak gibi bir mazeretleri yok. Yoksa hiç çekilmezlerdi….

Yaşadığımız çağın en büyük kayıplarından biri de insan-lık kaybı olsa gerek.
Yazık.. çok yazık. Oysa ben elimi ürkerek tutan, kalbi adımla çarpan ve telefonda sesi titreyerek konuşan erkekleri özledim…

(* tio'dan empati denemeleri - http://ebruliaksamlar.blogspot.com - leyla)

Gideceğin vakti tenimde bekle (*)

Hiç yorum yok:

Gittiler.
Tüm gemiler bu limana nasıl sığınıp geldilerse, öylece demir alıp gittiler. Sen de gideceğin vakte kadar bekle bakalım.

Kıyılarımda oyalan, eteklerimde dinlen, rüzgârımla seviş, tenimle oynaş ve tüm kemirgenler gibi kanım damarlarımdan çekilip gidene kadar kemir etimi, kemiğimi…

Darılmam.
Ben alıştım artık. Küllerimden yeniden doğmayı hiç istemesem de kaderim bu. Bu işkenceyi defalarca yaşamak. Küçük mutluluklarla yetinirken, her an büyük ayrılıklara hazır olmak.


Oysa gideceğin gün beni de alıp götürmeni isterdim biliyor musun? Veda busesi yerine, ayrılık kolyesi yerine parmağıma bir yüzük, yüzüme bin bir tebessüm takmanı. Ne hayal değil mi sevgilim. Kusura bakma, affet beni hayallerim için. Buna bile hakkım yok değil mi?

Pembe panjurlu bir ev düşlemedim. Sessiz sakin huzurla içinde yaşanacak bir yuva dışında. Akşam eve geldiğinde sofranı hazırlamak ve mutfağında sevgi kokan yemekler dışında bir şeyler hazırlamak istemedim.

Gecenin karanlığında, ay ışığında sevişmekten gibi bir düşüm bile olmadı seninle. Yağmur üstümüze yağsın da sokaklarda sırılsıklam ve çırılçıplak dolaşalım da istemedim. Hoş olurdu yalanım yok. Ama bana yeterdi o yağmur damlalarını çatısındaki kiremitlerde dinlemek tek katlı bir kır evinin.
Olmadı…

Nasıl insanlar apartmanlara mahkûmsa. Nasıl trenler kompartımanlara bölünmüşse, senin için de öyle paramparça. Ben kalbinin bir köşesinde sığınacak yer ararken, sen tüm bedenimi işgal ettin.
Direnemedim.

Sensiz bir hiç olana kadar teslim oldum sana ve şimdi esirinim, kölenim. Seninim…
Biliyorum.

Ne saçlarımın dalgası durdurabilir seni, ne tenimin kokusu, ne de gözlerimin buğusu… Biliyorum bu son sevişmemiz olabilir. Biliyorum bir daha ne sesini duyabilirim, ne de yüzünü görebilirim.
Olsun.

Sen de git bakalım. Yeter ki, gideceğin vakte kadar dudakların dudaklarımda kalsın. Ellerin ellerimde ve başın göğsümde.

Peki, git!…
Kal demiyorum sana sevgilim.
Gideceğin vakti yeter ki tenimde bekle…



(* tio'dan empati denemeleri - http://ebruliaksamlar.blogspot.com - leyla)


Gittiler.
Tüm gemiler bu limana nasıl sığınıp geldilerse, öylece demir alıp gittiler. Sen de gideceğin vakte kadar bekle bakalım.

Kıyılarımda oyalan, eteklerimde dinlen, rüzgârımla seviş, tenimle oynaş ve tüm kemirgenler gibi kanım damarlarımdan çekilip gidene kadar kemir etimi, kemiğimi…

Darılmam.
Ben alıştım artık. Küllerimden yeniden doğmayı hiç istemesem de kaderim bu. Bu işkenceyi defalarca yaşamak. Küçük mutluluklarla yetinirken, her an büyük ayrılıklara hazır olmak.


Oysa gideceğin gün beni de alıp götürmeni isterdim biliyor musun? Veda busesi yerine, ayrılık kolyesi yerine parmağıma bir yüzük, yüzüme bin bir tebessüm takmanı. Ne hayal değil mi sevgilim. Kusura bakma, affet beni hayallerim için. Buna bile hakkım yok değil mi?

Pembe panjurlu bir ev düşlemedim. Sessiz sakin huzurla içinde yaşanacak bir yuva dışında. Akşam eve geldiğinde sofranı hazırlamak ve mutfağında sevgi kokan yemekler dışında bir şeyler hazırlamak istemedim.

Gecenin karanlığında, ay ışığında sevişmekten gibi bir düşüm bile olmadı seninle. Yağmur üstümüze yağsın da sokaklarda sırılsıklam ve çırılçıplak dolaşalım da istemedim. Hoş olurdu yalanım yok. Ama bana yeterdi o yağmur damlalarını çatısındaki kiremitlerde dinlemek tek katlı bir kır evinin.
Olmadı…

Nasıl insanlar apartmanlara mahkûmsa. Nasıl trenler kompartımanlara bölünmüşse, senin için de öyle paramparça. Ben kalbinin bir köşesinde sığınacak yer ararken, sen tüm bedenimi işgal ettin.
Direnemedim.

Sensiz bir hiç olana kadar teslim oldum sana ve şimdi esirinim, kölenim. Seninim…
Biliyorum.

Ne saçlarımın dalgası durdurabilir seni, ne tenimin kokusu, ne de gözlerimin buğusu… Biliyorum bu son sevişmemiz olabilir. Biliyorum bir daha ne sesini duyabilirim, ne de yüzünü görebilirim.
Olsun.

Sen de git bakalım. Yeter ki, gideceğin vakte kadar dudakların dudaklarımda kalsın. Ellerin ellerimde ve başın göğsümde.

Peki, git!…
Kal demiyorum sana sevgilim.
Gideceğin vakti yeter ki tenimde bekle…



(* tio'dan empati denemeleri - http://ebruliaksamlar.blogspot.com - leyla)

Seni seçebilirim demişsin de (*)

4 yorum:

Yaşam neleri öğretiyor bana, oysa büyümedim ki henüz… O yüzden saçımı çeken okul arkadaşımdan çok farklı görmüyorum seni. Yaramazlık peşindesin biliyorum.

Beni kızdırmak hoşuna gidiyor olmalı. Gözyaşlarımdan istediğin ne, öpmek dışında…
Üzme beni diye yalvarmıyorum sana, bir çiçeği soldurmakla sevinebiliyorsan ne diyebilirim ki. Eğlen hadi, coşkuyla neşelen. Kim engel olabilir ki…

Ben mi… Hayır canım. Kendimin farkında olsam da sandığın kadar aptal değilim. İlk sende açmadım gözlerimi hayata. Sen nasıl çiçeklerin kokusunu ve rengini ezberlemişsen ben de tanırım kilometrelerce öteden bir balarısını, bir kelebeği, bir akrebi,  yelkovanı

Saat gece yarısına çeyrek var. Bir türlü tümleyemediğim yaşamımda yine yarına uykusuz başlayacağım sayende.

Aramadın ya… Aramamı bekliyorsun değil mi. İstiyorsun ki gözüme uyku girmesin bu gece de. Gecenin bir yarısı sitemler ederek çaldırayım telefonunu… Olur yaparım… Oyuncak bebeğin değil miyim?

Duydun mu, seçim varmış diyor telefonuma gelen mesajın. Sonra bir sevinç armağan ediyorsun kendince “seni seçebilirim” öyle mi? Ben seni seçtim diye mi bütün bu küstahlıklar. Sana bağlandım ve gözlerim sevdandan ötesini görmüyor diye mi eğleniyorsun benimle.

Şımartmışlar seni bir tanem. Bana bir tanem diyemeyecek kadar şımartmışlar seni. Acıyı tatmamış yüreğin, tatsın da istemiyorum biliyor musun? Bilmiyorsun…

Farkındayım bilmiyorsun. Canın yanmamış ki hiç senin. Annen ve peşi sıra tüm kadınlar el bebek gül bebek büyütmüşler seni. Şımarık, bencil ve egoist…

Lütfen kızma bana. Bunları öfkeyle söylemiyorum ki. Hani seni anladığımı bil diye. Oysa seni beklemenin acısını bir gün olsun beni bekleyerek bil, tanı isterdim.

Yoo, acımasın yüreğin. Sen şarkılar söyle, ıslık çal başkalarının arkasından, iç geçir ve canın sıkıldığında gel benimle şakalaş, gönül eğlendir…

Bu kadar mı kolay… Bu kadar vicdansız olabilir misin? Hep bunu soruyorum aylardır kendime. Hayır… Bir şey var biliyorum. İçinde seni bu kadar acımasız yapan, bu kadar katı görünüşünün ardında acılar gizli hissediyorum.

Ama sana ne kadar daha dayanabilirim bilmiyorum. Bilemiyorum…
Çok üzgünüm canım.
İnan çok üzgünüm:(((

(* tio'dan empati denemeleri - http://ebruliaksamlar.blogspot.com - leyla)


Yaşam neleri öğretiyor bana, oysa büyümedim ki henüz… O yüzden saçımı çeken okul arkadaşımdan çok farklı görmüyorum seni. Yaramazlık peşindesin biliyorum.

Beni kızdırmak hoşuna gidiyor olmalı. Gözyaşlarımdan istediğin ne, öpmek dışında…
Üzme beni diye yalvarmıyorum sana, bir çiçeği soldurmakla sevinebiliyorsan ne diyebilirim ki. Eğlen hadi, coşkuyla neşelen. Kim engel olabilir ki…

Ben mi… Hayır canım. Kendimin farkında olsam da sandığın kadar aptal değilim. İlk sende açmadım gözlerimi hayata. Sen nasıl çiçeklerin kokusunu ve rengini ezberlemişsen ben de tanırım kilometrelerce öteden bir balarısını, bir kelebeği, bir akrebi,  yelkovanı

Saat gece yarısına çeyrek var. Bir türlü tümleyemediğim yaşamımda yine yarına uykusuz başlayacağım sayende.

Aramadın ya… Aramamı bekliyorsun değil mi. İstiyorsun ki gözüme uyku girmesin bu gece de. Gecenin bir yarısı sitemler ederek çaldırayım telefonunu… Olur yaparım… Oyuncak bebeğin değil miyim?

Duydun mu, seçim varmış diyor telefonuma gelen mesajın. Sonra bir sevinç armağan ediyorsun kendince “seni seçebilirim” öyle mi? Ben seni seçtim diye mi bütün bu küstahlıklar. Sana bağlandım ve gözlerim sevdandan ötesini görmüyor diye mi eğleniyorsun benimle.

Şımartmışlar seni bir tanem. Bana bir tanem diyemeyecek kadar şımartmışlar seni. Acıyı tatmamış yüreğin, tatsın da istemiyorum biliyor musun? Bilmiyorsun…

Farkındayım bilmiyorsun. Canın yanmamış ki hiç senin. Annen ve peşi sıra tüm kadınlar el bebek gül bebek büyütmüşler seni. Şımarık, bencil ve egoist…

Lütfen kızma bana. Bunları öfkeyle söylemiyorum ki. Hani seni anladığımı bil diye. Oysa seni beklemenin acısını bir gün olsun beni bekleyerek bil, tanı isterdim.

Yoo, acımasın yüreğin. Sen şarkılar söyle, ıslık çal başkalarının arkasından, iç geçir ve canın sıkıldığında gel benimle şakalaş, gönül eğlendir…

Bu kadar mı kolay… Bu kadar vicdansız olabilir misin? Hep bunu soruyorum aylardır kendime. Hayır… Bir şey var biliyorum. İçinde seni bu kadar acımasız yapan, bu kadar katı görünüşünün ardında acılar gizli hissediyorum.

Ama sana ne kadar daha dayanabilirim bilmiyorum. Bilemiyorum…
Çok üzgünüm canım.
İnan çok üzgünüm:(((

(* tio'dan empati denemeleri - http://ebruliaksamlar.blogspot.com - leyla)

Lütfen benim için ağla (*)

4 yorum:


Ağlıyorum demişsin.
Hani erkekler ağlamaz diyordun?

Bak ağlayabiliyormuşsun. Sevin buna olur mu? Gerçekten sevin. Sevgi senin de yüreğini acıtıyor demek ki.Ben mi? Ben sevindim mi bir gece yarısı ağladığını öğrendim diye. Bir garip oldum evet. İtiraf etmeliyim.
Ama biliyordum. Bu kadar katı bir insan olamayacağını. O çelik zırhın altında pırıl pırıl bir kalp olduğunu biliyordum.
Mutluyum. Sanki bir buket gül armağan etmiş gibisin. Bir buruk sevinç. Benim için ağlıyorsun öyle mi.

Aşkımız için, sevdamız için, ikimiz için. Ağla o zaman…
Azıcık denize, azıcık buğulu gözlerine bakayım nolur? Ellerimi tut ve gözlerimin içine bakarak ağla beni sevdiğini söylerken. Saklanma gözlüklerinin ardına. Çıkar onları, gözlerini göreyim. Konuş benimle, sesin titresin ilk kez bileyim.

Ne çok bekledim seni. Ne çok. Bilmiyorsun.
Telefonum her çaldığında gözüm kapalı açıyorum kim aramış diye bakmadan. Sen ol diye umut ederek. Olmuyor. Olmuyordu bugüne kadar. Ama bugün…

Bugün beni arayıp ağladığını söylediğinde ne yaptın biliyor musun? İçimdeki kanadı kırık onlarca martıyı havalandırdın. Boynu bükük yüzlerce çiçeği canlandırdın. Dünyama ışık, hayatıma renk oldun sen. Bilmeden…

Sevdiğim. Bunları asla sana söylemeyeceğim. Sadece yazıyorum belki de hiç okumayacağın bir yerdeyim. Kendimdeyim… Bu oyun için beni affet. 


Sana bir kez daha tutulurken, rüzgârınla sürüklenen bir kuru yaprak olmak istemiyorum. Senin için yine geçici bir heves miyim bunu bilmek derdindeyim.
Yine dalında bülbül olduğun güller canını yaktığı için mi bendesin bilmeliyim.


Oysa kalbim nasıl çarpıyor bilemezsin. Kollarına atılmamak için kendimi nasıl zor tuttuğumu bilemezsin. Bilmeni de istemiyorum. Ben sensizliği ezberledim bunu iyi bilirim. Çekip gittiğin zamanlardaki yoksunluğumu… Senli bir hayatı ise öğrenmek istiyorum…

Lütfen. Ne olur.
Hadi benim için ağla…
Bekliyorum…………

(* tio'dan empati denemeleri - http://ebruliaksamlar.blogspot.com - leyla)



Ağlıyorum demişsin.
Hani erkekler ağlamaz diyordun?

Bak ağlayabiliyormuşsun. Sevin buna olur mu? Gerçekten sevin. Sevgi senin de yüreğini acıtıyor demek ki.Ben mi? Ben sevindim mi bir gece yarısı ağladığını öğrendim diye. Bir garip oldum evet. İtiraf etmeliyim.
Ama biliyordum. Bu kadar katı bir insan olamayacağını. O çelik zırhın altında pırıl pırıl bir kalp olduğunu biliyordum.
Mutluyum. Sanki bir buket gül armağan etmiş gibisin. Bir buruk sevinç. Benim için ağlıyorsun öyle mi.

Aşkımız için, sevdamız için, ikimiz için. Ağla o zaman…
Azıcık denize, azıcık buğulu gözlerine bakayım nolur? Ellerimi tut ve gözlerimin içine bakarak ağla beni sevdiğini söylerken. Saklanma gözlüklerinin ardına. Çıkar onları, gözlerini göreyim. Konuş benimle, sesin titresin ilk kez bileyim.

Ne çok bekledim seni. Ne çok. Bilmiyorsun.
Telefonum her çaldığında gözüm kapalı açıyorum kim aramış diye bakmadan. Sen ol diye umut ederek. Olmuyor. Olmuyordu bugüne kadar. Ama bugün…

Bugün beni arayıp ağladığını söylediğinde ne yaptın biliyor musun? İçimdeki kanadı kırık onlarca martıyı havalandırdın. Boynu bükük yüzlerce çiçeği canlandırdın. Dünyama ışık, hayatıma renk oldun sen. Bilmeden…

Sevdiğim. Bunları asla sana söylemeyeceğim. Sadece yazıyorum belki de hiç okumayacağın bir yerdeyim. Kendimdeyim… Bu oyun için beni affet. 


Sana bir kez daha tutulurken, rüzgârınla sürüklenen bir kuru yaprak olmak istemiyorum. Senin için yine geçici bir heves miyim bunu bilmek derdindeyim.
Yine dalında bülbül olduğun güller canını yaktığı için mi bendesin bilmeliyim.


Oysa kalbim nasıl çarpıyor bilemezsin. Kollarına atılmamak için kendimi nasıl zor tuttuğumu bilemezsin. Bilmeni de istemiyorum. Ben sensizliği ezberledim bunu iyi bilirim. Çekip gittiğin zamanlardaki yoksunluğumu… Senli bir hayatı ise öğrenmek istiyorum…

Lütfen. Ne olur.
Hadi benim için ağla…
Bekliyorum…………

(* tio'dan empati denemeleri - http://ebruliaksamlar.blogspot.com - leyla)

Sen bari uzaktan sev beni (*)

Hiç yorum yok:

Elimi tuttuğun gün, beni sevmeyi bıraktığın gün olmasın.
Tenime dokunduğun gün, ayrılık yolunda ilk adımı atanlardan olma sakın.

Kapıma getirdiğin güller o gün tükenmesin.
Alışılmışlık ve elde edilmişlik sendeki beni tüketmesin sevgilim.

Ağla demiştim benim için hatırlıyor musun? Acı bir itiraf ama evet benim için kimse ağlamadı ki. Hep gülsünler istedim sevdiklerim. Hep mutlu olsunlar benimle.
Sevdim. Çekinmedim söyledim. Sevdim tutkuyla bağlandım. Sonra benden çalanlar çaldıklarıyla çekip gittiler hayatımdan.
En çok istedikleri ben, üçbuçuk günde bıktırıverdim onları.

O kadar kolay terk edenlerden olma sen e mi. O kadar kolay terk edilen beni sen bari kolay terk etme…
O yüzden uzaktan sev beni… Tutma ellerimi, bayramdan bayrama gör yüzümü ya da gördüğün gün bayram olsun e mi?
Sen bilmiyorsun. Derin acıları var yüreğimin. Kibir değil bu gördüğün sevgilim. Senden saklanmak hiç değil.

Belki tutkunu görme arzusu, belki yine terk edilme korkusu…
Sen beni uzaktan sev… Tutma ellerimi öyle uzun uzun dalıp gitme gözlerime. Yüreğime akma ılık ılık.
Mektup yaz, mail at, sms gönder, sıcak çikolata içelim kışın son kalan gecelerinde sahil kafelerinde…

Sonra yanıma gel, dizlerimin dibine.
Öylece dur. Işığı açık bırak, kapatma perdeleri…
Bir yudum öp, bir yudum da demlediğim çaydan iç. Bisküvi, pasta, kurabiye… Ye ve git.

Yok, öyle rakı şişesinde balık olmak, masa da mum ve şarap.

Hadi evine git… Uslu çocuk ol e mi?
Yakın olanların hepsi çekip gitti.
Ne olur sen bari uzaktan sev beni…
-



(* tio'dan empati denemeleri - http://ebruliaksamlar.blogspot.com - leyla)




Elimi tuttuğun gün, beni sevmeyi bıraktığın gün olmasın.
Tenime dokunduğun gün, ayrılık yolunda ilk adımı atanlardan olma sakın.

Kapıma getirdiğin güller o gün tükenmesin.
Alışılmışlık ve elde edilmişlik sendeki beni tüketmesin sevgilim.

Ağla demiştim benim için hatırlıyor musun? Acı bir itiraf ama evet benim için kimse ağlamadı ki. Hep gülsünler istedim sevdiklerim. Hep mutlu olsunlar benimle.
Sevdim. Çekinmedim söyledim. Sevdim tutkuyla bağlandım. Sonra benden çalanlar çaldıklarıyla çekip gittiler hayatımdan.
En çok istedikleri ben, üçbuçuk günde bıktırıverdim onları.

O kadar kolay terk edenlerden olma sen e mi. O kadar kolay terk edilen beni sen bari kolay terk etme…
O yüzden uzaktan sev beni… Tutma ellerimi, bayramdan bayrama gör yüzümü ya da gördüğün gün bayram olsun e mi?
Sen bilmiyorsun. Derin acıları var yüreğimin. Kibir değil bu gördüğün sevgilim. Senden saklanmak hiç değil.

Belki tutkunu görme arzusu, belki yine terk edilme korkusu…
Sen beni uzaktan sev… Tutma ellerimi öyle uzun uzun dalıp gitme gözlerime. Yüreğime akma ılık ılık.
Mektup yaz, mail at, sms gönder, sıcak çikolata içelim kışın son kalan gecelerinde sahil kafelerinde…

Sonra yanıma gel, dizlerimin dibine.
Öylece dur. Işığı açık bırak, kapatma perdeleri…
Bir yudum öp, bir yudum da demlediğim çaydan iç. Bisküvi, pasta, kurabiye… Ye ve git.

Yok, öyle rakı şişesinde balık olmak, masa da mum ve şarap.

Hadi evine git… Uslu çocuk ol e mi?
Yakın olanların hepsi çekip gitti.
Ne olur sen bari uzaktan sev beni…
-



(* tio'dan empati denemeleri - http://ebruliaksamlar.blogspot.com - leyla)



Akıllı adam işi değildir sevmek

4 yorum:

Bendeniz herkesten çok daha geç anlamış olabilirim. Bu da  evvel zamanda bize verilen eğitimin, uslu ol çocuğum denmesinin bir dezavantajı belki.  Ama zamanla yaşayıp öğreniyor ki insan, akılla sevilmiyor.

Hani aşk bir delilik halidir derler ya. Sürsün sürebildiği kadar mümkünse. Çünkü
bildiğim, öğrendiğim kadarıyla kesinlikle akıllı adam işi değil şu aşk denilen, sevmek denilen acayip şey.

Zaten hesaba kitaba uymadığı kesin de, iş orda kalsa iyi.  Benim zihnim puştluğa da çalışır bir kere. İçinde bir şeytan barındırıyor. Çok düz bakılması gereken şeylere tıpkı akıl oyunlarındaki gibi girift bilmeceler halinde bakıyor. Böyle olunca da aşık olmak ya da bir aşkı sürdürebilmek imkansız hale geliyor. Öküzün altına buzağı saklamaktan ya da öküzün altında buzağı aramaktan yoruluyorum bir müddet sonra.

Peki bunda tek suçlu biz miyiz. Aşık olduklarımızın, ya da bize aşık  olanların hiç mi kabahati yok? Örneğin tüm sevdiklerim vakti zamanında bana deli dedi, demek ki ben deliyim  orası  kesin. Ama şahsen ben de onların pek de akıllı olmadıklarına hükmettim. Zaten akıllı insanın benim gibi bir deliyle  ne işi olabilirdi değil mi?

Yine de  benden size bir tavsiye: istikrarsız, dengesiz, takıntılı insanlarla  aşk ne kadar yıpratıcı olursa olsun, bir o kadar da keyif vericidir. Hani kararında olursa yemeğin sosu, tuzu biberi gibidir. Fazlası ise bünyeye zarardır. Kolestroldür, tansiyondur şekerdir, kalp ve baş ağrısıdır. Uzak durun. Herşeyin kararınca olanı iyidir, güzeldir.

Yani bu işin aslı, rakı nasıl şişede durduğu gibi durmuyorsa ve nasıl aslan sütü varken inek sütüyle sarhoş olunamıyorsa, aşık olunacak adamlar ve kadınlar içinde birazıcık çatlak, takıntılı, muhteris, deli dolu, neşeli, uçuk kaçık olanları daha iyidir. Tercih sebebidir.

En azından geçmişte benim rastladığım ve keyif aldığım modeller öyleydi...

Bendeniz herkesten çok daha geç anlamış olabilirim. Bu da  evvel zamanda bize verilen eğitimin, uslu ol çocuğum denmesinin bir dezavantajı belki.  Ama zamanla yaşayıp öğreniyor ki insan, akılla sevilmiyor.

Hani aşk bir delilik halidir derler ya. Sürsün sürebildiği kadar mümkünse. Çünkü
bildiğim, öğrendiğim kadarıyla kesinlikle akıllı adam işi değil şu aşk denilen, sevmek denilen acayip şey.

Zaten hesaba kitaba uymadığı kesin de, iş orda kalsa iyi.  Benim zihnim puştluğa da çalışır bir kere. İçinde bir şeytan barındırıyor. Çok düz bakılması gereken şeylere tıpkı akıl oyunlarındaki gibi girift bilmeceler halinde bakıyor. Böyle olunca da aşık olmak ya da bir aşkı sürdürebilmek imkansız hale geliyor. Öküzün altına buzağı saklamaktan ya da öküzün altında buzağı aramaktan yoruluyorum bir müddet sonra.

Peki bunda tek suçlu biz miyiz. Aşık olduklarımızın, ya da bize aşık  olanların hiç mi kabahati yok? Örneğin tüm sevdiklerim vakti zamanında bana deli dedi, demek ki ben deliyim  orası  kesin. Ama şahsen ben de onların pek de akıllı olmadıklarına hükmettim. Zaten akıllı insanın benim gibi bir deliyle  ne işi olabilirdi değil mi?

Yine de  benden size bir tavsiye: istikrarsız, dengesiz, takıntılı insanlarla  aşk ne kadar yıpratıcı olursa olsun, bir o kadar da keyif vericidir. Hani kararında olursa yemeğin sosu, tuzu biberi gibidir. Fazlası ise bünyeye zarardır. Kolestroldür, tansiyondur şekerdir, kalp ve baş ağrısıdır. Uzak durun. Herşeyin kararınca olanı iyidir, güzeldir.

Yani bu işin aslı, rakı nasıl şişede durduğu gibi durmuyorsa ve nasıl aslan sütü varken inek sütüyle sarhoş olunamıyorsa, aşık olunacak adamlar ve kadınlar içinde birazıcık çatlak, takıntılı, muhteris, deli dolu, neşeli, uçuk kaçık olanları daha iyidir. Tercih sebebidir.

En azından geçmişte benim rastladığım ve keyif aldığım modeller öyleydi...

Allah belanı vermesin diye

5 yorum:

Bu sene ramazan dilencileri daha mı agresif bana mı öyle geliyor bilmiyorum. Ya artık sizler akıllandınız da vermiyorsunuz doğru düzgün üçbeş kuruş. Haliyle onlar da bizim gibi salaklara sarıyor.

Dilenci dediğim maddi durumu zorda olup da, istemek zorunda kalan insanlar değil. İşi resmen ticarete dökmüş olanlar. Profesyoneller yani. Ancak kendilerine acıktırmayı da iyi biliyorlar.

Kimi gelip boynunu büküyor, kimi karnı burnunda, kiminin yanında ufak bir çocuk, kimisi ise işi deliliğe vurmuş direk elini uzatıyor. Ver! diyor. Kimisi 5 milyon versene, kimi sen eskiden verirdin diyor.
Ayrıca cemaatlerin, özellikle birkaç cemaatin organize davrandığına hükmettiğim elemanları hergün bir başka ilçe adı ve dernek adı vererek para istiyorlar.

Ne diyeyim, neredeyse bela okuyacaklar. Damarın da bu kadarı olmaz ki. Buyrun bu sene yaşadığımız diyaloglar:

-benden büyük bi abi-

-Abi iki lira ver ordan.
~yok birader
-bir lira da mı yok.
~yok birader
-Abi sen beni bilmeyen adam değilsin. Bozma kafamı 1 lira bari ver ordan.
~Al birader


-genç bir kadın dilenci-

-Abi işler çok zor di mi?
~Zor kardeş
-Biz de de öyle, kimse para vermiyo. Sen vercen ama di mi?
~Al sana 1 lira
-Fitreleri vermedin mi abi sen?
~ Vermedim daha
-Fitreler benim ona göre. Kimseye verme tamam mı.
~ Tamam. Para kazanalım bi.

-orta yaşlı bir kadın-
-Allah rızası için bir sadaka
~….. (ceplere bozuk para bakıyom)
-Allah kaza bela vermesin
-Allah dert verip derman aratmasın
-Allah yağmurdan beladan tufandan…
-Allah çoluğuna çocuğuna, yedi sülalene….
-Allah.....

~Oha Tamam teyze tamam al şu parayı...



Bu sene ramazan dilencileri daha mı agresif bana mı öyle geliyor bilmiyorum. Ya artık sizler akıllandınız da vermiyorsunuz doğru düzgün üçbeş kuruş. Haliyle onlar da bizim gibi salaklara sarıyor.

Dilenci dediğim maddi durumu zorda olup da, istemek zorunda kalan insanlar değil. İşi resmen ticarete dökmüş olanlar. Profesyoneller yani. Ancak kendilerine acıktırmayı da iyi biliyorlar.

Kimi gelip boynunu büküyor, kimi karnı burnunda, kiminin yanında ufak bir çocuk, kimisi ise işi deliliğe vurmuş direk elini uzatıyor. Ver! diyor. Kimisi 5 milyon versene, kimi sen eskiden verirdin diyor.
Ayrıca cemaatlerin, özellikle birkaç cemaatin organize davrandığına hükmettiğim elemanları hergün bir başka ilçe adı ve dernek adı vererek para istiyorlar.

Ne diyeyim, neredeyse bela okuyacaklar. Damarın da bu kadarı olmaz ki. Buyrun bu sene yaşadığımız diyaloglar:

-benden büyük bi abi-

-Abi iki lira ver ordan.
~yok birader
-bir lira da mı yok.
~yok birader
-Abi sen beni bilmeyen adam değilsin. Bozma kafamı 1 lira bari ver ordan.
~Al birader


-genç bir kadın dilenci-

-Abi işler çok zor di mi?
~Zor kardeş
-Biz de de öyle, kimse para vermiyo. Sen vercen ama di mi?
~Al sana 1 lira
-Fitreleri vermedin mi abi sen?
~ Vermedim daha
-Fitreler benim ona göre. Kimseye verme tamam mı.
~ Tamam. Para kazanalım bi.

-orta yaşlı bir kadın-
-Allah rızası için bir sadaka
~….. (ceplere bozuk para bakıyom)
-Allah kaza bela vermesin
-Allah dert verip derman aratmasın
-Allah yağmurdan beladan tufandan…
-Allah çoluğuna çocuğuna, yedi sülalene….
-Allah.....

~Oha Tamam teyze tamam al şu parayı...


Kadın olmanın dayanılmaz cazibesi (memeler)

13 yorum:


Birçok erkek aynaya baktığında bir kadının bakıp da kendisinde olmasından büyük haz aldığı, iyi ki kadınım dediği çok güzel iki şeyi göremez. Memeler. Bazı erkekleri yoldan çıkarıp travestilikten, transseksüelliğe kadar götüren süreç hep o memeler yüzünden başlamıyor mu zaten?

Uff! Lan memelere bak deyip, sonra bunlardan bende niye yok diye hayıflanmaya giden süreç. Gerçekten kadını her açıdan erkeğe göre daha cazip kılan, çekicileştiren o iki yol tümseğinden, o iki küçük dağ tepesinden daha güzel ne var ki?

Ne kadar ruhsuz yazıyorum değil mi? Oysa dahasını yazmak isterdim. Hani nice şairleri baştan çıkarmış, nice erkeklerin aklını baştan almış o iki güzel çıkıntı nasıl anlatılabilir ki? Kadın vücudu zaten hoş yaratılmış. Ancak dekolte, göğüs çatalı, meme uçları derken erkeğin aklını baştan alan birçok şey de o noktada toplanmış.

Hani öküz gibi baktığımız o çıkıntılar, baktıkça aklımızı karıştıran kum tepecikleri. Baktıkça bakmaya doyamadığımız, dokundukça kıyamadığımız, Freud’a sorulsa belki anne sütünden erken kesilmekten diye tarif edebileceği, ama benim  bu görüşe katılmadığım, insanın içinde dudaklarını uzatıp; bazen emme, bazen canını yaka yaka ısırma, bazen uçlarıyla oynama hissi uyandıran o güzel memeler.

Ressamların çizerken, şairlerin yazarken mest olduğu, üzerine düşmüş bir damla tere fotoğraf makinesi objektiflerinin odaklanıp kilitlendiği, kadını baştan çıkarıcı hale dönüştürmeye yeten iki nükleer füze gibi olan o çıkıntılar. Uyandırdığı şehvetle, şefkati harmanlayan adına türküler yakılmış, şarkılar bestelenmiş dam üstünde un eleyen memeler.

Adı, argoda meyveye benzetilip portakalla, ayvayla, armutla, uçları üzümle özdeşleştirilmiş, tanımlamada erkeklerin kifayetsiz kaldığı memeler.

Erkeklerin şımarıklık ve tembelliğinde küçük birer yastık gibi başını yaslamaktan, sevdiği kadının kalbinin atışlarında kendini aramaktan mutluluk duyduğu, gözlerden sonra günaha davetin baştan çıkarıcı ikinci durağı olan, cennet vaatleri içine “turunç memeli kızlar” kategorisinden giren memeler.

Küçük kızların ergenliğe erişirken gözüküyor diye utana sıkıla sakladığı, erişkinlerin niye küçük diye takviye kullanmaya kalktığı, sutyen diye kimine göre gereksiz kimine göre olmazsa olmaz bir aksesuarın icad sebebi olmuş memeler.

Kapı zili gibi düğmelerine dokunmaktan kendinizi alamadığınız, düşlediğinizde utanmadığınız, annesini emen bir çocuğunki gibi dokunduğunuzda dudaklarınıza gülümseme yayan memeler.

Kadına annelik duygusunu ve şefkatini doyasıya yaşatan,  emzirmek, anne sütü, sütüm haram olsun gibi kavramları dilimize kazandıran, erkek için o kadar cazip çekici olmasına rağmen (çocuğunu emziren bir anne görüntüsünde) insanın içindeki bütün uyanışları bertaraf edip masumiyet ve şefkat, merhamet hissini uyandıran memeler.

İşte gerek biz erkeklerin gerek aynada kadınların bakmaya doyamadığı ancak adıyla bir kanser türünün de var olduğu ve bunun her kadının korkulu rüyası olduğu memeler.

Belli bir yaşın üzerinde her kadın için riskin arttığı o yüzden her yetişkin kadının belirli aralıklarla gerek kendinin elle dokunarak, gerek mamografi ile kanser riskine karşı erken teşhisinin önemsenmesi gereken memeler.

Lütfen sevgili kadınlar. Sizi gerçekten üstün kılan memelerinize iyi bakın. Hatta kontrol etmenize biz de her şekilde:) gönüllü yardımcı olalım. Sevelim, sevilelim. Memesiz bir hayat dünyanın sonu değil ama inanın dünya memelerinizle çok daha güzel…

Meme kanseri ile ilgili ayrıntılı bilgi için:






Birçok erkek aynaya baktığında bir kadının bakıp da kendisinde olmasından büyük haz aldığı, iyi ki kadınım dediği çok güzel iki şeyi göremez. Memeler. Bazı erkekleri yoldan çıkarıp travestilikten, transseksüelliğe kadar götüren süreç hep o memeler yüzünden başlamıyor mu zaten?

Uff! Lan memelere bak deyip, sonra bunlardan bende niye yok diye hayıflanmaya giden süreç. Gerçekten kadını her açıdan erkeğe göre daha cazip kılan, çekicileştiren o iki yol tümseğinden, o iki küçük dağ tepesinden daha güzel ne var ki?

Ne kadar ruhsuz yazıyorum değil mi? Oysa dahasını yazmak isterdim. Hani nice şairleri baştan çıkarmış, nice erkeklerin aklını baştan almış o iki güzel çıkıntı nasıl anlatılabilir ki? Kadın vücudu zaten hoş yaratılmış. Ancak dekolte, göğüs çatalı, meme uçları derken erkeğin aklını baştan alan birçok şey de o noktada toplanmış.

Hani öküz gibi baktığımız o çıkıntılar, baktıkça aklımızı karıştıran kum tepecikleri. Baktıkça bakmaya doyamadığımız, dokundukça kıyamadığımız, Freud’a sorulsa belki anne sütünden erken kesilmekten diye tarif edebileceği, ama benim  bu görüşe katılmadığım, insanın içinde dudaklarını uzatıp; bazen emme, bazen canını yaka yaka ısırma, bazen uçlarıyla oynama hissi uyandıran o güzel memeler.

Ressamların çizerken, şairlerin yazarken mest olduğu, üzerine düşmüş bir damla tere fotoğraf makinesi objektiflerinin odaklanıp kilitlendiği, kadını baştan çıkarıcı hale dönüştürmeye yeten iki nükleer füze gibi olan o çıkıntılar. Uyandırdığı şehvetle, şefkati harmanlayan adına türküler yakılmış, şarkılar bestelenmiş dam üstünde un eleyen memeler.

Adı, argoda meyveye benzetilip portakalla, ayvayla, armutla, uçları üzümle özdeşleştirilmiş, tanımlamada erkeklerin kifayetsiz kaldığı memeler.

Erkeklerin şımarıklık ve tembelliğinde küçük birer yastık gibi başını yaslamaktan, sevdiği kadının kalbinin atışlarında kendini aramaktan mutluluk duyduğu, gözlerden sonra günaha davetin baştan çıkarıcı ikinci durağı olan, cennet vaatleri içine “turunç memeli kızlar” kategorisinden giren memeler.

Küçük kızların ergenliğe erişirken gözüküyor diye utana sıkıla sakladığı, erişkinlerin niye küçük diye takviye kullanmaya kalktığı, sutyen diye kimine göre gereksiz kimine göre olmazsa olmaz bir aksesuarın icad sebebi olmuş memeler.

Kapı zili gibi düğmelerine dokunmaktan kendinizi alamadığınız, düşlediğinizde utanmadığınız, annesini emen bir çocuğunki gibi dokunduğunuzda dudaklarınıza gülümseme yayan memeler.

Kadına annelik duygusunu ve şefkatini doyasıya yaşatan,  emzirmek, anne sütü, sütüm haram olsun gibi kavramları dilimize kazandıran, erkek için o kadar cazip çekici olmasına rağmen (çocuğunu emziren bir anne görüntüsünde) insanın içindeki bütün uyanışları bertaraf edip masumiyet ve şefkat, merhamet hissini uyandıran memeler.

İşte gerek biz erkeklerin gerek aynada kadınların bakmaya doyamadığı ancak adıyla bir kanser türünün de var olduğu ve bunun her kadının korkulu rüyası olduğu memeler.

Belli bir yaşın üzerinde her kadın için riskin arttığı o yüzden her yetişkin kadının belirli aralıklarla gerek kendinin elle dokunarak, gerek mamografi ile kanser riskine karşı erken teşhisinin önemsenmesi gereken memeler.

Lütfen sevgili kadınlar. Sizi gerçekten üstün kılan memelerinize iyi bakın. Hatta kontrol etmenize biz de her şekilde:) gönüllü yardımcı olalım. Sevelim, sevilelim. Memesiz bir hayat dünyanın sonu değil ama inanın dünya memelerinizle çok daha güzel…

Meme kanseri ile ilgili ayrıntılı bilgi için:




Üşenmedim, başka şeyler de yazdım