Erkeklerden odun yapma kılavuzu

20 yorum:
İşinize geliyor değil mi kızlar?
Ağıt yakar gibi sızlanmak ve iki de bir erkeklere laf sokmak. Ee! hakkınızdır da, meydan boş çünkü. Neden? Çünkü erkek milletinin bir zaafı var. Bizim de canımız yandı diyemiyorlar, karizmayı çizdirmek istemiyorlar. Sümüklü bir oğlanken mahallenin fettan kızlarının peşinden nasıl ah çektiler, nasıl kalpleriyle çelik çomak gibi oynandı, bilinsin istemiyorlar.

Kuyruğu dik tutmak istiyorlar yani, ama İbram abinizin öyle bir derdi yok. O söyler.
Nice gariban saf Anadolu çocuklarının can yakıcı kızlar elinde UFO görmüş masum köylü misali köpek gibi maskaraya çevrildiğini de biliriz biz. Kendimizden de olsa biliriz işte, orasını karıştırmayın...

Daha hayatında kız eli tutmamış, yanakları utanınca pembiş pembiş kızaran, alnı boncuk boncuk terleyen ve sadece düşlerinde sevdiği kız ile masum izdivaçlar düşünen nice delikanlılar; ilk defa bir kızın elini tuttuklarında; eriyen yürekleri ile derisi için kesilen kurbanlık Kızılay koyunlarına, veya derisi için kafalarına çivili sopalarla vurularak avlanan fok balıklarına dönmüşlerdir de gıkları çıkmaz, biz biliriz.

Türkan Şoray filmlerinde ağlayacak kadar narin yapılı, uykusuz gecelerde; şimdikiler gibi (bacak arasını değil, aşık olduğu kızın kaşlarının karasını) düşünerek şiirler yazan kenar mahalle çocuklarının duygularıyla oynamak kolay. İki kikirde sınıfta: sonra çocuğa eşek gibi yıl boyu derslerini yaptırman işten bile değil (pis pis sırıtmayın kızlar, görüyorum).
Kaprisin kralını yap, çocuğun kafası karışsın, şapşala dönsün. Sınıfta çaksın senin yüzünden, öss'yi yesin. Sonra, sen git it gibi yakışıklının birinin peşinden, o da seni süründürsün. Olmaz mı, olur. Etme, bulma dünyası bu dünya...

Erkekler bir kokteyl, bir karışım değil, bileşimdir kızlar. O yüzden kimyalarıyla oynamaya gelmez. Bir şekilden başka bir şekle sokup maymuna çevirdikten sonra, elinize bir elek alıp, eleyerek küllerinden eskisi gibi bir adam yapamazsınız artık. Olan başka bir şeydir; şekeri yakarsan kömür olur ama kömürden şeker elde etmek mümkün değildir.

9 ay 10 gün karnınızda taşıyarak, bir kan pıhtısından insan ettiğiniz erkekleri doğuştan odun sanmayın. Bu size de hakaret olur. Bir erkek; yeni dikilmiş genç bir fidan gibi sizin toprağınızdan beslenir. Yani onda gördükleriniz sizden bir parçadır. O erkek sizin eserinizdir.Kökleri su ve diğer mineralleri sizden alır, büyür bir ağaç olur. Dalları meyve verir, filiz sürer ama siz keyfiniz için o dalları kırarsanız; susuz bırakıp kurutursanız, elinizde kala kala o ruhsuz odunlar kalır.

Siz, "çayın yanında kek yaptım sana" diye (sutyensiz) memeleri hizasında tuttuğu tepside dekoltesini göstere göstere börek servisi yapanlardan olamazsınız di mi? Eteğinin yırtmacı rüzgâr alsın diye kırıtanlardan olmayasınız sakın? Hiç öyle fettan gülümsemeleriniz, övülmekten vahşice bir haz duyan tavırlarınız yoktur.
Sizi sevdiği için maymuna dönen bir erkeğin çaresizliğinde; içi coşup, kasıkları kıpırdayan kızlardan da olamazsınız. Hiç onun anlattıklarını dinlerken gözlerinin içine ihtiraslı ihtiraslı bakmış, gülümseyerek umut vermiş, yolda yürürken usulünce ayağınızı burkup omzuna falan yaslanmış da olamazsınız. Dahasını söylemim canım: evlenmeden istemem ama yan cebime koy diyerek çocuğu bi şey ağrısından delirtmiş de olamazsınız.

17'sindeki yağız delikanlıları baştan çıkarıp, bir münasip köşede üstüne atlayan çıtırcı ablalardan hiç söz etmiyeyim zaten. İt gibi otur, kalk, şunu getir, bunu götür tarzı kullandığınız, gerektiğinde tencere kapağını bekler gibi şeyinizin dibinde oturan, sahiplenme hissinin tadına varmak için keriz gibi hesabı ödeyip, kendini okul servisi sanan erkeklerin kıymetini o zamanlar bilmezsiniz, sonra da "bu adam, neden bu kadar odun oldu?" diye üzülürsünüz.

Bazı doğuştan kalas olanları istisna tutalım, ki; kalas bile bir işçilik gerektirir. Birçok erkek doğuştan odun değildir. Çünkü erkekleri yetiştiren de kadınlardır. Onu (ne istediğini bilmez, uçarı gönüllerinizin oyuncağı yapacağım derken) , erkeğin gönlünde zaten zor yetişen sevgi filizlerini inatçı bir keçi gibi yiyip, bitiren de yine (bazı) kadınlardır.

Siz siz olun, nadir de olsa bulabildiğiniz gözü yaşlı, burnu sümüklü bir erkeğe sahip çıkın. Artık nesli tükenmek üzere olan bir canlı ile karşı karşıyasınız çünkü. Yüreğini dağlayıp, ağlata ağlata maskaraya çevirdiğiniz o ağaç (erkek) kuruduğunda elinizde kalan, sadece kocaman bir odun, bir kütük olacaktır.

Ne işinize yarar bu odunlar?
Aslında, erkeğiniz onca akıl karışıklığından sonra tam kıvamına gelmiştir. Yeşeren dallarını kırdığınız erkekleri, arka bahçenize kazık yapabilirsiniz artık. Ele güne, dosta düşmana karşı işe yararlar. Eve ekmek getirirler, getir götüre bakarlar, doğum gününüzü hatırlarlar, ağır işlerinizi yaparlar.

Artık, yeni görevlerinde erkekleri onurlandırıp bir de unvan vermeniz gerekir:

Sizi "kocam" ilan ediyorum.

*Not: söyleyin bakalım kızlar, delikanlılara tasmayı takana kadar ne tür cilveler yapıyor, ne işkenceler ediyorsunuz ? Hep mi erkekler suçlu? Hadi canım, yemeyelim birbirimizi...
İşinize geliyor değil mi kızlar?
Ağıt yakar gibi sızlanmak ve iki de bir erkeklere laf sokmak. Ee! hakkınızdır da, meydan boş çünkü. Neden? Çünkü erkek milletinin bir zaafı var. Bizim de canımız yandı diyemiyorlar, karizmayı çizdirmek istemiyorlar. Sümüklü bir oğlanken mahallenin fettan kızlarının peşinden nasıl ah çektiler, nasıl kalpleriyle çelik çomak gibi oynandı, bilinsin istemiyorlar.

Kuyruğu dik tutmak istiyorlar yani, ama İbram abinizin öyle bir derdi yok. O söyler.
Nice gariban saf Anadolu çocuklarının can yakıcı kızlar elinde UFO görmüş masum köylü misali köpek gibi maskaraya çevrildiğini de biliriz biz. Kendimizden de olsa biliriz işte, orasını karıştırmayın...

Daha hayatında kız eli tutmamış, yanakları utanınca pembiş pembiş kızaran, alnı boncuk boncuk terleyen ve sadece düşlerinde sevdiği kız ile masum izdivaçlar düşünen nice delikanlılar; ilk defa bir kızın elini tuttuklarında; eriyen yürekleri ile derisi için kesilen kurbanlık Kızılay koyunlarına, veya derisi için kafalarına çivili sopalarla vurularak avlanan fok balıklarına dönmüşlerdir de gıkları çıkmaz, biz biliriz.

Türkan Şoray filmlerinde ağlayacak kadar narin yapılı, uykusuz gecelerde; şimdikiler gibi (bacak arasını değil, aşık olduğu kızın kaşlarının karasını) düşünerek şiirler yazan kenar mahalle çocuklarının duygularıyla oynamak kolay. İki kikirde sınıfta: sonra çocuğa eşek gibi yıl boyu derslerini yaptırman işten bile değil (pis pis sırıtmayın kızlar, görüyorum).
Kaprisin kralını yap, çocuğun kafası karışsın, şapşala dönsün. Sınıfta çaksın senin yüzünden, öss'yi yesin. Sonra, sen git it gibi yakışıklının birinin peşinden, o da seni süründürsün. Olmaz mı, olur. Etme, bulma dünyası bu dünya...

Erkekler bir kokteyl, bir karışım değil, bileşimdir kızlar. O yüzden kimyalarıyla oynamaya gelmez. Bir şekilden başka bir şekle sokup maymuna çevirdikten sonra, elinize bir elek alıp, eleyerek küllerinden eskisi gibi bir adam yapamazsınız artık. Olan başka bir şeydir; şekeri yakarsan kömür olur ama kömürden şeker elde etmek mümkün değildir.

9 ay 10 gün karnınızda taşıyarak, bir kan pıhtısından insan ettiğiniz erkekleri doğuştan odun sanmayın. Bu size de hakaret olur. Bir erkek; yeni dikilmiş genç bir fidan gibi sizin toprağınızdan beslenir. Yani onda gördükleriniz sizden bir parçadır. O erkek sizin eserinizdir.Kökleri su ve diğer mineralleri sizden alır, büyür bir ağaç olur. Dalları meyve verir, filiz sürer ama siz keyfiniz için o dalları kırarsanız; susuz bırakıp kurutursanız, elinizde kala kala o ruhsuz odunlar kalır.

Siz, "çayın yanında kek yaptım sana" diye (sutyensiz) memeleri hizasında tuttuğu tepside dekoltesini göstere göstere börek servisi yapanlardan olamazsınız di mi? Eteğinin yırtmacı rüzgâr alsın diye kırıtanlardan olmayasınız sakın? Hiç öyle fettan gülümsemeleriniz, övülmekten vahşice bir haz duyan tavırlarınız yoktur.
Sizi sevdiği için maymuna dönen bir erkeğin çaresizliğinde; içi coşup, kasıkları kıpırdayan kızlardan da olamazsınız. Hiç onun anlattıklarını dinlerken gözlerinin içine ihtiraslı ihtiraslı bakmış, gülümseyerek umut vermiş, yolda yürürken usulünce ayağınızı burkup omzuna falan yaslanmış da olamazsınız. Dahasını söylemim canım: evlenmeden istemem ama yan cebime koy diyerek çocuğu bi şey ağrısından delirtmiş de olamazsınız.

17'sindeki yağız delikanlıları baştan çıkarıp, bir münasip köşede üstüne atlayan çıtırcı ablalardan hiç söz etmiyeyim zaten. İt gibi otur, kalk, şunu getir, bunu götür tarzı kullandığınız, gerektiğinde tencere kapağını bekler gibi şeyinizin dibinde oturan, sahiplenme hissinin tadına varmak için keriz gibi hesabı ödeyip, kendini okul servisi sanan erkeklerin kıymetini o zamanlar bilmezsiniz, sonra da "bu adam, neden bu kadar odun oldu?" diye üzülürsünüz.

Bazı doğuştan kalas olanları istisna tutalım, ki; kalas bile bir işçilik gerektirir. Birçok erkek doğuştan odun değildir. Çünkü erkekleri yetiştiren de kadınlardır. Onu (ne istediğini bilmez, uçarı gönüllerinizin oyuncağı yapacağım derken) , erkeğin gönlünde zaten zor yetişen sevgi filizlerini inatçı bir keçi gibi yiyip, bitiren de yine (bazı) kadınlardır.

Siz siz olun, nadir de olsa bulabildiğiniz gözü yaşlı, burnu sümüklü bir erkeğe sahip çıkın. Artık nesli tükenmek üzere olan bir canlı ile karşı karşıyasınız çünkü. Yüreğini dağlayıp, ağlata ağlata maskaraya çevirdiğiniz o ağaç (erkek) kuruduğunda elinizde kalan, sadece kocaman bir odun, bir kütük olacaktır.

Ne işinize yarar bu odunlar?
Aslında, erkeğiniz onca akıl karışıklığından sonra tam kıvamına gelmiştir. Yeşeren dallarını kırdığınız erkekleri, arka bahçenize kazık yapabilirsiniz artık. Ele güne, dosta düşmana karşı işe yararlar. Eve ekmek getirirler, getir götüre bakarlar, doğum gününüzü hatırlarlar, ağır işlerinizi yaparlar.

Artık, yeni görevlerinde erkekleri onurlandırıp bir de unvan vermeniz gerekir:

Sizi "kocam" ilan ediyorum.

*Not: söyleyin bakalım kızlar, delikanlılara tasmayı takana kadar ne tür cilveler yapıyor, ne işkenceler ediyorsunuz ? Hep mi erkekler suçlu? Hadi canım, yemeyelim birbirimizi...

Dream Machine - I

3 yorum:
-"Tükürsene Kutay!" diye bağırdı Pembevil. Sen de tükürsene alçak herif.
-Yoo! dedi delikanlı. Bu kez olmaz, bu kadar olmaz.

-"Salak!" Diye bir kafa vurdu Pembevil açık asansör kapısına X işareti gibi açılmış vücuduyla. Başını öne eğerek aşağıya baktı, üstü başı pislik içinde asansörün halatına tutunmuş yukarı çıkmaya çalışan Meryem'le gözgöze geldi.
-Hala düşmedin mi sen? dedi ve tasmasından kütüklüğüne asılı minik yavru köpeği aşağı fırlattı. Meryem "Hayırrr" diye bağırdı. Atma onu! Tek eliyle tutunduğu halattan sarkarak yavru köpeği tutmaya çalıştı ama nafile. Köpek tüm anıları gibi asansör boşluğundan aşağı çığlıklar içinde düştü, kayboldu gitti.

Meryem ağlamaklı gözlerle daha bir hırsla halata tutunup, yukarı çıkmaya çalışırken tekrar bağırdı Pembevil. -Kutay! Salak herif bunlar hep kağıt, mektup, ıvır zıvır bana daha iğrenç çöpler getir. Kutay artık yetti dercesine:

-"Burası bir ofis Pembe" dedi. Nerde bulayım başka çöp?
-Tuvaletlere bak salak diye bağırdı Pembe, Elindeki kâğıt dolu çöpleri Meryem'in üzerine boşaltırken.

Meryem yukarı tırmanmaya devam ettikçe Pembe'nin kan kırmızı benzi soluyor, beyazlaşıyordu. Kollarına dolanmış spiral kablolar aşağı düşmesini önlese de, canlı sülükler gibi ısırdıkça kanını emiyor, canını yakıyordu.

-Salak! Diye bağırdı yine Kutay'a akşam besle kendinle demiştim sana bunları değil mi? Yine canın tatlı geldi, değil mi hayvan herif.
-Yeter dedi Kutay! Yeter artık bunca eziyet ettiğin kendine. Bırak vazgeç bu işten, birazdan Elektrikler gelir. Gün aydınlanır. Yeteeeer.

-Hayır diye bağırdı Pembevil.
Başka çöpler bul bana, daha iğrenç şeyler. Durma hadi. Meryem tırmanmaya devam ediyor, Pembe ise bunu gördükçe daha da çıldırıyordu. Birden aşağıda asansör hareketlendi.Kutay elektrikler mi geldi acaba diye düşünürken,  asansör içindeki çocuklarla birlikte düşmeye başladı. Meryem tutunduğu halatta aşağı doğru kayarken, asansör boşluğu çocuk çığlıkları ile çınlıyordu.

sürecek...
-"Tükürsene Kutay!" diye bağırdı Pembevil. Sen de tükürsene alçak herif.
-Yoo! dedi delikanlı. Bu kez olmaz, bu kadar olmaz.

-"Salak!" Diye bir kafa vurdu Pembevil açık asansör kapısına X işareti gibi açılmış vücuduyla. Başını öne eğerek aşağıya baktı, üstü başı pislik içinde asansörün halatına tutunmuş yukarı çıkmaya çalışan Meryem'le gözgöze geldi.
-Hala düşmedin mi sen? dedi ve tasmasından kütüklüğüne asılı minik yavru köpeği aşağı fırlattı. Meryem "Hayırrr" diye bağırdı. Atma onu! Tek eliyle tutunduğu halattan sarkarak yavru köpeği tutmaya çalıştı ama nafile. Köpek tüm anıları gibi asansör boşluğundan aşağı çığlıklar içinde düştü, kayboldu gitti.

Meryem ağlamaklı gözlerle daha bir hırsla halata tutunup, yukarı çıkmaya çalışırken tekrar bağırdı Pembevil. -Kutay! Salak herif bunlar hep kağıt, mektup, ıvır zıvır bana daha iğrenç çöpler getir. Kutay artık yetti dercesine:

-"Burası bir ofis Pembe" dedi. Nerde bulayım başka çöp?
-Tuvaletlere bak salak diye bağırdı Pembe, Elindeki kâğıt dolu çöpleri Meryem'in üzerine boşaltırken.

Meryem yukarı tırmanmaya devam ettikçe Pembe'nin kan kırmızı benzi soluyor, beyazlaşıyordu. Kollarına dolanmış spiral kablolar aşağı düşmesini önlese de, canlı sülükler gibi ısırdıkça kanını emiyor, canını yakıyordu.

-Salak! Diye bağırdı yine Kutay'a akşam besle kendinle demiştim sana bunları değil mi? Yine canın tatlı geldi, değil mi hayvan herif.
-Yeter dedi Kutay! Yeter artık bunca eziyet ettiğin kendine. Bırak vazgeç bu işten, birazdan Elektrikler gelir. Gün aydınlanır. Yeteeeer.

-Hayır diye bağırdı Pembevil.
Başka çöpler bul bana, daha iğrenç şeyler. Durma hadi. Meryem tırmanmaya devam ediyor, Pembe ise bunu gördükçe daha da çıldırıyordu. Birden aşağıda asansör hareketlendi.Kutay elektrikler mi geldi acaba diye düşünürken,  asansör içindeki çocuklarla birlikte düşmeye başladı. Meryem tutunduğu halatta aşağı doğru kayarken, asansör boşluğu çocuk çığlıkları ile çınlıyordu.

sürecek...

İlişkiler, yalnızlık ve yalnızlaştırma üzerine

Hiç yorum yok:

Kalabalıklar içersinde yalnız kalmak. Günümüz insanın en büyük handikabı. Bir yandan bütün dünyadan haberdar olmak, sokağa çıktığında birbirine sürtünerek yürümek, itiş kakış metroya, metrobüse binmek ama kimseye selam vermeden ipod'una, cep telefonuna veya elindeki kitaba gömülmek.

Aslında çok kültürlü biri olup da sabah akşam kitap okuduğundan bile değil, kitaba saklanmak, içine sığınmak, yalnızlığını gizlemek için kitap okumak. Yalnızlığı gizlemek adına bloglar açmak, sosyal medya fırlaması olmak, onlarca takipçisi, yorumcusu olmak, ama aslında hep yalnız kalmak. Günümüzde medyatik görünen birçok insanın yaşadığı bir duygudur bu.

Siz sosyal medya ünlülerinin birçoğunun etrafındaki kalabalıktan bunaldığını sanırsınız değil mi? Oysa öyle değil, onlar o kalabalığı özlerler. Bakmayın öyle öf, püf bıktım nefret ettim, yeter yalnız kalmak istiyorum diye  yazdıklarına. Adsız yorumcuların küfürlerine bile muhtaç hissederler kendilerini bazen. Çünkü en yakın arkadaşı ile, bile paylaşabildikleri ortak şeyler yoktur birçoğunun.

Orasını, burasını koyarlar fotoğrafını çekip, mutlu anlarını ölümsüzleştirip, face mesajı, tweet, feed yaparlar. Oysa birçoğu boydan bir resmini paylaşamayacak kadar oturdukları o koltukta göt, göbek büyütmektedir. Yine birçoğu aynı ortamı paylaştıkları insanlarla aynı filme gidemeyecek, aynı diziyi izleyemeyecek, aynı esprilere gülemeyecek ve aynı ince belli bardaktan bir yudum çayı gözgöze içemeyecek kadar yalnızdır.

Bu günümüz insanın şehirleşme ve teknoloji ile birlikte gömüldüğü asosyallik bataklığı ya da farklı bir sosyalleşme türünün tezahürüdür. Bakmayın siz hadi şurada buluşup içelim, burada eğlenelim, canım benim, en sevdiğim arkadaşım muhabbetlerine. O arkadaşların hiç birisi herhangi bir mahalle ya da okul arkadaşınızın, akrabanız, eş dostunuzun yerini tutmaz. Ne kadar iyi insanlar olsak da birbirimizi tanıyacak reel altyapıya ve zamana yeterince sahip değiliz çünkü. Zaten o fırsatı bulanlar için de çoğu zaman büyü çabuk bozulur, iki canciğer arkadaş en ufak bir sorunda birbirlerinin ne mal olduğunu anlarlar.

Öte yandan bir de bu yalnızlığı giderirken yaşayıp birbirimize yaşattığımız bir yalnızlık türü daha var ki; o daha vahim. Bir şekilde tanışıp arkadaş, dost, sevgili olarak birbirine yakınlaşan insanların, sevdikleri insanı kıskanıp onu reel ve sanal çevresinden koparması ile başlayan bu süreç, iki insanın birbirine zaman ayırmakta zorlanması sonucu inanılmaz boyutlarda başka bir yalnızlık hissine yol açar. Hayatı çekilmez hale getirir.

Sevdiğimiz insanı, tanıdığımız çevrede olan biteni bildiğimizden öncelikle oradan koparmaya çalışırız. Msn listesindeki kalabalıklar, karşı cinsten insanların kazara gördüğümüz mesajları, içimizdeki kaybetme korkusu ile birleşir ve biz adeta sevdiğimiz insanın sadece bizimle nefes alıp vermesini isteriz. Farkında olmadığımız bu durum, bize de yaşatılmaya başlayınca hiç de hoş bir şey yapmadığımızı anlasak bile, artık olan olmuş, atı alan Üsküdar'ı geçmiş, iki insan yıpratıcı bir sürecin içine sürüklenmiştir.

Başlarda her iki tarafında hoşuna giden bu durum yüzünden kimse olan bitenin farkına varmaz. Birtek o çevrede benzer olayları daha önce yaşayan, daha önce ağzı sütten yanmış arkadaşlar dışında. Reel dünyada kızlar, sevgililerini hızla kız arkadaşlarının bulunduğu ortamlardan uzaklaştırırlar. Çünkü kız arkadaşları artık sevgililerini ellerinden alabilecek bir rakibe dönüşmüştür onların gözlerinde. Erkekler de bunun bir benzerini kız arkadaşlarının her şeyine karışarak, herşeylerini kısıtlayarak yaparlar.

Bu yalnızlaştırma ve kendimize bağlı, bağımlı hale getirme duygusu, tıpkı bir annenin yaşadığı yalnızlık hissini evladını sürekli kendine muhtaç bir durumda tutması ve farkında olmadan onu hayata hazırlamakta geç kalması sonucunu doğurduğu gibi, ilişkilerde de bir bağımlılık ortamı oluşturur. Kendinize bilerek ve isteyerek bağımlı hale getirdiğiniz kişi, önce derin bir yalnızlığın içine düşer ve  bir müddet sonra da sizi rahatsız etmeye başlar.

Telefonlarınız kontrol edilir, neredeydin, ne yapıyordun, şuraya bunu yazmışsın, burada bunu demişsin. Akşam eve geç gelmişsin, kaçta uyudun ki uyanamadın? şeklinde sürer gider sorular. Farkında olmadan, hatta biraz da hoşunuza giderek önce yalnızlaştırıp, kendinize bağımlı hale getirdiğiniz, ardından farklılıklarını yok edip kendinize benzettiğiniz insan derin bir yalnızlık yaşarken siz belki kısa sürecek yalancı bir bahar havası yaşarsınız.

Öyle ya, bir zamanlar yana yakıla peşinden koştuğunuz biri şimdi sizi düşünmekte, arayıp sormakta, merak etmekte ve kendi dünyasından soyutlanmış, size endeksli bir yaşam sürmektedir. Oysa bu yaptığınız hem kendinize hem de karşınızdaki insana büyük bir kötülüktür. Bunu anladığınızda düzeltmeye çalışmanız ve süreci tersine çevirmeniz de bir hayli zordur.

O yüzden siz siz olun, sevdiklerinizi boğmayın, onları kendinize benzetmeye çalışmayın. Yalnızlaştırıp kendinize bağımlı hale getirmeyin. Aynı şekilde kendinizde karşınızdaki insanı saplantı haline getirip, hayatınızın merkezine yerleştirmeyin. Dışarıda hayat her şekilde devam eder. Sizli ya da sizsiz. Bunu asla unutmayın.

İşin özeti: İnsanların yalnızlık reçetelerindeki gerçek ilaç, sevgiden, önce kendisini, sonra yakın çevresini, giderek büyüyen bir çember etkisi ile sevmesinden geçer. Siz sevmeye çemberin dışından başlar ve karşınızdaki insanın yakın çevresini, arkadaşlarını yok ederseniz ve o merkeze kendinizi koyarsanız, o insanın hayatında oluşan boşluk ve yalnızlık hissini doldurmanız çok zor olabilir.

Siz siz olun, şunu asla unutmayın. İnsanlar zaten yalnız, sevdiklerinizi kıskanacağım, kendime bağlayacağım derken, büsbütün yalnızlaştırmayın...

Kalabalıklar içersinde yalnız kalmak. Günümüz insanın en büyük handikabı. Bir yandan bütün dünyadan haberdar olmak, sokağa çıktığında birbirine sürtünerek yürümek, itiş kakış metroya, metrobüse binmek ama kimseye selam vermeden ipod'una, cep telefonuna veya elindeki kitaba gömülmek.

Aslında çok kültürlü biri olup da sabah akşam kitap okuduğundan bile değil, kitaba saklanmak, içine sığınmak, yalnızlığını gizlemek için kitap okumak. Yalnızlığı gizlemek adına bloglar açmak, sosyal medya fırlaması olmak, onlarca takipçisi, yorumcusu olmak, ama aslında hep yalnız kalmak. Günümüzde medyatik görünen birçok insanın yaşadığı bir duygudur bu.

Siz sosyal medya ünlülerinin birçoğunun etrafındaki kalabalıktan bunaldığını sanırsınız değil mi? Oysa öyle değil, onlar o kalabalığı özlerler. Bakmayın öyle öf, püf bıktım nefret ettim, yeter yalnız kalmak istiyorum diye  yazdıklarına. Adsız yorumcuların küfürlerine bile muhtaç hissederler kendilerini bazen. Çünkü en yakın arkadaşı ile, bile paylaşabildikleri ortak şeyler yoktur birçoğunun.

Orasını, burasını koyarlar fotoğrafını çekip, mutlu anlarını ölümsüzleştirip, face mesajı, tweet, feed yaparlar. Oysa birçoğu boydan bir resmini paylaşamayacak kadar oturdukları o koltukta göt, göbek büyütmektedir. Yine birçoğu aynı ortamı paylaştıkları insanlarla aynı filme gidemeyecek, aynı diziyi izleyemeyecek, aynı esprilere gülemeyecek ve aynı ince belli bardaktan bir yudum çayı gözgöze içemeyecek kadar yalnızdır.

Bu günümüz insanın şehirleşme ve teknoloji ile birlikte gömüldüğü asosyallik bataklığı ya da farklı bir sosyalleşme türünün tezahürüdür. Bakmayın siz hadi şurada buluşup içelim, burada eğlenelim, canım benim, en sevdiğim arkadaşım muhabbetlerine. O arkadaşların hiç birisi herhangi bir mahalle ya da okul arkadaşınızın, akrabanız, eş dostunuzun yerini tutmaz. Ne kadar iyi insanlar olsak da birbirimizi tanıyacak reel altyapıya ve zamana yeterince sahip değiliz çünkü. Zaten o fırsatı bulanlar için de çoğu zaman büyü çabuk bozulur, iki canciğer arkadaş en ufak bir sorunda birbirlerinin ne mal olduğunu anlarlar.

Öte yandan bir de bu yalnızlığı giderirken yaşayıp birbirimize yaşattığımız bir yalnızlık türü daha var ki; o daha vahim. Bir şekilde tanışıp arkadaş, dost, sevgili olarak birbirine yakınlaşan insanların, sevdikleri insanı kıskanıp onu reel ve sanal çevresinden koparması ile başlayan bu süreç, iki insanın birbirine zaman ayırmakta zorlanması sonucu inanılmaz boyutlarda başka bir yalnızlık hissine yol açar. Hayatı çekilmez hale getirir.

Sevdiğimiz insanı, tanıdığımız çevrede olan biteni bildiğimizden öncelikle oradan koparmaya çalışırız. Msn listesindeki kalabalıklar, karşı cinsten insanların kazara gördüğümüz mesajları, içimizdeki kaybetme korkusu ile birleşir ve biz adeta sevdiğimiz insanın sadece bizimle nefes alıp vermesini isteriz. Farkında olmadığımız bu durum, bize de yaşatılmaya başlayınca hiç de hoş bir şey yapmadığımızı anlasak bile, artık olan olmuş, atı alan Üsküdar'ı geçmiş, iki insan yıpratıcı bir sürecin içine sürüklenmiştir.

Başlarda her iki tarafında hoşuna giden bu durum yüzünden kimse olan bitenin farkına varmaz. Birtek o çevrede benzer olayları daha önce yaşayan, daha önce ağzı sütten yanmış arkadaşlar dışında. Reel dünyada kızlar, sevgililerini hızla kız arkadaşlarının bulunduğu ortamlardan uzaklaştırırlar. Çünkü kız arkadaşları artık sevgililerini ellerinden alabilecek bir rakibe dönüşmüştür onların gözlerinde. Erkekler de bunun bir benzerini kız arkadaşlarının her şeyine karışarak, herşeylerini kısıtlayarak yaparlar.

Bu yalnızlaştırma ve kendimize bağlı, bağımlı hale getirme duygusu, tıpkı bir annenin yaşadığı yalnızlık hissini evladını sürekli kendine muhtaç bir durumda tutması ve farkında olmadan onu hayata hazırlamakta geç kalması sonucunu doğurduğu gibi, ilişkilerde de bir bağımlılık ortamı oluşturur. Kendinize bilerek ve isteyerek bağımlı hale getirdiğiniz kişi, önce derin bir yalnızlığın içine düşer ve  bir müddet sonra da sizi rahatsız etmeye başlar.

Telefonlarınız kontrol edilir, neredeydin, ne yapıyordun, şuraya bunu yazmışsın, burada bunu demişsin. Akşam eve geç gelmişsin, kaçta uyudun ki uyanamadın? şeklinde sürer gider sorular. Farkında olmadan, hatta biraz da hoşunuza giderek önce yalnızlaştırıp, kendinize bağımlı hale getirdiğiniz, ardından farklılıklarını yok edip kendinize benzettiğiniz insan derin bir yalnızlık yaşarken siz belki kısa sürecek yalancı bir bahar havası yaşarsınız.

Öyle ya, bir zamanlar yana yakıla peşinden koştuğunuz biri şimdi sizi düşünmekte, arayıp sormakta, merak etmekte ve kendi dünyasından soyutlanmış, size endeksli bir yaşam sürmektedir. Oysa bu yaptığınız hem kendinize hem de karşınızdaki insana büyük bir kötülüktür. Bunu anladığınızda düzeltmeye çalışmanız ve süreci tersine çevirmeniz de bir hayli zordur.

O yüzden siz siz olun, sevdiklerinizi boğmayın, onları kendinize benzetmeye çalışmayın. Yalnızlaştırıp kendinize bağımlı hale getirmeyin. Aynı şekilde kendinizde karşınızdaki insanı saplantı haline getirip, hayatınızın merkezine yerleştirmeyin. Dışarıda hayat her şekilde devam eder. Sizli ya da sizsiz. Bunu asla unutmayın.

İşin özeti: İnsanların yalnızlık reçetelerindeki gerçek ilaç, sevgiden, önce kendisini, sonra yakın çevresini, giderek büyüyen bir çember etkisi ile sevmesinden geçer. Siz sevmeye çemberin dışından başlar ve karşınızdaki insanın yakın çevresini, arkadaşlarını yok ederseniz ve o merkeze kendinizi koyarsanız, o insanın hayatında oluşan boşluk ve yalnızlık hissini doldurmanız çok zor olabilir.

Siz siz olun, şunu asla unutmayın. İnsanlar zaten yalnız, sevdiklerinizi kıskanacağım, kendime bağlayacağım derken, büsbütün yalnızlaştırmayın...

Çok okunan yazılar