Birkaç Blog Hikayesi

Buralar eskiden hep dutluktu. Sonra taze çiçeğe konan kelebekler gibi, gelenler bir üşüştüler ki; sorma gitsin.
Tabi her güzel şeyin sonu geldiği gibi, gidenler gitti, kalan sağlarla artık burada başbaşayız. Neler yazmışız, çizmişiz haydi birlikte okuyalım. Bakalım neler varmış...

tio yazar
sosyal medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sosyal medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Yükselen değerler ve kurumsal flört

2 yorum:
Alışmıştık, emekli subay ya da komiser amca taklidi yapanların Atatürk posterli takvim, saat ve ajandaları fahiş fiyatlarla bizlere itelemesine. Üstü kapalı söylemlerin ardında zihnimizi tırmalayan bir korku dağları bekliyordu çünkü.

Bir ara Maliye müfettişi oluyorlardı abiler, ablalar. Yani korkacağınız ne varsa onu kullanıyorlardı size karşı. Maliye bültenleri dergileri satmaya çalışıyorlardı.

Alışmıştık, emekli subay ya da komiser amca taklidi yapanların Atatürk posterli takvim, saat ve ajandaları fahiş fiyatlarla bizlere itelemesine. Üstü kapalı söylemlerin ardında zihnimizi tırmalayan bir korku dağları bekliyordu çünkü.

Bir ara Maliye müfettişi oluyorlardı abiler, ablalar. Yani korkacağınız ne varsa onu kullanıyorlardı size karşı. Maliye bültenleri dergileri satmaya çalışıyorlardı.

Blogcular teker teker ölürken

8 yorum:
Ölüm en büyük ve acı ders insanoğluna ve en büyük öğretmen aynı zamanda.

Yıllar önce Şahika Günsel TUĞRUL ablamızı kaybettik. Kendisi bir blog yazarıydı. Kanserden tedavi gördüğü günlerde yardımcısı bir kardeşimiz vasıtasıyla ölüm döşeğinde bile yazılarını bizlerle paylaştı. Kaybı hepimizi çok üzdü ama her ölen unutuluyor ne yazık ki. Hayat öyle de acımasız.

Şimdilerde ise blog aleminde "ölesim geldi-öldüm" türünden bir salgın yayılıyor. Bu virüs salgını ilk belirtilerini gösterdiğinden bugüne bir-iki-derken üç blogger'in vefat haberini aldık, üzüldük. Garip bir şey bu. Adını şöyle bir duyduğumuz, iç dünyasını bilmediğimiz insanlar olsalar bile, ölümler can yakıyor. Hani ateş en çok düştüğü yeri yakar derler ya, doğrudur. Asla yakınları kadar üzülemezsiniz ama blogger dünyasının bir ferdi olunca siz de kendinizle özdeşlik kurup, aynı ortamı paylaştığınız bir kişinin ölümüne üzülüyorsunuz. Bunun bir tezgah olduğunu öğrenince de üzülmekten öte, aptal yerine konulduğunuzu düşünerek, sinirlenip, kızıyorsunuz.

Sanal alem garip bir alem. Ömrümün 15 yılında yer eden bu alemde kendimi ve tanıdığım insanları değerlendirme şansım oldu. İsteseniz de istemeseniz de insanlarla iletişim kuruyorsunuz. Bazen gerçek hayattaki kadar değer verdikleriniz oluyor. Hatta gerçek hayatta tanıdıklarınızdan daha değerli insanları tanıma şansınız da olabiliyor. Ancak "sanal" sandığınız şey bir müddet sonra reel olabiliyor. Karşıdaki insan için hissettiğiniz "üzüntü" sanal değil. Aynı şekilde merak, derdine ortak olma çabası ve yardımcı olma arzusu.

İçinde yaşadığımız yüzyılın en büyük handikapı bu. Eskiden insanlar ancak yaşadıkları çevrede olan bitenden haberdardılar. Oysa şimdi dünyanın öbür ucunda bir insan için üzülmeniz mümkün. Ya da o insanla birlikte sevinmeniz. Kötü olan halâ bir uçağa, otobüse, trene binmeden o kişiye fiziksel bir yardımda bulunamıyor olmanız. Yani değer verdiğiniz insan açlıktan ölse bir kaşık sıcak çorba uzatmanız imkansız arada mesafeler varsa. Ama yemek sepetinden yemek yollamanız veya bir şekilde yardım etmeniz de mümkün.

Girdiğiniz bu alemde eliniz biraz da kalem tutuyorsa, ilgi görmeniz doğal. Hatta bu ilgiden hoşlanmanız da neredeyse Allah'ın emri gibi. İşin kötü tarafı bu ilgi ile şımarabilirsiniz. Sizi mutlu eder yazdıklarınızın okunması, insanların sizi gözünde büyütmesi, değer vermesi egonuzu şişirir.

Ancak bu değeri taşımak zordur. Şımarabilirsiniz kolayca. Ya da şımarmazsınız da bu gördüğünüz ilgi arttıkça bu ilgiden bunalırsınız. Hele bir de insanlar sizi sahiplenip, ne yapacağınızı söylemeye başlarlarsa iyice tadınız kaçar. Ruhunuz sıkılır, karşı tarafta size ilgi gösteren veya sizden ilgi gören insanlar da birden hayatlarında bu ilgiyi kimseden görmediklerini ya da kimseye göstermediklerini unutarak sizi sigaya çekmeye başlarlar.

Birden bu "sanal" dünyanıza giren insanların "reel" dertler çekmenize de sebep olduklarını görürsünüz. En basitinden "başağrısı-karın ağrısı" aksayan işler, kaçan uykular, gereksiz üzüntüler, ya da huzursuzluk. Sonra bunalırsınız biraz daha. İnsanlardan kaçmak istersiniz. Bazen modemi söker atarsınız, bazen telefonu kapatırsınız. Ancak içinize işleyen bu masum virüs sizi rahat bırakmaz. Yine döner dolaşır kürkçü dükkanına bir kaç kez uğrarsınız gemileri yakmadan önce.

Bazen de tersi olur. İnsanlar sizi unutur. Onlar için artık bir anlam ifade etmediğinizi farkedersiniz. Hani hep canım, cicim, abim, kardeşim, can yoldaşım, biricik arkadaşım, kankam sözlerini duyup, sarfettiğiniz insanlar ne gelip yazdıklarınızı okur, ne de sizi merak eder. Hele bir de buna genel anlamda blog ortamından insanların uzaklaşması eklenirse, hemen hemen küçük çaplı bir bunalım kaçınılmaz olur.

Öte yandan hiç hesaba katılmayan ve asıl önemli olan hayatınızdaki "küçük daire"dir. Yani reel dünyanızdır işin aslı. Asla kredi kartı extreleri sizin sosyal medya etkinliklerinizi umursamaz. Sağlığınız, çevrenizdeki insanlar, yakınlarınız, eş, dost, anne, babanız yani çekirdek aileniz ve reel sorunlarınız da "sanal alemin" umrunda olmaz. Olsa da pek elden birşey gelmez. Ama....

İşte herşey o ama da gizlidir. Bir şekilde size değer vermiş insanlar, "sanal alem"de de olsanız, sizi önemsemiş insanlar için durum farklıdır. Onlar direkt ya da dolaylı olarak sizden etkilenir. Aranızda hak-hukuk oluşur. Bu elle tutulmaz birşey de olsa, üzüntülerinden size düşen bir pay varsa bunu hisseder, yaşarsınız. O yüzden, özellikle eli kalem tutan, biraz sanatçı yönü olan, güzel cümleler kurabilen biriyseniz, bazen başınıza bela kesilen hayranlara bile bir müddet katlanmanız gerekebilir. Çünkü söz sihirdir ve siz bir bakıma büyücülük yapmış sayılırsınız.

Sebebi ne olursa olsun, ister ilgisizlikten, ister fazla ilgiden ya da yaşadığınız gerçek dünyaya zarar vermesinden dolayı olsun, insan bazen bulunduğu "sanal" alemden çekip gitmek ister. Blogunu kapatır, yazdıklarını siler, facebook - twitter benzeri ortamlardan kaybolmayı seçer. Ruhunu dinlendirir. Başına biraz da kendinin sarmış olduğu sıkıntılardan uzaklaşmaya çalışır. Çünkü zaman geçtikçe ya ruhunu boğan kişilerin de aklı başına gelip, sakinleşir. Ya da ilgi göstermeyen insanlar "aaa bu adam neden yazmıyor" diyerek arayıp sormaya başlar.

Bu neticeyi elde etmek için yaptıklarınız ise sizin hem kişiliğinizin ne kadar yara aldığını, hem de ne kadar çaresiz durumda kaldığınızı gösterir. Bazen karşınızdaki insanlar o kadar anlayışsız ve kısır döngüye girmiş olabilirler ki. Hakaret eder, kovarsınız, hiç kırmak istemeseniz de incitirsiniz. Bazense o kadar ilgisizdirler ki, ilginç başlıklar ararsınız "hasta oldum yatıyorum, bir süre tatile çıkıyorum, yeni kitabım için hazırlıklara başladım" türü cümleler bloglarda boy-endam gösterir. 

Özellikle ünlüler arasında son zamanlarda görülen "soyunmalı" ya da "dedikodulu"  twitter etkinlikleri bu doyumsuz iştahın bir eseridir. Birilerini karalayarak ya da kendini rezil etmeye uğraşarak gündeme gelme çabası meyvelerini ne yazık ki kısa sürede vermektedir. Bu yüzden de bazen insanlar emek vererek ulaşamadıkları yere, başkalarının "rezil" olarak kolayca ulaşmaları karşısında üzülüp, bunalıma düşmektedir.

Ve ölüm. Şakaya gelmeyen acı gerçek. Ne yazık ki (iç dünyasında yazar, çizer ne yaşamış olursa olsun) sanırım en büyük ihanettir ölüm. Ölmeyi seçmek, çaresizlikler içinde kıvranan insanların, ruh dünyasında ciddi bir sorunun habercisidir de. Sanatçılar arasında çokça görülen bu ruh haline "intiharlar, kendini içkiye, uyuşturucuya vermeler, zehir içmeler, bedenine zarar vermeler örnek gösterilebilir.

Yazıya başlık olan ölümler ise gerçek değil, blogcuların "sanal ölümleri"dir. Sebebi ne olursa olsun. Kendisinin öldüğünü bir şekilde çevreye duyurup, ondan sonra da "Ölmedim ki, sizi denedim. Ölmedim ki, bakalım dostlarım gerçek miymiş öğrenmek istedim. Ölmedim ama ölecek kadar çok sevdim vs demek ne etik, ne de akıl kârı olan bir iş değildir."

Tabi ki bunu yapan insanların iç dünyasını, sıkıntılarını bilemeyiz. Ancak yapılan şey bize çocukluğumuzda dinlediğimiz "yalancı çoban" masalını anımsatır. Bir gün gerçekten ölürsünüz ve insanlar "başımız sağolsun" demek yerine "beter olsun" derler. Daha da kötüsü gerçekten bir gün ölen bir bloggerin ardından kimse olaya inanmaz ve hiç tanımadıkları "rahmetli" kişi için olmadık sözler söylerler. İyisi mi bu yanlış davranış biçimi, bu virüs yaygınlaşmadan insanlar bu yolda devam etmekten kaçınsınlar.

Bugüne kadar "yalancıktan" ölen tüm blogger'lere "niye ölmedin?" demek yerine "iyi ki yaşıyorsun" dedikten sonra, bu davranışın çok yanlış ve çirkin olduğunu belirtmeden geçemiyorum. Bu arkadaşlara "iyi yaptın abi" diyenler de kendi ruh sağlıklarını yeniden gözden geçirsinler derim naçizane...

Ölüm en büyük ve acı ders insanoğluna ve en büyük öğretmen aynı zamanda.

Yıllar önce Şahika Günsel TUĞRUL ablamızı kaybettik. Kendisi bir blog yazarıydı. Kanserden tedavi gördüğü günlerde yardımcısı bir kardeşimiz vasıtasıyla ölüm döşeğinde bile yazılarını bizlerle paylaştı. Kaybı hepimizi çok üzdü ama her ölen unutuluyor ne yazık ki. Hayat öyle de acımasız.

Şimdilerde ise blog aleminde "ölesim geldi-öldüm" türünden bir salgın yayılıyor. Bu virüs salgını ilk belirtilerini gösterdiğinden bugüne bir-iki-derken üç blogger'in vefat haberini aldık, üzüldük. Garip bir şey bu. Adını şöyle bir duyduğumuz, iç dünyasını bilmediğimiz insanlar olsalar bile, ölümler can yakıyor. Hani ateş en çok düştüğü yeri yakar derler ya, doğrudur. Asla yakınları kadar üzülemezsiniz ama blogger dünyasının bir ferdi olunca siz de kendinizle özdeşlik kurup, aynı ortamı paylaştığınız bir kişinin ölümüne üzülüyorsunuz. Bunun bir tezgah olduğunu öğrenince de üzülmekten öte, aptal yerine konulduğunuzu düşünerek, sinirlenip, kızıyorsunuz.

Sanal alem garip bir alem. Ömrümün 15 yılında yer eden bu alemde kendimi ve tanıdığım insanları değerlendirme şansım oldu. İsteseniz de istemeseniz de insanlarla iletişim kuruyorsunuz. Bazen gerçek hayattaki kadar değer verdikleriniz oluyor. Hatta gerçek hayatta tanıdıklarınızdan daha değerli insanları tanıma şansınız da olabiliyor. Ancak "sanal" sandığınız şey bir müddet sonra reel olabiliyor. Karşıdaki insan için hissettiğiniz "üzüntü" sanal değil. Aynı şekilde merak, derdine ortak olma çabası ve yardımcı olma arzusu.

İçinde yaşadığımız yüzyılın en büyük handikapı bu. Eskiden insanlar ancak yaşadıkları çevrede olan bitenden haberdardılar. Oysa şimdi dünyanın öbür ucunda bir insan için üzülmeniz mümkün. Ya da o insanla birlikte sevinmeniz. Kötü olan halâ bir uçağa, otobüse, trene binmeden o kişiye fiziksel bir yardımda bulunamıyor olmanız. Yani değer verdiğiniz insan açlıktan ölse bir kaşık sıcak çorba uzatmanız imkansız arada mesafeler varsa. Ama yemek sepetinden yemek yollamanız veya bir şekilde yardım etmeniz de mümkün.

Girdiğiniz bu alemde eliniz biraz da kalem tutuyorsa, ilgi görmeniz doğal. Hatta bu ilgiden hoşlanmanız da neredeyse Allah'ın emri gibi. İşin kötü tarafı bu ilgi ile şımarabilirsiniz. Sizi mutlu eder yazdıklarınızın okunması, insanların sizi gözünde büyütmesi, değer vermesi egonuzu şişirir.

Ancak bu değeri taşımak zordur. Şımarabilirsiniz kolayca. Ya da şımarmazsınız da bu gördüğünüz ilgi arttıkça bu ilgiden bunalırsınız. Hele bir de insanlar sizi sahiplenip, ne yapacağınızı söylemeye başlarlarsa iyice tadınız kaçar. Ruhunuz sıkılır, karşı tarafta size ilgi gösteren veya sizden ilgi gören insanlar da birden hayatlarında bu ilgiyi kimseden görmediklerini ya da kimseye göstermediklerini unutarak sizi sigaya çekmeye başlarlar.

Birden bu "sanal" dünyanıza giren insanların "reel" dertler çekmenize de sebep olduklarını görürsünüz. En basitinden "başağrısı-karın ağrısı" aksayan işler, kaçan uykular, gereksiz üzüntüler, ya da huzursuzluk. Sonra bunalırsınız biraz daha. İnsanlardan kaçmak istersiniz. Bazen modemi söker atarsınız, bazen telefonu kapatırsınız. Ancak içinize işleyen bu masum virüs sizi rahat bırakmaz. Yine döner dolaşır kürkçü dükkanına bir kaç kez uğrarsınız gemileri yakmadan önce.

Bazen de tersi olur. İnsanlar sizi unutur. Onlar için artık bir anlam ifade etmediğinizi farkedersiniz. Hani hep canım, cicim, abim, kardeşim, can yoldaşım, biricik arkadaşım, kankam sözlerini duyup, sarfettiğiniz insanlar ne gelip yazdıklarınızı okur, ne de sizi merak eder. Hele bir de buna genel anlamda blog ortamından insanların uzaklaşması eklenirse, hemen hemen küçük çaplı bir bunalım kaçınılmaz olur.

Öte yandan hiç hesaba katılmayan ve asıl önemli olan hayatınızdaki "küçük daire"dir. Yani reel dünyanızdır işin aslı. Asla kredi kartı extreleri sizin sosyal medya etkinliklerinizi umursamaz. Sağlığınız, çevrenizdeki insanlar, yakınlarınız, eş, dost, anne, babanız yani çekirdek aileniz ve reel sorunlarınız da "sanal alemin" umrunda olmaz. Olsa da pek elden birşey gelmez. Ama....

İşte herşey o ama da gizlidir. Bir şekilde size değer vermiş insanlar, "sanal alem"de de olsanız, sizi önemsemiş insanlar için durum farklıdır. Onlar direkt ya da dolaylı olarak sizden etkilenir. Aranızda hak-hukuk oluşur. Bu elle tutulmaz birşey de olsa, üzüntülerinden size düşen bir pay varsa bunu hisseder, yaşarsınız. O yüzden, özellikle eli kalem tutan, biraz sanatçı yönü olan, güzel cümleler kurabilen biriyseniz, bazen başınıza bela kesilen hayranlara bile bir müddet katlanmanız gerekebilir. Çünkü söz sihirdir ve siz bir bakıma büyücülük yapmış sayılırsınız.

Sebebi ne olursa olsun, ister ilgisizlikten, ister fazla ilgiden ya da yaşadığınız gerçek dünyaya zarar vermesinden dolayı olsun, insan bazen bulunduğu "sanal" alemden çekip gitmek ister. Blogunu kapatır, yazdıklarını siler, facebook - twitter benzeri ortamlardan kaybolmayı seçer. Ruhunu dinlendirir. Başına biraz da kendinin sarmış olduğu sıkıntılardan uzaklaşmaya çalışır. Çünkü zaman geçtikçe ya ruhunu boğan kişilerin de aklı başına gelip, sakinleşir. Ya da ilgi göstermeyen insanlar "aaa bu adam neden yazmıyor" diyerek arayıp sormaya başlar.

Bu neticeyi elde etmek için yaptıklarınız ise sizin hem kişiliğinizin ne kadar yara aldığını, hem de ne kadar çaresiz durumda kaldığınızı gösterir. Bazen karşınızdaki insanlar o kadar anlayışsız ve kısır döngüye girmiş olabilirler ki. Hakaret eder, kovarsınız, hiç kırmak istemeseniz de incitirsiniz. Bazense o kadar ilgisizdirler ki, ilginç başlıklar ararsınız "hasta oldum yatıyorum, bir süre tatile çıkıyorum, yeni kitabım için hazırlıklara başladım" türü cümleler bloglarda boy-endam gösterir. 

Özellikle ünlüler arasında son zamanlarda görülen "soyunmalı" ya da "dedikodulu"  twitter etkinlikleri bu doyumsuz iştahın bir eseridir. Birilerini karalayarak ya da kendini rezil etmeye uğraşarak gündeme gelme çabası meyvelerini ne yazık ki kısa sürede vermektedir. Bu yüzden de bazen insanlar emek vererek ulaşamadıkları yere, başkalarının "rezil" olarak kolayca ulaşmaları karşısında üzülüp, bunalıma düşmektedir.

Ve ölüm. Şakaya gelmeyen acı gerçek. Ne yazık ki (iç dünyasında yazar, çizer ne yaşamış olursa olsun) sanırım en büyük ihanettir ölüm. Ölmeyi seçmek, çaresizlikler içinde kıvranan insanların, ruh dünyasında ciddi bir sorunun habercisidir de. Sanatçılar arasında çokça görülen bu ruh haline "intiharlar, kendini içkiye, uyuşturucuya vermeler, zehir içmeler, bedenine zarar vermeler örnek gösterilebilir.

Yazıya başlık olan ölümler ise gerçek değil, blogcuların "sanal ölümleri"dir. Sebebi ne olursa olsun. Kendisinin öldüğünü bir şekilde çevreye duyurup, ondan sonra da "Ölmedim ki, sizi denedim. Ölmedim ki, bakalım dostlarım gerçek miymiş öğrenmek istedim. Ölmedim ama ölecek kadar çok sevdim vs demek ne etik, ne de akıl kârı olan bir iş değildir."

Tabi ki bunu yapan insanların iç dünyasını, sıkıntılarını bilemeyiz. Ancak yapılan şey bize çocukluğumuzda dinlediğimiz "yalancı çoban" masalını anımsatır. Bir gün gerçekten ölürsünüz ve insanlar "başımız sağolsun" demek yerine "beter olsun" derler. Daha da kötüsü gerçekten bir gün ölen bir bloggerin ardından kimse olaya inanmaz ve hiç tanımadıkları "rahmetli" kişi için olmadık sözler söylerler. İyisi mi bu yanlış davranış biçimi, bu virüs yaygınlaşmadan insanlar bu yolda devam etmekten kaçınsınlar.

Bugüne kadar "yalancıktan" ölen tüm blogger'lere "niye ölmedin?" demek yerine "iyi ki yaşıyorsun" dedikten sonra, bu davranışın çok yanlış ve çirkin olduğunu belirtmeden geçemiyorum. Bu arkadaşlara "iyi yaptın abi" diyenler de kendi ruh sağlıklarını yeniden gözden geçirsinler derim naçizane...

Asosyal adamın gözüyle sosyal ağlar

4 yorum:
Sosyal ağ ortamları blog alemini öldürdü diyorlar. Cidden de bu görüş doğru gibi. Açıkça söylemek gerekirse eski dostumuz blogger'deki şaşalı günlerimizi mumla arıyoruz hepimiz.

Herkes ağzındaki baklayı ıslatmadan söylediğinden ya da yumurta kıçımızda pek durmadığından olsa gerek. Artık blog okuyamaz, yazamaz olduk. Çok meşgulüz ya o sebepten böyle olmalı.

 Torba olmadığı için büzülemeyen ağızlarımız değer ifade edecek blog yazıları yerine, uçup gidecek gürültülere, saman alevlerine dönüştü bir bakıma. Buyrun bakın nerelerde laf ve ömür tüketiyoruz.

Friendfeed: Kavga edip tartışacaksan, birbirine laf sokacaksan güzel ortam. Ciddi zaman kaybına ve bağımlılığa yol açıyor. Sinirlenip hesap kapatmak cabası. Genelde fake hesap kaynıyor. Gruplaşmalar, ordan oraya sataşmalar, anlık tavan yapan tepkilerle diğer sosyal medya araçlarına göre daha "online" daha "aktif" ama bir o kadar da mahalleli algısı yaratıyor. Üstelik facebook FF'i satın aldığında kullanıcıları facebook'tan kazmalar burayı işgal edecek demesine rağmen. 

Facebook: Bir çok insanın genelde kendi adı sanıyla, nadiren de fake hesaplarla yer aldığı bir ortam. Ailenizin Facebook'u gibi birşey. Paylaşımlar daha samimi. Ancak insanın kendi eliyle kendini fişlemesine yol açan sıkıntılı bir durumu var. Yine de hem dünyada hem de ülkemizde en aktif kullanılan sosyal medya aracı.

 Neredeyse Facebook hesabı olmayana kız verilmeyecek kadar standart hale geldi ülkemizde. Öte yandan iş dünyasının da Facebook'a yönelmesi, Facebook sayfamızı beğen uygulamaları ve Viral reklamlar haline gelen küçük çaplı kullanıcı rüşvetleri Facebook'daki üyeler arası iletişimin tadını daha da kaçıracağa benziyor. 

Twitter: Bir ara ciddi ciddi öğrenme zorluğu yaşadığım, içine girmeyince mantığını dışardan bakarak bir türlü çözemediğim cıvıltı şeysi. Hesap açmama rağmen yine de kendisinden pek hoşlanmıyorum. Şahsen ancak ünlüleri ya da bazı tv programlarını izlemek için kullanılabilecek bir program gözüyle görüyorum. Etkileşim açısından bir yavanlığı var ama en çok televizyoncuların, siyasilerin dilinden düşmüyor. Kendi çalıp, kendi oynamak isteyenler ve kendini atasözü ve özdeyiş üstadı sananlar, ya da çarşıda duyduğunu pazarda pastelemek isteyenler için ideal.

Tumblr: Mantığı mikro blog olmasına karşın daha çok resimli roman tarzına dönmüş, fotoğraf altına yazılar kondurularak ilginç tarzlar oluşturulabilen bir ortam. Hesap açmamış olmama rağmen ilgi ile izlediğim bloglar var. Biraz Opera bloglarını da anımsatıyor. Kısa blog yazılarınızı, resimlerinizi, beğendiğiniz link, müzik ve videoları paylaşabiliyorsunuz. Hoşuma giden bir özelliği alıntı ve kaynak göstermeyi kolaylaştıran aynı zamanda gelenekleştiren bir yapısı var. Soru sorma özelliği ile Foursquare 'ı da aratmıyor.

Google+: Mailden ve arama motorundaki başarısından sonra Google sosyal mecra'da ne yapsa tutturamıyor. Google+ Facebook'a benzese de akibeti Google'un diğer başarısız projeleri gibi olacak sanki diye bir önyargı oluştu bende. İlginç olmasına rağmen, sıcak (kullanıcı dostu) değil gibi. Yine de Google inadından vazgeçmeyeceği için birgün çok başarılı bir google projesini sosyal alanda da görürsek şaşırmayalım. (bkz: Orkun Brezilya'da)

Msn Spaces: Birileri kullanıyor ama ben pek ilgilenmedim açıkçası. Görünüşü falan fena değil aslında. Ancak nedense Facebook'la kıyaslanmayacak kadar az aktif kullanıcısı olduğunu düşünüyorum. Aslında gerek Google gerek Microsoft'un o kadar yaygın online iletişim araçları ve mail hesabı olan kullanıcıları varken sosyal medyada çuvallamış olmaları ayrı bir araştırma konusu olabilir düşüncesindeyim.

Benim bildiğim uygulamalar genelde bunlar. İrili ufaklı bir çok proje daha var ama pek tutmadılar sanırım. Yahoo'nun Meme'si gibi. Demek ki gerçek hayatta neyse, sanal dünyada da aynı. Herkes herşeyi başaracak diye birşey yok.

Peki siz de benimle aynı fikir de misiniz? Hangi sosyal medya araçlarını kullanıyorsunuz? Hangilerini beğeniyor, hangilerini beğenmiyorsunuz?

Sosyal ağ ortamları blog alemini öldürdü diyorlar. Cidden de bu görüş doğru gibi. Açıkça söylemek gerekirse eski dostumuz blogger'deki şaşalı günlerimizi mumla arıyoruz hepimiz.

Herkes ağzındaki baklayı ıslatmadan söylediğinden ya da yumurta kıçımızda pek durmadığından olsa gerek. Artık blog okuyamaz, yazamaz olduk. Çok meşgulüz ya o sebepten böyle olmalı.

 Torba olmadığı için büzülemeyen ağızlarımız değer ifade edecek blog yazıları yerine, uçup gidecek gürültülere, saman alevlerine dönüştü bir bakıma. Buyrun bakın nerelerde laf ve ömür tüketiyoruz.

Friendfeed: Kavga edip tartışacaksan, birbirine laf sokacaksan güzel ortam. Ciddi zaman kaybına ve bağımlılığa yol açıyor. Sinirlenip hesap kapatmak cabası. Genelde fake hesap kaynıyor. Gruplaşmalar, ordan oraya sataşmalar, anlık tavan yapan tepkilerle diğer sosyal medya araçlarına göre daha "online" daha "aktif" ama bir o kadar da mahalleli algısı yaratıyor. Üstelik facebook FF'i satın aldığında kullanıcıları facebook'tan kazmalar burayı işgal edecek demesine rağmen. 

Facebook: Bir çok insanın genelde kendi adı sanıyla, nadiren de fake hesaplarla yer aldığı bir ortam. Ailenizin Facebook'u gibi birşey. Paylaşımlar daha samimi. Ancak insanın kendi eliyle kendini fişlemesine yol açan sıkıntılı bir durumu var. Yine de hem dünyada hem de ülkemizde en aktif kullanılan sosyal medya aracı.

 Neredeyse Facebook hesabı olmayana kız verilmeyecek kadar standart hale geldi ülkemizde. Öte yandan iş dünyasının da Facebook'a yönelmesi, Facebook sayfamızı beğen uygulamaları ve Viral reklamlar haline gelen küçük çaplı kullanıcı rüşvetleri Facebook'daki üyeler arası iletişimin tadını daha da kaçıracağa benziyor. 

Twitter: Bir ara ciddi ciddi öğrenme zorluğu yaşadığım, içine girmeyince mantığını dışardan bakarak bir türlü çözemediğim cıvıltı şeysi. Hesap açmama rağmen yine de kendisinden pek hoşlanmıyorum. Şahsen ancak ünlüleri ya da bazı tv programlarını izlemek için kullanılabilecek bir program gözüyle görüyorum. Etkileşim açısından bir yavanlığı var ama en çok televizyoncuların, siyasilerin dilinden düşmüyor. Kendi çalıp, kendi oynamak isteyenler ve kendini atasözü ve özdeyiş üstadı sananlar, ya da çarşıda duyduğunu pazarda pastelemek isteyenler için ideal.

Tumblr: Mantığı mikro blog olmasına karşın daha çok resimli roman tarzına dönmüş, fotoğraf altına yazılar kondurularak ilginç tarzlar oluşturulabilen bir ortam. Hesap açmamış olmama rağmen ilgi ile izlediğim bloglar var. Biraz Opera bloglarını da anımsatıyor. Kısa blog yazılarınızı, resimlerinizi, beğendiğiniz link, müzik ve videoları paylaşabiliyorsunuz. Hoşuma giden bir özelliği alıntı ve kaynak göstermeyi kolaylaştıran aynı zamanda gelenekleştiren bir yapısı var. Soru sorma özelliği ile Foursquare 'ı da aratmıyor.

Google+: Mailden ve arama motorundaki başarısından sonra Google sosyal mecra'da ne yapsa tutturamıyor. Google+ Facebook'a benzese de akibeti Google'un diğer başarısız projeleri gibi olacak sanki diye bir önyargı oluştu bende. İlginç olmasına rağmen, sıcak (kullanıcı dostu) değil gibi. Yine de Google inadından vazgeçmeyeceği için birgün çok başarılı bir google projesini sosyal alanda da görürsek şaşırmayalım. (bkz: Orkun Brezilya'da)

Msn Spaces: Birileri kullanıyor ama ben pek ilgilenmedim açıkçası. Görünüşü falan fena değil aslında. Ancak nedense Facebook'la kıyaslanmayacak kadar az aktif kullanıcısı olduğunu düşünüyorum. Aslında gerek Google gerek Microsoft'un o kadar yaygın online iletişim araçları ve mail hesabı olan kullanıcıları varken sosyal medyada çuvallamış olmaları ayrı bir araştırma konusu olabilir düşüncesindeyim.

Benim bildiğim uygulamalar genelde bunlar. İrili ufaklı bir çok proje daha var ama pek tutmadılar sanırım. Yahoo'nun Meme'si gibi. Demek ki gerçek hayatta neyse, sanal dünyada da aynı. Herkes herşeyi başaracak diye birşey yok.

Peki siz de benimle aynı fikir de misiniz? Hangi sosyal medya araçlarını kullanıyorsunuz? Hangilerini beğeniyor, hangilerini beğenmiyorsunuz?

Çok okunan yazılar