Birkaç Blog Hikayesi

Buralar eskiden hep dutluktu. Sonra taze çiçeğe konan kelebekler gibi, gelenler bir üşüştüler ki; sorma gitsin.
Tabi her güzel şeyin sonu geldiği gibi, gidenler gitti, kalan sağlarla artık burada başbaşayız. Neler yazmışız, çizmişiz haydi birlikte okuyalım. Bakalım neler varmış...

tio yazar

Bugünkü şansınız :

daha dün annemizin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
daha dün annemizin etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Bak bu bir öyküdür, Öykü!

Hiç yorum yok:


Hiç unutmadıkları da var ama hiç hatırlamadıkları da büyük ihtimal. Babasına dair tek anımsadığı ölüm döşeğinde kendisine miras bırakılan bir karakaçan. İçinde yetimlerin hep hayata karşı duyduğu bir güvensizlik ve öfke. Yaşı kaç olursa olsun hiç büyümeyecek bir çocuk o.

Uzun, ağarmış saçları, taradığında hala genç bir kız kadar güzel. İçindeki çocuksu heyecan hala dipdiri. Bahçede ip atlamaktan korkmayacak, minik civcivlerle arkadaş olabilecek kadar kendi mutluluğunu üretebilecek ve öfkelendiğinde düşmanını sözleri ile kavurup yok edebilecek kadar kaynar kazan içi.

Umutları, heyecanları ve hezeyanları olan her insan gibi, bir hayat işte. Dizilere, filmlere konu olmamış olsa bile, kendi içinde bir öykü işte. Yaşanmış, yaşanmaya devam eden ve etmesi için dua edilen. Kendi dışında hayatları da etkilenmiş, kendi dışındaki hayatlardan da etkilenmiş bir öykü.

Her insan gibi.
Hayatı roman olamayan bir insan öyküsü.
Kimbilir belki bir gün o romanı ben yazarım.


Hiç unutmadıkları da var ama hiç hatırlamadıkları da büyük ihtimal. Babasına dair tek anımsadığı ölüm döşeğinde kendisine miras bırakılan bir karakaçan. İçinde yetimlerin hep hayata karşı duyduğu bir güvensizlik ve öfke. Yaşı kaç olursa olsun hiç büyümeyecek bir çocuk o.

Uzun, ağarmış saçları, taradığında hala genç bir kız kadar güzel. İçindeki çocuksu heyecan hala dipdiri. Bahçede ip atlamaktan korkmayacak, minik civcivlerle arkadaş olabilecek kadar kendi mutluluğunu üretebilecek ve öfkelendiğinde düşmanını sözleri ile kavurup yok edebilecek kadar kaynar kazan içi.

Umutları, heyecanları ve hezeyanları olan her insan gibi, bir hayat işte. Dizilere, filmlere konu olmamış olsa bile, kendi içinde bir öykü işte. Yaşanmış, yaşanmaya devam eden ve etmesi için dua edilen. Kendi dışında hayatları da etkilenmiş, kendi dışındaki hayatlardan da etkilenmiş bir öykü.

Her insan gibi.
Hayatı roman olamayan bir insan öyküsü.
Kimbilir belki bir gün o romanı ben yazarım.

kadına yönelik şiddet üzerine

Hiç yorum yok:

 kadın olmak özellikle türkiyede çok zor

@:
 düzelir inşallah

- hiç sanmam

@:
 annemin annesi şiddet görmüş bir kadın..
 babamın annesi de...
 babam da çok severdi hepimizi...
ama en azından sözlü şiddetinden korkulurdu
 ben de zaman zaman tersimdir ama annem eşine sert davranan erkeği hiç sevmez..
bizi de öyle yetiştirdi. belki annelerden düzelecek bu iş

-  son yıllarda ne kadar arttı ama şiddet olayları farkında mısın
 azalacağı yerde hem de

@:
 o da ilginç işte
 2 sebep var bence:
 birincisi artmadı... daha gözükür oldu. kadınlar hep çekiyordu o çileyi
 ikincisi: kadınlar direnmeye başladı ve erkekler şiddetin son aşamasına geçti
 öldürmek

- cinayete dönmeye başladı yani işin sonu

@:
 evet. eskiden kadın katlanıyordu hayatın çilesine
 sanırım kader deyip çekiyordu herşeyi sinesi
 şimdi bilinç düzeyi artıp, geliştikçe isyan ediyor ve erkek de kadını sindirmek için son aşamaya başvuruyor
 -katillik

 kadın olmak özellikle türkiyede çok zor

@:
 düzelir inşallah

- hiç sanmam

@:
 annemin annesi şiddet görmüş bir kadın..
 babamın annesi de...
 babam da çok severdi hepimizi...
ama en azından sözlü şiddetinden korkulurdu
 ben de zaman zaman tersimdir ama annem eşine sert davranan erkeği hiç sevmez..
bizi de öyle yetiştirdi. belki annelerden düzelecek bu iş

-  son yıllarda ne kadar arttı ama şiddet olayları farkında mısın
 azalacağı yerde hem de

@:
 o da ilginç işte
 2 sebep var bence:
 birincisi artmadı... daha gözükür oldu. kadınlar hep çekiyordu o çileyi
 ikincisi: kadınlar direnmeye başladı ve erkekler şiddetin son aşamasına geçti
 öldürmek

- cinayete dönmeye başladı yani işin sonu

@:
 evet. eskiden kadın katlanıyordu hayatın çilesine
 sanırım kader deyip çekiyordu herşeyi sinesi
 şimdi bilinç düzeyi artıp, geliştikçe isyan ediyor ve erkek de kadını sindirmek için son aşamaya başvuruyor
 -katillik

Hayatı roman olamamış kadınlar -Aliye

Hiç yorum yok:
Herkes kendi yaşadığı acıyı bilir. Kaderdir, yazgıdır ama bana kalsa şiddet suçlarına en ağır cezalar verilmeli ve can alanın canı alınmalı derim. Münevver KARABULUT olayını hatırlarsınız. Bir genç kız çığlık ata, ata öldürüldü ve cesedinin kolu bacağı kesilerek, çöpe atıldı.

Buna benzer başka olaylar ve başka acılar da var. Sevdiği, seviştiği kızın cesedini havalandırma boşluğundan atandan, töre diye kızını, torununu tavuk kümesinin altına gömen insanlara kadar ne olaylar yaşandı bu ülkede. Mağduru hep kadınlar olan, baskı şiddet gören, ölen, öldürülen hayat hikayeleri yaktı yüreklerimizi...

Ne yazık ki yaşananlara ne geçmişte bir çözüm bulunabildi, ne de günümüzde alınan önlemler yeterli olabiliyor. Neredeyse her kadının bir taciz hikayesi, daha şanssızların bir tecavüz kabusu var anılarında. En azından mağduruna kötü gözle bakılmış, laf atılmış, aile içi şiddet ve ensest hikayeleri ise devlet sırrı gibi bir çok kadının içindeki dehlizlerde gizli duruyor.

Hani sosyal medyada bir çok kadın, sevgiden aşktan, ihanetten dem vuruyor ya. Ya da sevgilisinin ruhsuzluğundan, kabalığından, öküzlüğünden, aslında onları seven ve bunu bir şekilde belli eden bir erkek varsa hayatlarında adı eş, sevgili, partner ne olursa olsun yatıp kalkıp şükretseler yeridir. Çünkü ülkemizde bir çok kadın baskı görüyor, şiddet görüyor en hafifinden taciz ediliyor.

Aliye; Bir doğu anadolu öyküsünün kahramanı ya da bir çocuk gelin değil. Gerçi o da 18'ine basmamıştı ama yine de kuma falan da gitmemiş, telli duvaklı gelin edilmişti. Sadece yaşadığı coğrafyada kadının adı yoktu. Nitekim ilk evliliğinde kayınpederinin tacizlerine dayanamayıp, boşanma yolunu seçmişti. Abdest alırken ibrikle ılık su döktüğü kayınpederi, yine elini tutmaya kalktığında kafasına su dolu leğeni geçirivermiş ve evi terketmişti.

Ancak çilesi bununla bitmemiş ve dul yaşamaktansa eşi ölen yaşlı bir adama eş diye uygun görülmüştü. Ailesi; gitsin, en azından karnı doysun, hayatı kurtulsun diye gelin etmişlerdi. Belki dul bir kadının dramı ya da geçim sıkıntısından olsa gerek biraz, baba ocağında kalması uygun görülmemişti.

Gittiği evde en küçüğü kendiyle yaşıt 3 erkek 1 kız evlat vardı. Kocasının ölen eski eşinden olma. Kocası yaşlı bir adam. Üvey oğulları tarafından gelin geldiğinin haftasına "Annemizin mallarına ortak geldin" diye sopalarla öldüresiye dövülmüştü Aliye. Ama kalkıp baba ocağına dönememişti korkudan.

Hastaneye bile götürülmemişti. Yaşlı koca, bir koyun kesmiş, derisinin içine sarmıştı Aliye'yi. Deri, berelerini, çürüklerini almış ancak gerek ağır taşımaktan gerek o sopadan sonra bedeninde sürekli akan ve kokan bir fıtık oluşmuş. Ölene kadar onunla yaşamak zorunda kalmıştı.

Baba, sopa olayından sonra evlatlarını uyarmıştı sözde, ama hiç sevilmemişti Ali'ye, hiç aileye kabul edilmemişti. Sürekli horlanmış, buna rağmen yaşlı adama 1 kız 1 erkek çocuk da o vermişti. Gerçi vermemek elinde olsaydı belki de vermezdi. Orasını bilmiyoruz.

Aliye nerde doğdu nerde yaşadı, çocukluğu nasıl geçti. Ya da hiç çocuk oldu mu, sevdi mi, sevildi mi ömründe, orası bilinmiyor. Ancak ikinci eşi öldükten hemen sonra iki küçük çocuğu ile birlikte, her türlü miras haklarından mahrum, yaşadığı evden kovulduğunu ve çok daha zor ve sıkıntılı bir hayat yaşadığını duymuştum.

Sonrasında büyüyüp yetiştirdiği öz evladından da, nankörlük görüp, bir de  üstüne sopa yedikten sonra, erkekler hakkında bir sohbet açıldığında mahallede herkesin kahkahalarla gülerek dinlediği o meşhur cümlesi ile anımsadık onu.
- "Erkek mi, en iyisinin han duvarı göçsün başına!"
Herkes kendi yaşadığı acıyı bilir. Kaderdir, yazgıdır ama bana kalsa şiddet suçlarına en ağır cezalar verilmeli ve can alanın canı alınmalı derim. Münevver KARABULUT olayını hatırlarsınız. Bir genç kız çığlık ata, ata öldürüldü ve cesedinin kolu bacağı kesilerek, çöpe atıldı.

Buna benzer başka olaylar ve başka acılar da var. Sevdiği, seviştiği kızın cesedini havalandırma boşluğundan atandan, töre diye kızını, torununu tavuk kümesinin altına gömen insanlara kadar ne olaylar yaşandı bu ülkede. Mağduru hep kadınlar olan, baskı şiddet gören, ölen, öldürülen hayat hikayeleri yaktı yüreklerimizi...

Ne yazık ki yaşananlara ne geçmişte bir çözüm bulunabildi, ne de günümüzde alınan önlemler yeterli olabiliyor. Neredeyse her kadının bir taciz hikayesi, daha şanssızların bir tecavüz kabusu var anılarında. En azından mağduruna kötü gözle bakılmış, laf atılmış, aile içi şiddet ve ensest hikayeleri ise devlet sırrı gibi bir çok kadının içindeki dehlizlerde gizli duruyor.

Hani sosyal medyada bir çok kadın, sevgiden aşktan, ihanetten dem vuruyor ya. Ya da sevgilisinin ruhsuzluğundan, kabalığından, öküzlüğünden, aslında onları seven ve bunu bir şekilde belli eden bir erkek varsa hayatlarında adı eş, sevgili, partner ne olursa olsun yatıp kalkıp şükretseler yeridir. Çünkü ülkemizde bir çok kadın baskı görüyor, şiddet görüyor en hafifinden taciz ediliyor.

Aliye; Bir doğu anadolu öyküsünün kahramanı ya da bir çocuk gelin değil. Gerçi o da 18'ine basmamıştı ama yine de kuma falan da gitmemiş, telli duvaklı gelin edilmişti. Sadece yaşadığı coğrafyada kadının adı yoktu. Nitekim ilk evliliğinde kayınpederinin tacizlerine dayanamayıp, boşanma yolunu seçmişti. Abdest alırken ibrikle ılık su döktüğü kayınpederi, yine elini tutmaya kalktığında kafasına su dolu leğeni geçirivermiş ve evi terketmişti.

Ancak çilesi bununla bitmemiş ve dul yaşamaktansa eşi ölen yaşlı bir adama eş diye uygun görülmüştü. Ailesi; gitsin, en azından karnı doysun, hayatı kurtulsun diye gelin etmişlerdi. Belki dul bir kadının dramı ya da geçim sıkıntısından olsa gerek biraz, baba ocağında kalması uygun görülmemişti.

Gittiği evde en küçüğü kendiyle yaşıt 3 erkek 1 kız evlat vardı. Kocasının ölen eski eşinden olma. Kocası yaşlı bir adam. Üvey oğulları tarafından gelin geldiğinin haftasına "Annemizin mallarına ortak geldin" diye sopalarla öldüresiye dövülmüştü Aliye. Ama kalkıp baba ocağına dönememişti korkudan.

Hastaneye bile götürülmemişti. Yaşlı koca, bir koyun kesmiş, derisinin içine sarmıştı Aliye'yi. Deri, berelerini, çürüklerini almış ancak gerek ağır taşımaktan gerek o sopadan sonra bedeninde sürekli akan ve kokan bir fıtık oluşmuş. Ölene kadar onunla yaşamak zorunda kalmıştı.

Baba, sopa olayından sonra evlatlarını uyarmıştı sözde, ama hiç sevilmemişti Ali'ye, hiç aileye kabul edilmemişti. Sürekli horlanmış, buna rağmen yaşlı adama 1 kız 1 erkek çocuk da o vermişti. Gerçi vermemek elinde olsaydı belki de vermezdi. Orasını bilmiyoruz.

Aliye nerde doğdu nerde yaşadı, çocukluğu nasıl geçti. Ya da hiç çocuk oldu mu, sevdi mi, sevildi mi ömründe, orası bilinmiyor. Ancak ikinci eşi öldükten hemen sonra iki küçük çocuğu ile birlikte, her türlü miras haklarından mahrum, yaşadığı evden kovulduğunu ve çok daha zor ve sıkıntılı bir hayat yaşadığını duymuştum.

Sonrasında büyüyüp yetiştirdiği öz evladından da, nankörlük görüp, bir de  üstüne sopa yedikten sonra, erkekler hakkında bir sohbet açıldığında mahallede herkesin kahkahalarla gülerek dinlediği o meşhur cümlesi ile anımsadık onu.
- "Erkek mi, en iyisinin han duvarı göçsün başına!"

doyum günümüz kutlu olsun sevgilim

Hiç yorum yok:

Bundan aylar önce sevgilimle bir karar aldık. geçmiş zaman dilimlerinde neden karşılaşmadığımıza hayıflandığımız bir andı. bu günlerimizi kaçırmadan ayın herhangi bir gününü doyum günü olarak kutlamaya karar vermiştik.

bu öyle sandığınızca muzur bir gün değil. çocukluğumuzda yaşayamadığımız, ergenliğimizde tanışamadığımız ve birbirimizi görmeden geçen zaman dilimlerinde paylaşamadığımız d/günlerimiz için küçük bir telafi çabası...

sandığınızın aksine biz o gün hiç sevişmiyoruz, romantizm yüklü bir gün oluyor paylaştığımız. elele tutuşup parklarda geziyoruz. sokaklarda yaşımıza bakmadan laylaylom diye sekerek yürüyoruz. yağmur altında öpüşüyoruz bazen. bazen kaçamak bakışlar üzerimizdeyken bir bankta...

keşkelerimizi gömüyoruz o gün yeraltına. Olmaz, ama, fakatl'ardan oluşan büyüklerin dünyasından kaçıp, çocukluğumuza sığınıyoruz...

-"keşke seni yıllar önce tanımış olsaydım." ukdesi mi var içimizde "peki o zaman" diyoruz.. takvimlerden yıl seçiyoruz aylardan ne olsun diyoruz kendimize. O yıl neler yaşanmış hayatımızda, ne modaymış? Sonra günlerden bir gün, o anı zaman tünelinden bizim için çıkarıp yaşıyoruz...

bu pazar, babannesinin gelinliğinden minimsi bir elbise dikmiş sevdiğim...
bununla dolaşalım mı sokaklarda bu doyum günümüzde? dedi... öyle yaptık. meraklı bakışlardan çekinmeden ama benden daha çapkın olan rüzgarın azizliğinden çekinerek... gelinliğe benzer elbisesiyle bir kız ve şortuyla yağmurlu havada kıza sarılmış bir komik adam gördüyseniz sokaklarda, işte onlar bizdik...

kâh gülüp, kâh hüzünlerek yaşayamadığımız daha doğrusu birbirimizi görmeden yaşadığımız 90lı yılları yad ettik birlikte... açık havada koruda sarmaş dolaş kahvaltı ettik. Sonra küçük bir cep sinemasına gittik, pek de kalabalık olmayan sinemada çocuklarla birlikte buz devri'ni izledik... benim her sahneden hüzün çıkarabilen sevgilim çizgi filmde bile ağlamayı başardı yine:)

Bu kez teselli etmek için sinemada öptüm göz kapaklarından ve kimseler görmeden dudaklarından... Akşamüstü biraz komik şeyler aldık birbirimize, gelecek doyum günümüzü kurguladık. Akıl çantamızda unuttuklarımızı bohçamıza paketledik gelecek günlerimiz için...

Sonra onu Avrupa yakasına uğurladım. ben denizin bu yakasında Anadolu'nun bir garip delikanlısı kalarak. Gerçekten bir köprü nasıl kavuşturuyorsa bir deniz de o kadar ayırıyordu ikimizi...

Uzak...
Sevince mesafeler ne kadar çok uzak geliyor insana... dakikalar saat oluyor, günler geçmek bilmiyor... Zihin çantamızda birikenlerden derlediğimiz bir gün daha kayboldu, bir doyum günümüzde daha birbirimize doyamadan gün eridi gitti avuçlarımızda.
güzeldi, güzeldik ikimiz... biz!..


Bundan aylar önce sevgilimle bir karar aldık. geçmiş zaman dilimlerinde neden karşılaşmadığımıza hayıflandığımız bir andı. bu günlerimizi kaçırmadan ayın herhangi bir gününü doyum günü olarak kutlamaya karar vermiştik.

bu öyle sandığınızca muzur bir gün değil. çocukluğumuzda yaşayamadığımız, ergenliğimizde tanışamadığımız ve birbirimizi görmeden geçen zaman dilimlerinde paylaşamadığımız d/günlerimiz için küçük bir telafi çabası...

sandığınızın aksine biz o gün hiç sevişmiyoruz, romantizm yüklü bir gün oluyor paylaştığımız. elele tutuşup parklarda geziyoruz. sokaklarda yaşımıza bakmadan laylaylom diye sekerek yürüyoruz. yağmur altında öpüşüyoruz bazen. bazen kaçamak bakışlar üzerimizdeyken bir bankta...

keşkelerimizi gömüyoruz o gün yeraltına. Olmaz, ama, fakatl'ardan oluşan büyüklerin dünyasından kaçıp, çocukluğumuza sığınıyoruz...

-"keşke seni yıllar önce tanımış olsaydım." ukdesi mi var içimizde "peki o zaman" diyoruz.. takvimlerden yıl seçiyoruz aylardan ne olsun diyoruz kendimize. O yıl neler yaşanmış hayatımızda, ne modaymış? Sonra günlerden bir gün, o anı zaman tünelinden bizim için çıkarıp yaşıyoruz...

bu pazar, babannesinin gelinliğinden minimsi bir elbise dikmiş sevdiğim...
bununla dolaşalım mı sokaklarda bu doyum günümüzde? dedi... öyle yaptık. meraklı bakışlardan çekinmeden ama benden daha çapkın olan rüzgarın azizliğinden çekinerek... gelinliğe benzer elbisesiyle bir kız ve şortuyla yağmurlu havada kıza sarılmış bir komik adam gördüyseniz sokaklarda, işte onlar bizdik...

kâh gülüp, kâh hüzünlerek yaşayamadığımız daha doğrusu birbirimizi görmeden yaşadığımız 90lı yılları yad ettik birlikte... açık havada koruda sarmaş dolaş kahvaltı ettik. Sonra küçük bir cep sinemasına gittik, pek de kalabalık olmayan sinemada çocuklarla birlikte buz devri'ni izledik... benim her sahneden hüzün çıkarabilen sevgilim çizgi filmde bile ağlamayı başardı yine:)

Bu kez teselli etmek için sinemada öptüm göz kapaklarından ve kimseler görmeden dudaklarından... Akşamüstü biraz komik şeyler aldık birbirimize, gelecek doyum günümüzü kurguladık. Akıl çantamızda unuttuklarımızı bohçamıza paketledik gelecek günlerimiz için...

Sonra onu Avrupa yakasına uğurladım. ben denizin bu yakasında Anadolu'nun bir garip delikanlısı kalarak. Gerçekten bir köprü nasıl kavuşturuyorsa bir deniz de o kadar ayırıyordu ikimizi...

Uzak...
Sevince mesafeler ne kadar çok uzak geliyor insana... dakikalar saat oluyor, günler geçmek bilmiyor... Zihin çantamızda birikenlerden derlediğimiz bir gün daha kayboldu, bir doyum günümüzde daha birbirimize doyamadan gün eridi gitti avuçlarımızda.
güzeldi, güzeldik ikimiz... biz!..