Kediyi de AŞK'ı da fazla merak öldürür

Hiç yorum yok:


Faydasız bilgiden Allah’a sığınırım’.


Bu bir zehirlenme uyarısıdır ve birkaç yönü vardır bu uyarının.
Birincisi bilginin sizi aptallaştırması. Beyninize sürekli akarak lüzumsuzca işgal etmesi sizi yönetmeye kalkması. Bu gün yaşadığımız medyatik defenformasyonun beyinlerimizi çöplüğe çevirdiği bir gerçektir.


Bu yönünü hiç ele almayacağım bu yazıda. Biliyorum ki bazı insanlar babamın 25 yıl önce aldığı kırmızı muratın plakasını bilmekten zevk alıyor. Biliyorum ki bazıları il kodlarını ezberlemiş yeni illerle birlikte bilmekle övünüyor. Bazı politikacılarımız delegelerin hepsini isim isim bildiğinden iyi politikacıdır.


Yine biliyorum ki bir kısmımız paparazzilerden televolelerde kimin kimle nerde ne yaptığını bilmekten röntgenci bir zevk alıyoruz. O yüzden bu konu da anlatımım dışındadır.


İkinci yönü ise hazmedilmesinin zorluğu ve kişiyi kibre yöneltmesidir.
Yani zordur bilgiyi sindirebilmek. Kendini bilgi ile donanmış gören nice alim kibir ve bencillik çukurlarında yitip gitmiştir. Nice idareci ben bilirim söylemi yüzünden kendisini ve yönettiklerini ateşe atmış yangınlara sürüklemiştir peşi sıra.
Bu konuda da bir çok şey yazılıp çizildi ve bu gün söz konusu etmek istediğim bilgi bu da değil.


Benim dile getirmek istediğim; gereksiz bilginin sevgiye verebileceği zararla ilgili.
Bilgi sevgiyi öldürür mü? Güveni sarsabilir mi? İnsanı yalnızlığa, çaresizliğe, dayanılmaz acılara itebilir mi?


‘Yüksek Ökçeler’ adlı öyküde ev sahibi hanım yeniden giymek zorunda hissettiği yüksek ökçeli ayakkabıları ile mutlu kalabilmiştir sonunda.


İstemediklerimizi duymak, bilmek pahasına feda edebilir miyiz çevremizdeki güzellikleri? Bilmediklerimizle yaşamak bir Polyannacılık mıdır her zaman? Kendimize yalan söylemek midir öğrenme dürtümüzün kamçılamalarına direnmek?


Merak, bir çok teknolojik gelişme ve buluşun sebebi olduğu gibi, insanın başına beladır kimi zaman. Öğrenmek istediklerimiz durmamız gereken sınırlarda mıdır?


Bir merakla, sevdiklerimizin gizlerini öğrenmek hakkımız olup olmadığını düşünmeden özel eşyalarını kurcalayabilir miyiz? Kediyi öldüren meraktır diye boşuna mı demişler acaba? Acaba beni gerçekten seviyor mu diye sevdiğinize tuzak kurmaya iter mi merakınız sizi? Ya da peynirin cazibesine kapılmış bir fare gibi çekilir misiniz bilgiye?


Az dürüst davranıp gizlenmek yerine ‘bana dürüst ol asla yalan söyleme’ deyip ‘seni sevmem için güven önkoşul deyip’ sonra da size boyun eğen sevdiğinizin alnına silah dayar gibi zorlar mısınız mahremiyetini, sorularla. Onu ya kırk cevap, ya kırk satıra mahkum ederek; ya yalan söylemeye ya da sizi incitecek bir sona doğru ittiğinizi görmez misiniz?


Bilgi zehirdir bir yerden sonra. Çünkü mutlak manada bilgiye ulaşmak sizi istemediğiniz, ilerde de hiç hoşlanmayacağınız bir sırdaşlığa götürür.


Bir yük yüklenirsiniz ki Tanrı korusun.
Yüklendiğiniz bilgilerin yükünü kaldıramazsınız. ‘Acaba nerede ne yapıyor şimdi’? sorusunun yerini ‘yine içiyor’ , ‘yine oyunda’, ‘yine kumarda’, ‘yine şöyle yapmıştır’, ‘böyle yapmıştır’ gibi ilerde bir çoğunun doğru olmadığını görüp üzüleceğiniz sanrılara mahkum edersiniz kendinizi.
Oysa hatalar sevilerek, isteyerek yapılsa bile sürekli yinelenemez. İşin kötüsü, sizin kötü göreceğiniz bir şey sizi bilgilendirence bir kıvanç vesilesi bile olabilir. Bu ise sizi iki kere yaralar.
Öte yandan öğrendiğiniz bilgi bir sır, bir giz, bir suç ise tutması sizi sıkıntılara sokarken, -iyi niyetli biri iseniz- derin bir hüznü de yaşarsınız. Bazen bu bilgi öyle tehlikeli bir hal alır ki yaşamınızda; dönüş şansı bırakmaz, sizi alır götürür, sürükler bir yerlere.


Sevdiğinizle nefsiniz, gururunuz, kişiliğiniz, inançlarınız arasında bir tercihe zorlar sizi. Sonunda ya yardan ya serden geçmek durumunda kalırsınız. Ya da belki o sizden geçmek zorunda kalır.


Hele bir de bu bilgi yanlış bilgilenimse, yanlış bir algıya ve tepkiye sebep olduysa, sizi yakalayan pişmanlığın acısı tarif edilemez. Özür dilemeyi becerebilseniz bile ne kendi yüreğinizdeki pişmanlığı ne de karşıdaki kırıklığı gideremezsiniz.


İşin başka bir boyutu ise, sizi bilgilendiren kişiler, bu paylaşıma güvenip yaptıkları hataları bir hak gibi görebilirler. Artık sizin incindiginizi, kırıldığınızı düşünmez, düşünemez. Size bilgi vermiştir ya içleri rahattır. Aynı konuda dün ürkerken, bugün bilerek isteyerek bilgi aktarırlar size. İncinebileceğinizi düşünmeden sorduğunuza bin pişman olduğunuzun bilincine varmadan işi pişkinliğe vururlar.
Yüksek ökçeleri anımsamadınız mı? Ya Midas'ın kulaklarını?:


Yüksek Ökçeler’ adlı öyküde bir ihtiyar kadın hizmetçilerinden, uşaklarından çok memnundur. Ancak bunun böyle olmadığını merdivenleri inerken gürültü yapan yüksek ökçeli terliklerini giymediği bir gün öğrenir. Uşaklar, hizmetçiler hem ihmalci hem de dedikoducudurlar. Yıkılır ama toparlanır. Ertesi gün bir karar vermek zorundadır. Kimselere bir şey demeden yüksek ökçelerini giyer yine ve bir daha da çıkarmaz.

‘Midas'ın Kulakları’ ise, hilkat garibesi kral Midas'ı tıraşa giden bir berberin, onun tıpkı bir eşeğe benzeyen kulaklarını görüp susmak zorunda kalmasının dramatik komedisidir. Zavallı berber sonunda dayanamaz bir kuyuya bağırır.


-Midas'ın kulakları! Eşek gibi kulakları... diye.
Ama o kuyuda yetişen sazlıklardan yapılan her kaval öyle bir sesle çalmaya başlar ki; berberin sırrı kaval nağmelerinde yansır.
-Midas'ın kulakları, eşek kulakları...


Sır tutmak da ayrı bir lükstür. Kendine eziyettir. Sırrı öğrenmek ,olmadık yerde  gereksiz bir emaneti almaktır. Kendi kendine dert ve sorumluluk sahibi olmaktır. ‘Aman kimseye söyleme’ diye sizle sır paylaşan biri, belki de bunu en az üç kişiye söylemektedir.


Ben böyle kişilere zaman zaman ‘söyleme de içine dert kalsın’ derim. Çünkü anlatacak olan kişi zaten bu yükü taşıyamadığından sizinle paylaşacaktır. Sizi paylaşmaya değer buluyorsa ‘aman kimselere söyleme’ demesinin abes olduğunu bilmelidir.
Kanuniye meraklı bir veziri sorar:
-Sefer nereye hünkarım?
Cevap alamayıp çok ısrar edince der ki padişah :
-Ey vezirim sen sır tutabilir misin?
-Evet. der vezir güvenilmenin hazzı ile ve kulaklarını iyice açar. Kanuni ise gülümser :
-Ben de tutabilirim :)


Dün değil ama bu gün, ben artık öyle yapıyorum. Siz de dilerseniz deneyin. Sevdiklerinizi merak edip sorgulamayın, haddiniz olsun, olmasın herşeyi sorup soruşturup, araştırmayın.
Bilginin zehir olduğunun farkına varın ve bu bilinçle yüksek ökçelerinizi giyip; sevdiklerinizle, dostlarınızla, arkadaşlarınızla mutlu bir şekilde yaşayın...


Unutmayın kediyi de, aşkı da öldüren fazla meraktır...



Faydasız bilgiden Allah’a sığınırım’.


Bu bir zehirlenme uyarısıdır ve birkaç yönü vardır bu uyarının.
Birincisi bilginin sizi aptallaştırması. Beyninize sürekli akarak lüzumsuzca işgal etmesi sizi yönetmeye kalkması. Bu gün yaşadığımız medyatik defenformasyonun beyinlerimizi çöplüğe çevirdiği bir gerçektir.


Bu yönünü hiç ele almayacağım bu yazıda. Biliyorum ki bazı insanlar babamın 25 yıl önce aldığı kırmızı muratın plakasını bilmekten zevk alıyor. Biliyorum ki bazıları il kodlarını ezberlemiş yeni illerle birlikte bilmekle övünüyor. Bazı politikacılarımız delegelerin hepsini isim isim bildiğinden iyi politikacıdır.


Yine biliyorum ki bir kısmımız paparazzilerden televolelerde kimin kimle nerde ne yaptığını bilmekten röntgenci bir zevk alıyoruz. O yüzden bu konu da anlatımım dışındadır.


İkinci yönü ise hazmedilmesinin zorluğu ve kişiyi kibre yöneltmesidir.
Yani zordur bilgiyi sindirebilmek. Kendini bilgi ile donanmış gören nice alim kibir ve bencillik çukurlarında yitip gitmiştir. Nice idareci ben bilirim söylemi yüzünden kendisini ve yönettiklerini ateşe atmış yangınlara sürüklemiştir peşi sıra.
Bu konuda da bir çok şey yazılıp çizildi ve bu gün söz konusu etmek istediğim bilgi bu da değil.


Benim dile getirmek istediğim; gereksiz bilginin sevgiye verebileceği zararla ilgili.
Bilgi sevgiyi öldürür mü? Güveni sarsabilir mi? İnsanı yalnızlığa, çaresizliğe, dayanılmaz acılara itebilir mi?


‘Yüksek Ökçeler’ adlı öyküde ev sahibi hanım yeniden giymek zorunda hissettiği yüksek ökçeli ayakkabıları ile mutlu kalabilmiştir sonunda.


İstemediklerimizi duymak, bilmek pahasına feda edebilir miyiz çevremizdeki güzellikleri? Bilmediklerimizle yaşamak bir Polyannacılık mıdır her zaman? Kendimize yalan söylemek midir öğrenme dürtümüzün kamçılamalarına direnmek?


Merak, bir çok teknolojik gelişme ve buluşun sebebi olduğu gibi, insanın başına beladır kimi zaman. Öğrenmek istediklerimiz durmamız gereken sınırlarda mıdır?


Bir merakla, sevdiklerimizin gizlerini öğrenmek hakkımız olup olmadığını düşünmeden özel eşyalarını kurcalayabilir miyiz? Kediyi öldüren meraktır diye boşuna mı demişler acaba? Acaba beni gerçekten seviyor mu diye sevdiğinize tuzak kurmaya iter mi merakınız sizi? Ya da peynirin cazibesine kapılmış bir fare gibi çekilir misiniz bilgiye?


Az dürüst davranıp gizlenmek yerine ‘bana dürüst ol asla yalan söyleme’ deyip ‘seni sevmem için güven önkoşul deyip’ sonra da size boyun eğen sevdiğinizin alnına silah dayar gibi zorlar mısınız mahremiyetini, sorularla. Onu ya kırk cevap, ya kırk satıra mahkum ederek; ya yalan söylemeye ya da sizi incitecek bir sona doğru ittiğinizi görmez misiniz?


Bilgi zehirdir bir yerden sonra. Çünkü mutlak manada bilgiye ulaşmak sizi istemediğiniz, ilerde de hiç hoşlanmayacağınız bir sırdaşlığa götürür.


Bir yük yüklenirsiniz ki Tanrı korusun.
Yüklendiğiniz bilgilerin yükünü kaldıramazsınız. ‘Acaba nerede ne yapıyor şimdi’? sorusunun yerini ‘yine içiyor’ , ‘yine oyunda’, ‘yine kumarda’, ‘yine şöyle yapmıştır’, ‘böyle yapmıştır’ gibi ilerde bir çoğunun doğru olmadığını görüp üzüleceğiniz sanrılara mahkum edersiniz kendinizi.
Oysa hatalar sevilerek, isteyerek yapılsa bile sürekli yinelenemez. İşin kötüsü, sizin kötü göreceğiniz bir şey sizi bilgilendirence bir kıvanç vesilesi bile olabilir. Bu ise sizi iki kere yaralar.
Öte yandan öğrendiğiniz bilgi bir sır, bir giz, bir suç ise tutması sizi sıkıntılara sokarken, -iyi niyetli biri iseniz- derin bir hüznü de yaşarsınız. Bazen bu bilgi öyle tehlikeli bir hal alır ki yaşamınızda; dönüş şansı bırakmaz, sizi alır götürür, sürükler bir yerlere.


Sevdiğinizle nefsiniz, gururunuz, kişiliğiniz, inançlarınız arasında bir tercihe zorlar sizi. Sonunda ya yardan ya serden geçmek durumunda kalırsınız. Ya da belki o sizden geçmek zorunda kalır.


Hele bir de bu bilgi yanlış bilgilenimse, yanlış bir algıya ve tepkiye sebep olduysa, sizi yakalayan pişmanlığın acısı tarif edilemez. Özür dilemeyi becerebilseniz bile ne kendi yüreğinizdeki pişmanlığı ne de karşıdaki kırıklığı gideremezsiniz.


İşin başka bir boyutu ise, sizi bilgilendiren kişiler, bu paylaşıma güvenip yaptıkları hataları bir hak gibi görebilirler. Artık sizin incindiginizi, kırıldığınızı düşünmez, düşünemez. Size bilgi vermiştir ya içleri rahattır. Aynı konuda dün ürkerken, bugün bilerek isteyerek bilgi aktarırlar size. İncinebileceğinizi düşünmeden sorduğunuza bin pişman olduğunuzun bilincine varmadan işi pişkinliğe vururlar.
Yüksek ökçeleri anımsamadınız mı? Ya Midas'ın kulaklarını?:


Yüksek Ökçeler’ adlı öyküde bir ihtiyar kadın hizmetçilerinden, uşaklarından çok memnundur. Ancak bunun böyle olmadığını merdivenleri inerken gürültü yapan yüksek ökçeli terliklerini giymediği bir gün öğrenir. Uşaklar, hizmetçiler hem ihmalci hem de dedikoducudurlar. Yıkılır ama toparlanır. Ertesi gün bir karar vermek zorundadır. Kimselere bir şey demeden yüksek ökçelerini giyer yine ve bir daha da çıkarmaz.

‘Midas'ın Kulakları’ ise, hilkat garibesi kral Midas'ı tıraşa giden bir berberin, onun tıpkı bir eşeğe benzeyen kulaklarını görüp susmak zorunda kalmasının dramatik komedisidir. Zavallı berber sonunda dayanamaz bir kuyuya bağırır.


-Midas'ın kulakları! Eşek gibi kulakları... diye.
Ama o kuyuda yetişen sazlıklardan yapılan her kaval öyle bir sesle çalmaya başlar ki; berberin sırrı kaval nağmelerinde yansır.
-Midas'ın kulakları, eşek kulakları...


Sır tutmak da ayrı bir lükstür. Kendine eziyettir. Sırrı öğrenmek ,olmadık yerde  gereksiz bir emaneti almaktır. Kendi kendine dert ve sorumluluk sahibi olmaktır. ‘Aman kimseye söyleme’ diye sizle sır paylaşan biri, belki de bunu en az üç kişiye söylemektedir.


Ben böyle kişilere zaman zaman ‘söyleme de içine dert kalsın’ derim. Çünkü anlatacak olan kişi zaten bu yükü taşıyamadığından sizinle paylaşacaktır. Sizi paylaşmaya değer buluyorsa ‘aman kimselere söyleme’ demesinin abes olduğunu bilmelidir.
Kanuniye meraklı bir veziri sorar:
-Sefer nereye hünkarım?
Cevap alamayıp çok ısrar edince der ki padişah :
-Ey vezirim sen sır tutabilir misin?
-Evet. der vezir güvenilmenin hazzı ile ve kulaklarını iyice açar. Kanuni ise gülümser :
-Ben de tutabilirim :)


Dün değil ama bu gün, ben artık öyle yapıyorum. Siz de dilerseniz deneyin. Sevdiklerinizi merak edip sorgulamayın, haddiniz olsun, olmasın herşeyi sorup soruşturup, araştırmayın.
Bilginin zehir olduğunun farkına varın ve bu bilinçle yüksek ökçelerinizi giyip; sevdiklerinizle, dostlarınızla, arkadaşlarınızla mutlu bir şekilde yaşayın...


Unutmayın kediyi de, aşkı da öldüren fazla meraktır...

Kapı dibinde bakkal sendromu

4 yorum:



Olmaz ki beyler. Böyle de olmaz ki. İnsanın kapı dibine bakkal açılmaz ki. Süpermarketlere kanun çıkarıyorsunuz da bakkalları unutuyorsunuz. Bakkal insanın evine, işine ne kadar mesafede olmalı yok mu bunun bir kanunu, hesabı kitabı, ölçüsü tartısı.


Yahu, ne olacak mahallemizin bakkalı mümkünse apartmanın alt katında olsun diyorsunuz eminim hepiniz. Tabi tabi ben de öyle diyordum. Bakalım bu yazıyı okuduktan sonra da öyle diyebilecek misiniz?

Evimin alt katında dükkânım var. Yani bu dünyada bulunması zor nimetlerden birisine sahibim. Evden işe, işten eve asgarisi, azamisi, ortalaması: 5 dakika. Güzel yanı: işe gitmeden önce kahvaltınızı yapmak için sabah erken kalmak zorunda değilsiniz.

Dükkânı açmadan 15 dakika önce, kahvaltı sofrasına otursanız yeter. Merdiven basamaklarını saymazsak, oldukça az yürüyen biri oldum çıktım son günlerde. Gerçi, oğlum kaza geçirdikten sonra son yılların merdiven inip çıkma rekorlarımı kırıyorum ama yine de bakkala fena halde takmış durumdayım.

Sadece bakkal olsa yan tarafa taşınan, ses çıkarmayacağım. Onun yanına küçük bir lokanta açıldı. Yemekleri oldukça güzel, Izgara köftesi ise enfes oluyor. İki adım öteye pideci ve dönerci de gelip komşular arasına katıldılar. Son olarak tam karşıma kasap, yanı başına tekel bayii açıldı.

Allah'tan alkolle düşmanız birbirimize ama et ile öyle değil. Kankiyiz yani. Zaten vejetaryen olsam eve en uzak meslek grubu manavlar ve satın almak için en çok yol yürümem gereken bir tek işyeri; manav var sadece.

İçtiğimiz çayın kahvenin ise hesabı yok. Yolun karşısındaki üç kahveciden, ikisinden sürekli çay içiyoruz. Sürekli çay içersen, hele arada bir çay düzgün olmazsa bisküvi ile takviye yapmak zorundasın ki miden dayansın. Bu da istikamet en yakın bakkal demek. Bizim bakkal ise iki adım ötede.

Öğleye doğru haliyle acıkıyor insan. Köfteci dostumuz, mangala yağlı yağlı köfteleri yerleştirmiş. Duman kokusu oltaya balık çeker gibi adamı dükkâna çekiyor. Arada bir değişiklik yapıp sulu yemek veya döner olayına giriyoruz. Oh misler gibi. Afiyet olsun, yarasın.

Koca göbekli bir adam olmadım. Sevmem de zaten. Yine de üçgen olamamış vücudum dikdörtgen olmayı başardı; daire olmaya doğru yol almakta.
Gerçi kendimi 90-60-90 diye ideal bir ölçüm olduğuna inandırdım ama bu 90'lardan birisi kilo idi diğeri göbek çevresi de 60 neyin nesi bilemedim. Var bu hesapta bir tutarsızlık ama ben çözemedim.

Gün geçtikçe evdeki teraziye uyguladığım baskı artıyor. Rahmetli komşumun deyimiyle kemiksiz safi 50 kiloyu geçmiş olmalıyım. Gerçi o daha Rtük'lük ifadelerle anlatırdı olayı.
Akşam eve gidince iştahsız iştahsız görünmek hiç iyi olmuyor. Kesin bir yerlerde bir şeyler atıştırdığım meydana çıkıyor. Fırça yememek için evde de bir hayli iştahlı yemek yiyorum. Ne olacak bu midemin hali. Yok mu bir çaresi dostlar.

Gece, TV başında bir şeyler atıştırmak için bakkaldan cipsten, çerezden bir şeyler alınıp çıkılıyor eve. Hay Allah şu eksik desem 2 adım yanımda adam. Üstelik 08.00-24.00 arası full time açık. Olmaz ki böyle de olmaz ki. Gece yarısı da bakkal açılmaz ki.

Herkes süpermarketlerin şehre olan uzaklığını, yakınlığını dert etmiş durumda ama, ne işi var bakkalın kapı dibimde ona kafa yoran yok benden başka. Dönercinin, köftecinin kasabın komşum olmasını istememek gibi bir lüksüm olamaz mı benim?

Gidin kardeşim memlekette yer mi kalmadı. Bir şey lazım olursa ben gelir alırım. Dirsek teması mesafede olmanız şart mı? Ben şimdi bu kiloları nasıl vereyim. Zaten kazanılmış hak geri alınamaz gibi, kilo da verilemiyor işte.

Olmaz. Hükümet ya da belediye en kısa zamanda bu konuya da el atmalı. İvedilikle, bakkallar kapı dibinden uzaklaştırılmalı. Kovulmalı, gönderilmeli, kapatılmalı, sürüm sürüm süründürülmeliiiiii 


Meraklısına Not:
Resimdekilerden hiçbirisi ben değilim:p



Olmaz ki beyler. Böyle de olmaz ki. İnsanın kapı dibine bakkal açılmaz ki. Süpermarketlere kanun çıkarıyorsunuz da bakkalları unutuyorsunuz. Bakkal insanın evine, işine ne kadar mesafede olmalı yok mu bunun bir kanunu, hesabı kitabı, ölçüsü tartısı.


Yahu, ne olacak mahallemizin bakkalı mümkünse apartmanın alt katında olsun diyorsunuz eminim hepiniz. Tabi tabi ben de öyle diyordum. Bakalım bu yazıyı okuduktan sonra da öyle diyebilecek misiniz?

Evimin alt katında dükkânım var. Yani bu dünyada bulunması zor nimetlerden birisine sahibim. Evden işe, işten eve asgarisi, azamisi, ortalaması: 5 dakika. Güzel yanı: işe gitmeden önce kahvaltınızı yapmak için sabah erken kalmak zorunda değilsiniz.

Dükkânı açmadan 15 dakika önce, kahvaltı sofrasına otursanız yeter. Merdiven basamaklarını saymazsak, oldukça az yürüyen biri oldum çıktım son günlerde. Gerçi, oğlum kaza geçirdikten sonra son yılların merdiven inip çıkma rekorlarımı kırıyorum ama yine de bakkala fena halde takmış durumdayım.

Sadece bakkal olsa yan tarafa taşınan, ses çıkarmayacağım. Onun yanına küçük bir lokanta açıldı. Yemekleri oldukça güzel, Izgara köftesi ise enfes oluyor. İki adım öteye pideci ve dönerci de gelip komşular arasına katıldılar. Son olarak tam karşıma kasap, yanı başına tekel bayii açıldı.

Allah'tan alkolle düşmanız birbirimize ama et ile öyle değil. Kankiyiz yani. Zaten vejetaryen olsam eve en uzak meslek grubu manavlar ve satın almak için en çok yol yürümem gereken bir tek işyeri; manav var sadece.

İçtiğimiz çayın kahvenin ise hesabı yok. Yolun karşısındaki üç kahveciden, ikisinden sürekli çay içiyoruz. Sürekli çay içersen, hele arada bir çay düzgün olmazsa bisküvi ile takviye yapmak zorundasın ki miden dayansın. Bu da istikamet en yakın bakkal demek. Bizim bakkal ise iki adım ötede.

Öğleye doğru haliyle acıkıyor insan. Köfteci dostumuz, mangala yağlı yağlı köfteleri yerleştirmiş. Duman kokusu oltaya balık çeker gibi adamı dükkâna çekiyor. Arada bir değişiklik yapıp sulu yemek veya döner olayına giriyoruz. Oh misler gibi. Afiyet olsun, yarasın.

Koca göbekli bir adam olmadım. Sevmem de zaten. Yine de üçgen olamamış vücudum dikdörtgen olmayı başardı; daire olmaya doğru yol almakta.
Gerçi kendimi 90-60-90 diye ideal bir ölçüm olduğuna inandırdım ama bu 90'lardan birisi kilo idi diğeri göbek çevresi de 60 neyin nesi bilemedim. Var bu hesapta bir tutarsızlık ama ben çözemedim.

Gün geçtikçe evdeki teraziye uyguladığım baskı artıyor. Rahmetli komşumun deyimiyle kemiksiz safi 50 kiloyu geçmiş olmalıyım. Gerçi o daha Rtük'lük ifadelerle anlatırdı olayı.
Akşam eve gidince iştahsız iştahsız görünmek hiç iyi olmuyor. Kesin bir yerlerde bir şeyler atıştırdığım meydana çıkıyor. Fırça yememek için evde de bir hayli iştahlı yemek yiyorum. Ne olacak bu midemin hali. Yok mu bir çaresi dostlar.

Gece, TV başında bir şeyler atıştırmak için bakkaldan cipsten, çerezden bir şeyler alınıp çıkılıyor eve. Hay Allah şu eksik desem 2 adım yanımda adam. Üstelik 08.00-24.00 arası full time açık. Olmaz ki böyle de olmaz ki. Gece yarısı da bakkal açılmaz ki.

Herkes süpermarketlerin şehre olan uzaklığını, yakınlığını dert etmiş durumda ama, ne işi var bakkalın kapı dibimde ona kafa yoran yok benden başka. Dönercinin, köftecinin kasabın komşum olmasını istememek gibi bir lüksüm olamaz mı benim?

Gidin kardeşim memlekette yer mi kalmadı. Bir şey lazım olursa ben gelir alırım. Dirsek teması mesafede olmanız şart mı? Ben şimdi bu kiloları nasıl vereyim. Zaten kazanılmış hak geri alınamaz gibi, kilo da verilemiyor işte.

Olmaz. Hükümet ya da belediye en kısa zamanda bu konuya da el atmalı. İvedilikle, bakkallar kapı dibinden uzaklaştırılmalı. Kovulmalı, gönderilmeli, kapatılmalı, sürüm sürüm süründürülmeliiiiii 


Meraklısına Not:
Resimdekilerden hiçbirisi ben değilim:p

Yangında ilk kurtarılacaklardan mısınız?

Hiç yorum yok:
tio

İyi bakın ona, onu iyi dinleyin lütfen! Ona sahip çıkın; onu koruyun, sevin, kollayın!

Evet, evet, işte o. Hani siz; nazlı, küskün kendi hezeyanlarınızla dalgalanırken, sabırla bir köşede bıkmadan usanmadan duran adam var ya, o işte. Her zaman orada var olacak sandığınız...

Hani, her sabah alıştığınız şekilde kahvaltınızı hazır eden; ışık girsin diye perdelerinizi çekip, camlarınızı silen kadın. İşte o, evet, işte o. Hayat arkadaşınız ya da sabır taşınız var ya hani; başınızın, dişinizin, gönlünüzün ağrıdığı zamanlarda yoldaşınız olan. İşte o kadın.

"Of! Bugün yoruldum, üzüldüm, kırıldım, incindim" deyip; duygularına aldırmadan sizi dinlemesini, paydaşınız olmasını istediğiniz kişi. İnsafsızca şımardığınız, bu dünyadaki suskunluğunuzun öcünü bağıra çağıra ondan aldığınız; kanunlar, kurallar icat edip uymasını beklediğiniz, kalıplara şekillere döktüğünüz ve bunu "size duyduğu ama sizin farkında olmadığınız bir sevgi yüzünden" başardığınız adam.

Siz, 'Kendi putlarını kendi yapan, onlara yine kendi tapan' insanlar gibi kurallarınızı çiğnerken; sessiz çığlıklarla "Ama... Ama sen de şöyle yapmıyormuydun" demeye kalksa bile, size olan sevgisinden dolayı yine size boyun eğen kadın.

Hani sizi, siz diye sevmiş, sizsiniz diye size katlanan kadın. Aşını, işini, ihmal edip göz bebeklerinizde bir tebessüm için çabalayan; kendini iyiye, güzele, sevgiye adamış adam.

Dert küpünüz, sırdaşınız olmuş; sabırla bir gün de "iyiyim" demenizi bekleyen, "acaba senin de bir derdin var mı, yüzün niye mahzun bu gün" diye sorulmasını bekleyen, her defasında boynu bükük sizi uğurlayan ve her gece kahveden eve dönmenizi bekleyen kadın.

İçinizdeki büyümemiş hırçın çocukluğunuzun, farkında olmadığınız umarsızlığınızın kölesi olmuş insanlar. Siz de onlardan birisiniz belki. Siz de, sürekli, ömrünüzde sevdikleriniz için üretirken tükendiniz kimbilir. Öyleyse intikam saati mi geldi? Hayır! Geçmişin günahını, bilmediğiniz birine, sadece geleceğiniz oldu diye yükleyemezsiniz. Hakkınız yok buna.

Eski gelin, yeni kaynanaların farkında olmadan yaşadıkları ve yaşattıkları bir intikam kâbusu gibi kısır döngülere mahkûm edemezsiniz sizi sevdi diye insanları.

Gözü yaşlı evlerine gönderemezsiniz, pencerelere mahkûm edemezsiniz. Siz, bir zamanlar yaşadınız diye tüm bunları; yapamazsınız, hakkınız yok. Bencilliğiniz adına bile hakkınız yok bunu yapmaya.

Çünkü siz onsuzluğu yaşamadınız. Onu sizsizliğe mahkûm edip, çarşı pazar gezerken, kahve köşelerini dolaşırken, siz yaşamadınız onsuzluğu. Yoksa siz dilediğinizce taşlayabileceğiniz dipsiz bir kuyu mu sandınız onu. Ya da dalgalarınızla doyasıya sebepsiz dövebileceğiniz kayalıklar mı?

Neden sizi bunca sevenlere eziyet ediyorsunuz? Sadece sabrediyor ve sizi seviyorlar diye mi? Hiç kendinize sordunuz mu bunu? İçinizdeki, hep kendini haklı gören, hırçın çocuk; size haklı olduğunuzu söylüyor değil mi?

Tabi, başka ne söylemesini bekliyordunuz ki o küçük şeytanın? Onun, canı yana yana ettiği intikam yeminlerini, size aleni yansıtmasını mı bekliyordunuz? Hayır, söylemeyecek. O, sizin yaptıklarınızda ne kadar haklı olduğunuzu, damarlarınıza mütemadiyen akan kan gibi, beyninize düşünce olarak pompalamaya devam edecek.

Çünkü, içinizdeki o küçük diktatörün, yaşama umudunuzu canlı tutabilmek, yarın yine size işbaşı yaptırabilmek adına bu egoya ihtiyacı var. Sizin iyi bir insan olduğunuzu çok iyi biliyor ve sizi korumak adına yapıyor tüm bunları.

Hatta o küçük şeytanınız da iyi biri. Ama bilmediği bir tek şey: Acıları öfkeden meşaleler, yıldırımdan sözcükler saçarak çoğalttığı; sessiz, sakin, sabır taşım sandığınız kişilerin içinde de kendine bir öfke kardeşi yetiştirmekte olduğu. Orda da bir yangına benzin döktüğü; onu yıkık dökük viraneye çevirdiği, o kalbi de kundakladığı.

O adam ya da o kadın. Hani, sabır taşım sandığınız, sizi sevmekten öte bir kusuru olmayan insan yenilmek üzere. Haberiniz olsun. Onun içindeki çocuk da, sizin hırçınlığınızın alfabesinden etkilenmekte. O da sessizliğin erdem olmadığını düşünüyor yavaş yavaş. Onun da içinde kazanlar kaynıyor, sabredenleri yakmak adına.

Çektiklerinin, üstelik sadece sizden değil, tüm yaşamda yaşadığı ezikliklerin intikamını birilerinden almak üzere belki de. Belki de onun yangını sizden çok daha büyük olacak ve bu inanılmaz virüs yeni kurbanlar almaya devam edecek.

Yakıp yıktınız kendi gönlünüzü. İçinizde söndürdüğünüz yangınları onun içinde de ateşlemek niye? Kaçtınız içinizdeki çocukla yüzleşmekten ve gittiniz onun kalbine sığındınız. Ya da, daha önce yakıp tutuşturduğunuz enkazlardan sonra sıra ona geldi belki de.

Ama nerden biliyorsunuz, bu kez de kurtulabileceğinizi? Bu kez de yeni bir sığınak bulabileceğinizi? Bu harap ettiğiniz, yıkıp döktüğünüz binadan da hasarsız çıkıp, başka bir yüreğe konmayı başarabilecek misiniz?

Ana, baba, eş, kardeş, dost, arkadaş her kimse size yoldaş oldu diye durmadan kırıp döktüğünüz insanlar sizden uzaklaşıp kaçarsa bu yalnızlığa katlanabilecek misiniz?

İnsanlar akraba veya dost oldular diye sizin şu mızmız, hırçın kırıcı halinizi çekmek zorunda mı? Hiç düşündünüz mü bunu?

Bence adı Ahmet, Ali, Ayşe veya Hatice olsun. Evladınız, eşiniz, dostunuz, arkadaşınız veya ana babanızdan biri olsun, bu kırıp döktüğünüz, sizi seven, çok seven bu insanların sabır taşını çatlatıp o korkunç yangını başlatmadan, doldurduğunuz sabır bardağında son damla siz olmadan bir kez daha düşünün.

Hatta utanmayın, sıkılmayın, kurcalayın. Bir bakın; sizi beklentisiz sevmekten başka kusuru olmayan bu insanların dolaplarının çekmecelerinde, yangında ilk kurtarılacaklar içinde siz de var mısınız?

tio

İyi bakın ona, onu iyi dinleyin lütfen! Ona sahip çıkın; onu koruyun, sevin, kollayın!

Evet, evet, işte o. Hani siz; nazlı, küskün kendi hezeyanlarınızla dalgalanırken, sabırla bir köşede bıkmadan usanmadan duran adam var ya, o işte. Her zaman orada var olacak sandığınız...

Hani, her sabah alıştığınız şekilde kahvaltınızı hazır eden; ışık girsin diye perdelerinizi çekip, camlarınızı silen kadın. İşte o, evet, işte o. Hayat arkadaşınız ya da sabır taşınız var ya hani; başınızın, dişinizin, gönlünüzün ağrıdığı zamanlarda yoldaşınız olan. İşte o kadın.

"Of! Bugün yoruldum, üzüldüm, kırıldım, incindim" deyip; duygularına aldırmadan sizi dinlemesini, paydaşınız olmasını istediğiniz kişi. İnsafsızca şımardığınız, bu dünyadaki suskunluğunuzun öcünü bağıra çağıra ondan aldığınız; kanunlar, kurallar icat edip uymasını beklediğiniz, kalıplara şekillere döktüğünüz ve bunu "size duyduğu ama sizin farkında olmadığınız bir sevgi yüzünden" başardığınız adam.

Siz, 'Kendi putlarını kendi yapan, onlara yine kendi tapan' insanlar gibi kurallarınızı çiğnerken; sessiz çığlıklarla "Ama... Ama sen de şöyle yapmıyormuydun" demeye kalksa bile, size olan sevgisinden dolayı yine size boyun eğen kadın.

Hani sizi, siz diye sevmiş, sizsiniz diye size katlanan kadın. Aşını, işini, ihmal edip göz bebeklerinizde bir tebessüm için çabalayan; kendini iyiye, güzele, sevgiye adamış adam.

Dert küpünüz, sırdaşınız olmuş; sabırla bir gün de "iyiyim" demenizi bekleyen, "acaba senin de bir derdin var mı, yüzün niye mahzun bu gün" diye sorulmasını bekleyen, her defasında boynu bükük sizi uğurlayan ve her gece kahveden eve dönmenizi bekleyen kadın.

İçinizdeki büyümemiş hırçın çocukluğunuzun, farkında olmadığınız umarsızlığınızın kölesi olmuş insanlar. Siz de onlardan birisiniz belki. Siz de, sürekli, ömrünüzde sevdikleriniz için üretirken tükendiniz kimbilir. Öyleyse intikam saati mi geldi? Hayır! Geçmişin günahını, bilmediğiniz birine, sadece geleceğiniz oldu diye yükleyemezsiniz. Hakkınız yok buna.

Eski gelin, yeni kaynanaların farkında olmadan yaşadıkları ve yaşattıkları bir intikam kâbusu gibi kısır döngülere mahkûm edemezsiniz sizi sevdi diye insanları.

Gözü yaşlı evlerine gönderemezsiniz, pencerelere mahkûm edemezsiniz. Siz, bir zamanlar yaşadınız diye tüm bunları; yapamazsınız, hakkınız yok. Bencilliğiniz adına bile hakkınız yok bunu yapmaya.

Çünkü siz onsuzluğu yaşamadınız. Onu sizsizliğe mahkûm edip, çarşı pazar gezerken, kahve köşelerini dolaşırken, siz yaşamadınız onsuzluğu. Yoksa siz dilediğinizce taşlayabileceğiniz dipsiz bir kuyu mu sandınız onu. Ya da dalgalarınızla doyasıya sebepsiz dövebileceğiniz kayalıklar mı?

Neden sizi bunca sevenlere eziyet ediyorsunuz? Sadece sabrediyor ve sizi seviyorlar diye mi? Hiç kendinize sordunuz mu bunu? İçinizdeki, hep kendini haklı gören, hırçın çocuk; size haklı olduğunuzu söylüyor değil mi?

Tabi, başka ne söylemesini bekliyordunuz ki o küçük şeytanın? Onun, canı yana yana ettiği intikam yeminlerini, size aleni yansıtmasını mı bekliyordunuz? Hayır, söylemeyecek. O, sizin yaptıklarınızda ne kadar haklı olduğunuzu, damarlarınıza mütemadiyen akan kan gibi, beyninize düşünce olarak pompalamaya devam edecek.

Çünkü, içinizdeki o küçük diktatörün, yaşama umudunuzu canlı tutabilmek, yarın yine size işbaşı yaptırabilmek adına bu egoya ihtiyacı var. Sizin iyi bir insan olduğunuzu çok iyi biliyor ve sizi korumak adına yapıyor tüm bunları.

Hatta o küçük şeytanınız da iyi biri. Ama bilmediği bir tek şey: Acıları öfkeden meşaleler, yıldırımdan sözcükler saçarak çoğalttığı; sessiz, sakin, sabır taşım sandığınız kişilerin içinde de kendine bir öfke kardeşi yetiştirmekte olduğu. Orda da bir yangına benzin döktüğü; onu yıkık dökük viraneye çevirdiği, o kalbi de kundakladığı.

O adam ya da o kadın. Hani, sabır taşım sandığınız, sizi sevmekten öte bir kusuru olmayan insan yenilmek üzere. Haberiniz olsun. Onun içindeki çocuk da, sizin hırçınlığınızın alfabesinden etkilenmekte. O da sessizliğin erdem olmadığını düşünüyor yavaş yavaş. Onun da içinde kazanlar kaynıyor, sabredenleri yakmak adına.

Çektiklerinin, üstelik sadece sizden değil, tüm yaşamda yaşadığı ezikliklerin intikamını birilerinden almak üzere belki de. Belki de onun yangını sizden çok daha büyük olacak ve bu inanılmaz virüs yeni kurbanlar almaya devam edecek.

Yakıp yıktınız kendi gönlünüzü. İçinizde söndürdüğünüz yangınları onun içinde de ateşlemek niye? Kaçtınız içinizdeki çocukla yüzleşmekten ve gittiniz onun kalbine sığındınız. Ya da, daha önce yakıp tutuşturduğunuz enkazlardan sonra sıra ona geldi belki de.

Ama nerden biliyorsunuz, bu kez de kurtulabileceğinizi? Bu kez de yeni bir sığınak bulabileceğinizi? Bu harap ettiğiniz, yıkıp döktüğünüz binadan da hasarsız çıkıp, başka bir yüreğe konmayı başarabilecek misiniz?

Ana, baba, eş, kardeş, dost, arkadaş her kimse size yoldaş oldu diye durmadan kırıp döktüğünüz insanlar sizden uzaklaşıp kaçarsa bu yalnızlığa katlanabilecek misiniz?

İnsanlar akraba veya dost oldular diye sizin şu mızmız, hırçın kırıcı halinizi çekmek zorunda mı? Hiç düşündünüz mü bunu?

Bence adı Ahmet, Ali, Ayşe veya Hatice olsun. Evladınız, eşiniz, dostunuz, arkadaşınız veya ana babanızdan biri olsun, bu kırıp döktüğünüz, sizi seven, çok seven bu insanların sabır taşını çatlatıp o korkunç yangını başlatmadan, doldurduğunuz sabır bardağında son damla siz olmadan bir kez daha düşünün.

Hatta utanmayın, sıkılmayın, kurcalayın. Bir bakın; sizi beklentisiz sevmekten başka kusuru olmayan bu insanların dolaplarının çekmecelerinde, yangında ilk kurtarılacaklar içinde siz de var mısınız?

AcıTan yemekler yenmez...

Hiç yorum yok:


Hayat, herkes için güzellikler getirsin... Getirmeli de.
Acı tatlı günleri olur insanın. Sever, sevdiklerini kaybeder...
Bazen bir aşk acısıdır yüreği dağlayan, bazen bir trafik kazası. Bazen toplumsal yaralara yol açan depremler....

Mutfağınızda pişen yemekler acı olabilir. Acıyı sevebilirsiniz de. Ben pek sevmem gerçi (Adana'yı) saymazsak...

Ama hayatınızda yeteri kadar acı göreceksiniz merak etmeyin. O yüzden kendi acılarınızı kendiniz üretmeyin.

Kader, alınyazısı ve başa gelenler. Hep kötü yönleri ile hatırlanmaz. Hepimiz birbirimizin hayatında izler bırakırız. Acı, tatlı. Kimse vatan haini doğmadığı gibi, herkes de kahraman olarak ölmez.

Hep yolculukların zorluklarını düşünürüz ama yolcusunu sırtında taşıyan yolların çilesini bilmeyiz. Kaç kişi ağlamıştır "o ağacın altında" kaç kişi beklemiştir gelmeyen sevgilisini ve kaç anne çıldırmıştır, kollarında evladı eriyip giderken hastane koridorlarında... Bir hastanın ciğerleri parçalanıyor, birisi kan tükürüyor ve siz aşk acısı çekiyorsunuz...

Aşık oldunuz. Yüreğiniz sızladı. Hayırsızın biriydi fikrimce"ydi belki şairin dediği gibi. Belki de sizi kader ayırdı. Onun hataları, kendi hatalarınız veya bir yaz aşkıydı, bir liseli düşü... Aşksız olmaz, haklısınız.

Bir öğün, iki öğün üç öğün....
Canınızın acısını büyüterek paylaştığınız yürekler de, pes eder bir gün. Çünkü acılardan yemek pişirilmez. Acılı evet ama acının kendisinden yapılan yemekler yenmez...

Geçenlerde bir arkadaşımız Babasının kaybını paylaştı. Acı'nın yemeği budur. Buna rağmen derler ki ölenle ölünmez.

Yol ortasında bir maganda kurşununa bebeğini kurban veriyor bir anne. Bir mehmetçik can veriyor dağlarda, kor düşüyor yavuklusunun yüreğine. Bir iş makinası koparıp alıyor Ali usta'nın umutlarını. Bir kadının bedeninden söküp alıyorlar yavrusunu neşter izleriyle... Bir çocuk küçücük yaşında tecavüze uğruyor, yetmedi bir sapık kesiyor boğazını..

Ve siz aşıksınız...
Aşk acısı çekiyorsunuz. Ayrılık acısı çekiyorsunuz. Suçlar icad edip, günahlar ödüyorsunuz yürek cehenneminizde... Yetmiyor halinizi, hatırınızı sorana, yüzünüzden bir tebessüm bekleyen ailenize, anne babanıza surat asıp, buğzediyorsunuz.

Neden, aşıksınız diye mi? Aşk acıtır kabul... Aşk acı dır. Ona da peki.
Evet, yemekler acı da yenir ama acı"T"an yemekler yenmez.
Acısanız da, acıtmayın...


Hayat, herkes için güzellikler getirsin... Getirmeli de.
Acı tatlı günleri olur insanın. Sever, sevdiklerini kaybeder...
Bazen bir aşk acısıdır yüreği dağlayan, bazen bir trafik kazası. Bazen toplumsal yaralara yol açan depremler....

Mutfağınızda pişen yemekler acı olabilir. Acıyı sevebilirsiniz de. Ben pek sevmem gerçi (Adana'yı) saymazsak...

Ama hayatınızda yeteri kadar acı göreceksiniz merak etmeyin. O yüzden kendi acılarınızı kendiniz üretmeyin.

Kader, alınyazısı ve başa gelenler. Hep kötü yönleri ile hatırlanmaz. Hepimiz birbirimizin hayatında izler bırakırız. Acı, tatlı. Kimse vatan haini doğmadığı gibi, herkes de kahraman olarak ölmez.

Hep yolculukların zorluklarını düşünürüz ama yolcusunu sırtında taşıyan yolların çilesini bilmeyiz. Kaç kişi ağlamıştır "o ağacın altında" kaç kişi beklemiştir gelmeyen sevgilisini ve kaç anne çıldırmıştır, kollarında evladı eriyip giderken hastane koridorlarında... Bir hastanın ciğerleri parçalanıyor, birisi kan tükürüyor ve siz aşk acısı çekiyorsunuz...

Aşık oldunuz. Yüreğiniz sızladı. Hayırsızın biriydi fikrimce"ydi belki şairin dediği gibi. Belki de sizi kader ayırdı. Onun hataları, kendi hatalarınız veya bir yaz aşkıydı, bir liseli düşü... Aşksız olmaz, haklısınız.

Bir öğün, iki öğün üç öğün....
Canınızın acısını büyüterek paylaştığınız yürekler de, pes eder bir gün. Çünkü acılardan yemek pişirilmez. Acılı evet ama acının kendisinden yapılan yemekler yenmez...

Geçenlerde bir arkadaşımız Babasının kaybını paylaştı. Acı'nın yemeği budur. Buna rağmen derler ki ölenle ölünmez.

Yol ortasında bir maganda kurşununa bebeğini kurban veriyor bir anne. Bir mehmetçik can veriyor dağlarda, kor düşüyor yavuklusunun yüreğine. Bir iş makinası koparıp alıyor Ali usta'nın umutlarını. Bir kadının bedeninden söküp alıyorlar yavrusunu neşter izleriyle... Bir çocuk küçücük yaşında tecavüze uğruyor, yetmedi bir sapık kesiyor boğazını..

Ve siz aşıksınız...
Aşk acısı çekiyorsunuz. Ayrılık acısı çekiyorsunuz. Suçlar icad edip, günahlar ödüyorsunuz yürek cehenneminizde... Yetmiyor halinizi, hatırınızı sorana, yüzünüzden bir tebessüm bekleyen ailenize, anne babanıza surat asıp, buğzediyorsunuz.

Neden, aşıksınız diye mi? Aşk acıtır kabul... Aşk acı dır. Ona da peki.
Evet, yemekler acı da yenir ama acı"T"an yemekler yenmez.
Acısanız da, acıtmayın...

Gülü solana, seni ölene kadar

4 yorum:
 

Yukarıdaki satıların sahibine haksızlık etmeyelim ama, ciklet şairciliği ya da cep telefonu şairliğinden kalma gibi duran bu satırlar kimbilir kaç delikanlı tarafından sevdiklerine söylendi.

Malesef içinde yaşadığımız çağın algısı bu kadar "gülü solana kadar "harç bitti yapı paydos" türü bir sevgi. Madde temelli bir bakış açısı ama ilk bakışta hepimize yüceltici sözler gibi geliyor değil mi?

"Seni ölene kadar" yani herşey "senin ölümünle" sınırlı sevgili. Öldün mü, kusura bakma hayat devam ediyor. Harç bitti yapı paydos.

İyi Allah'tan seni "hasta olana dek" denmiyor. Bu tip örnekler de var toplumda. Adam yıllardır birlikte yaşadığı eşini, çocuklarının annesini hasta oldu diye terkediyor. Ya da kadın kocası çalışamaz hale gelince bırakıp kaçıyor.

Sevgiyi "ölümsüz kılacak" şeyleri öğretmeli bu günün gençliğine. Ruhu sevmeyi öğretmeli. Kaşından gözünden ilham almayı sevdiğinin. Nefesinden, gülümsemesinden hoşnut olmayı. Gülüşüne dünyalar değişmemeyi...

Ve bazen hiç kavuşmamayı... Mahşerde kavuşuruz" diyerek sevebilmeyi de.

Öğretmeli ki dün "gözlerine metfun oldum" diyen sevdalılar bu gün "ne güzel göğüslerin var" a indirmesin sevdaları.

90 60 90 sevilmesin insanlar. Sevdiğinin tenini sevdiği kadar, terini de sevebilsin. Bir parfüm şişesine mi aşık oldum ben diye kafasını vurmasın aylar sonra..

Her sevda belki beyinde başlar ama ruhta tamamlanır. Sadece arzularla kamçılanmış aşklar, sadece insan bedenine olan tapınmalar gün gelir biter... Ancak ruh hep canlı kalır.

Ölsen de, ölse de sevdiğin hala sevilir, hala seversin. Hatta bir başkasını sevse bile...

Öyle olursa gülü solduktan sonra da seversin, kuruyup gitse de defter yaprakları arasında da seversin. Çünkü o senin sevdiğin güldür daima.

Selüitleri ile de, kirli sakalları ile de, ağız kokusu, dökülmüş saçı ve bir gün elinde bastonu ile de sürer sevdan...

Titreyerek tuttuğun elleri ellerinde bir söz fısıldarsın kulağına "kader ayırsa bile, mahşerde buluşuruz"

 

Yukarıdaki satıların sahibine haksızlık etmeyelim ama, ciklet şairciliği ya da cep telefonu şairliğinden kalma gibi duran bu satırlar kimbilir kaç delikanlı tarafından sevdiklerine söylendi.

Malesef içinde yaşadığımız çağın algısı bu kadar "gülü solana kadar "harç bitti yapı paydos" türü bir sevgi. Madde temelli bir bakış açısı ama ilk bakışta hepimize yüceltici sözler gibi geliyor değil mi?

"Seni ölene kadar" yani herşey "senin ölümünle" sınırlı sevgili. Öldün mü, kusura bakma hayat devam ediyor. Harç bitti yapı paydos.

İyi Allah'tan seni "hasta olana dek" denmiyor. Bu tip örnekler de var toplumda. Adam yıllardır birlikte yaşadığı eşini, çocuklarının annesini hasta oldu diye terkediyor. Ya da kadın kocası çalışamaz hale gelince bırakıp kaçıyor.

Sevgiyi "ölümsüz kılacak" şeyleri öğretmeli bu günün gençliğine. Ruhu sevmeyi öğretmeli. Kaşından gözünden ilham almayı sevdiğinin. Nefesinden, gülümsemesinden hoşnut olmayı. Gülüşüne dünyalar değişmemeyi...

Ve bazen hiç kavuşmamayı... Mahşerde kavuşuruz" diyerek sevebilmeyi de.

Öğretmeli ki dün "gözlerine metfun oldum" diyen sevdalılar bu gün "ne güzel göğüslerin var" a indirmesin sevdaları.

90 60 90 sevilmesin insanlar. Sevdiğinin tenini sevdiği kadar, terini de sevebilsin. Bir parfüm şişesine mi aşık oldum ben diye kafasını vurmasın aylar sonra..

Her sevda belki beyinde başlar ama ruhta tamamlanır. Sadece arzularla kamçılanmış aşklar, sadece insan bedenine olan tapınmalar gün gelir biter... Ancak ruh hep canlı kalır.

Ölsen de, ölse de sevdiğin hala sevilir, hala seversin. Hatta bir başkasını sevse bile...

Öyle olursa gülü solduktan sonra da seversin, kuruyup gitse de defter yaprakları arasında da seversin. Çünkü o senin sevdiğin güldür daima.

Selüitleri ile de, kirli sakalları ile de, ağız kokusu, dökülmüş saçı ve bir gün elinde bastonu ile de sürer sevdan...

Titreyerek tuttuğun elleri ellerinde bir söz fısıldarsın kulağına "kader ayırsa bile, mahşerde buluşuruz"

Annesi erkek...

4 yorum:


Oldum olası hayvanları çok sevmişimdir. Koşullar uygun olunca, her türlü hayvanı besleme fırsatı da bulabildim. Tabi evcil olanları. Sokak köpekleri ise listenin başında gelirdi her zaman. Peşinden ise kedicikler. Köpekler garip hayvanlardır. Sadakatleri sevgilerini aşmış inanılmaz canlılardır.


Aslında kediler nankör denilse de onların da kendilerince bir çok güzel özellikleri var. Tüm canlılar nedense küçükken çok daha sevimli, şirin ve güzeldir. Hayatta kalmak için belki de en büyük ve tek silahları bu güzellikleridir.

Yine garip bir şekilde, beslediğim kedi ve köpeklerin çoğunluğu dişi idi. Kediciklerimden birine ebelik - annelik bile yapmıştım. E insan büyüse de yürek kolay büyümüyor, içinizdeki çocuk hep yaşıyor. Bu anlamda çocuk yüreğim kendi çocuklarımın da hayvan beslemesine hep sıcak baktı.

İşte oğlum bir süredir bir köpek besliyor. Köpek dedimse, kocaman bir şey oldu. Ona zaman zaman kulübeler bozup yapıyoruz birlikte. Tabi ki hayvan besleyen her insanın bildiği gibi sevecen bir dostlukları var. E köpek de depremde birkaç kez bizi uyarmadı da değil hani.

Geçen gece bir ses bir çığlık duydum. Bir yavru köpek feryadı idi. Uzun sürdü, dayanamadım araştırdım. Bir sokak ötede, çöp tenekesinin yanına kedilerden korkusuna büzülmüş kara bir minik köpek. Dayanamadı yüreğim, aldım onu bizimkinin kulübesine getirdim.

O yavrucak anne şefkati ve sıcaklığı arıyordu. Bizim köpeğimiz ise erkek. Önce garipsedi onu. Sonra kulübesinde ve koynunda bu garip yavrucuğa yer açtı. Bağrına bastı. Sarmaş dolaş, can ciğer kuzu sarması oldular. O kadar ki, yerinde duramayan köpeğimiz şimdilerde kulübeden ayrılsa, minik avazı çıktığı kadar bağırıyor ve bizim babalık köpeğimiz geri dönüp onu sarıp sarmalıyor.

Eskiden beri biraz özel bir cins olduğu için köpeğimizin talibi çok. E yavru da bizimkinin rengince cinsince gibi. O yüzden ilgi de çekiyor. Birisi geldi geçenlerde dedi ki: “Yavrusu erkek mi köpeğinizin?” Güldüm. Bakmak bile aklıma gelmemişti ama, bildiğimi söyledim: “Yavruyu bilmiyorum ama, Annesi erkek

Adam şaşkın şaşkın yüzüme bakıyordu. İzah etmedim hiçbir şey ona. Gülümsedim sadece. Bu söz hoşuma gitmişti ama aynı zamanda da düşünme fırsatım oldu. İnsanlar bazen öz evlatlarını terk edebiliyorlar. Oysa bir erkek köpek bir başka köpeğe annelik yapıyor.
Gerçi duymuşsunuzdur. Birçok canlı diğer canlılara annelik yapar. Ama bir genç köpeğin -ki o daha baba da olmadı. Bir başka köpeğe annelik yapması çok hoş geldi bana ve paylaşayım istedim.

Evet bizim şimdi minik bir köpeğimiz daha var ve ANNESİ ERKEK...

....................
(Not1:yıllar önce kaleme aldığım bir yazıdır.
Not2: anneannem çok üzüldüğü zamanlar da "ah köpek annelik ah!" derdi. şimdi onu daha iyi anlıyorum.)


Oldum olası hayvanları çok sevmişimdir. Koşullar uygun olunca, her türlü hayvanı besleme fırsatı da bulabildim. Tabi evcil olanları. Sokak köpekleri ise listenin başında gelirdi her zaman. Peşinden ise kedicikler. Köpekler garip hayvanlardır. Sadakatleri sevgilerini aşmış inanılmaz canlılardır.


Aslında kediler nankör denilse de onların da kendilerince bir çok güzel özellikleri var. Tüm canlılar nedense küçükken çok daha sevimli, şirin ve güzeldir. Hayatta kalmak için belki de en büyük ve tek silahları bu güzellikleridir.

Yine garip bir şekilde, beslediğim kedi ve köpeklerin çoğunluğu dişi idi. Kediciklerimden birine ebelik - annelik bile yapmıştım. E insan büyüse de yürek kolay büyümüyor, içinizdeki çocuk hep yaşıyor. Bu anlamda çocuk yüreğim kendi çocuklarımın da hayvan beslemesine hep sıcak baktı.

İşte oğlum bir süredir bir köpek besliyor. Köpek dedimse, kocaman bir şey oldu. Ona zaman zaman kulübeler bozup yapıyoruz birlikte. Tabi ki hayvan besleyen her insanın bildiği gibi sevecen bir dostlukları var. E köpek de depremde birkaç kez bizi uyarmadı da değil hani.

Geçen gece bir ses bir çığlık duydum. Bir yavru köpek feryadı idi. Uzun sürdü, dayanamadım araştırdım. Bir sokak ötede, çöp tenekesinin yanına kedilerden korkusuna büzülmüş kara bir minik köpek. Dayanamadı yüreğim, aldım onu bizimkinin kulübesine getirdim.

O yavrucak anne şefkati ve sıcaklığı arıyordu. Bizim köpeğimiz ise erkek. Önce garipsedi onu. Sonra kulübesinde ve koynunda bu garip yavrucuğa yer açtı. Bağrına bastı. Sarmaş dolaş, can ciğer kuzu sarması oldular. O kadar ki, yerinde duramayan köpeğimiz şimdilerde kulübeden ayrılsa, minik avazı çıktığı kadar bağırıyor ve bizim babalık köpeğimiz geri dönüp onu sarıp sarmalıyor.

Eskiden beri biraz özel bir cins olduğu için köpeğimizin talibi çok. E yavru da bizimkinin rengince cinsince gibi. O yüzden ilgi de çekiyor. Birisi geldi geçenlerde dedi ki: “Yavrusu erkek mi köpeğinizin?” Güldüm. Bakmak bile aklıma gelmemişti ama, bildiğimi söyledim: “Yavruyu bilmiyorum ama, Annesi erkek

Adam şaşkın şaşkın yüzüme bakıyordu. İzah etmedim hiçbir şey ona. Gülümsedim sadece. Bu söz hoşuma gitmişti ama aynı zamanda da düşünme fırsatım oldu. İnsanlar bazen öz evlatlarını terk edebiliyorlar. Oysa bir erkek köpek bir başka köpeğe annelik yapıyor.
Gerçi duymuşsunuzdur. Birçok canlı diğer canlılara annelik yapar. Ama bir genç köpeğin -ki o daha baba da olmadı. Bir başka köpeğe annelik yapması çok hoş geldi bana ve paylaşayım istedim.

Evet bizim şimdi minik bir köpeğimiz daha var ve ANNESİ ERKEK...

....................
(Not1:yıllar önce kaleme aldığım bir yazıdır.
Not2: anneannem çok üzüldüğü zamanlar da "ah köpek annelik ah!" derdi. şimdi onu daha iyi anlıyorum.)

Kısa, kısa tavsiyeler

2 yorum:

DAİRENİZİ KÜÇÜK, HAYALLERİNİZİ BÜYÜK TUTUN

İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar, demiş şair. Hayatın gerçekleri ne kadar zorlu olursa olsun siz yine de içinizde hep bir umut taşıyın. Büyük düşünün, ama dairenizi küçük tutun. Yani memleketi kurtarmayı düşünebilirsiniz, ancak işe önce en yakınlarınız için çok daha iyi koşullar sağlamaya harcayın emeğinizi. Küçücük dünyanızda büyük hayalleriniz ulaşılamaz değildir. Ancak her aklınıza estiğinde memleketi kurtarmaya kalkar da mangalda kül bırakmayan sohbetlerle ömrünüzü harcarsanız, bir bakarsınız kendiniz ve sevdikleriniz için bir şey yapamamışsınız.

SİNEMAYA GİDİN VEYA RÜYA GÖRMEYE DEVAM EDİN

Sinema hayattan kesitler sunan ve sizi izlediğiniz filmin kahramanlarından biri yapabilen büyülü bir şey. Şehrinizde, kasabanızda bu imkanınız olmasa da mümkün oldukça şehir dışına çıkarsanız sinemaya gidin. Eğer bu şansınız yoksa gördüğünüz güzel rüyaları uyandığınızda gözlerinizi kapayıp yeniden canlandırmayı deneyin. Bazı rüyalar, sinema filmlerini aratmayacak güzellikte olabiliyor. Yediğiniz yemeğin üstüne bir çikolata gibi düşünün rüyaları. Hayatın size güzel bir armağanı gibi algılayın. Arada bir gözlerinizi kapatıp, uzaklara dalmayı deneyin. Rahatlarsınız.

BİR YANLIŞI DÜZELTİN veya İYİ BİR ŞEYLER YAPIN.

İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak aynı zamanda bir ibadet de sayılır. Aksak ve eksik gördüğünüz bir şeylerin değişmesine gücünüz yetiyorsa bunu yapın. Olmadı her şeye maydanoz olmadan dilinizle uyarabiliyorsanız bu aksaklığın giderilmesi için sözle bir şeyler yapın. Küçük de olsa her gün iyi bir şey yapmayı deneyin. Betonu delen suyun gücü değil damlaların sürekliliğidir, derler. Az da olsa devamlı olan ibadetler de makbuldür. Güzel alışkanlıklar edinin.

KAFANIZA TOKADAN BAŞKA ŞEYLER TAKMAYINİnsanı gam duvarı nem yıkar, derler. Ayağınızı sıcak, başınızı serin tutun. Ayağınızı yorganınıza göre uzatın. Ak akçe kara gün içindir, az para biriktirin. Kafanıza tokadan başka şeyler takmayın. (Erkekseniz toka da takmayın). Hayat kısa ve çokça üzülmeye değmez bir istasyondur. Kendi kendinize huzursuzluk ve mutsuzluk yaratmayın. Eşiniz, dostunuz, çoluk çocuğunuz ve diğer insanlarla iyi geçinin. Arada bir fıkra okuyun. Bir tebessüm, bir sadaka yerine geçermiş; sevdiklerinize gülümseyin.

Yapın işte bir şeyler canım. Hepsini ben mi söyleyeceğim?…

DAİRENİZİ KÜÇÜK, HAYALLERİNİZİ BÜYÜK TUTUN

İnsan hayal ettiği müddetçe yaşar, demiş şair. Hayatın gerçekleri ne kadar zorlu olursa olsun siz yine de içinizde hep bir umut taşıyın. Büyük düşünün, ama dairenizi küçük tutun. Yani memleketi kurtarmayı düşünebilirsiniz, ancak işe önce en yakınlarınız için çok daha iyi koşullar sağlamaya harcayın emeğinizi. Küçücük dünyanızda büyük hayalleriniz ulaşılamaz değildir. Ancak her aklınıza estiğinde memleketi kurtarmaya kalkar da mangalda kül bırakmayan sohbetlerle ömrünüzü harcarsanız, bir bakarsınız kendiniz ve sevdikleriniz için bir şey yapamamışsınız.

SİNEMAYA GİDİN VEYA RÜYA GÖRMEYE DEVAM EDİN

Sinema hayattan kesitler sunan ve sizi izlediğiniz filmin kahramanlarından biri yapabilen büyülü bir şey. Şehrinizde, kasabanızda bu imkanınız olmasa da mümkün oldukça şehir dışına çıkarsanız sinemaya gidin. Eğer bu şansınız yoksa gördüğünüz güzel rüyaları uyandığınızda gözlerinizi kapayıp yeniden canlandırmayı deneyin. Bazı rüyalar, sinema filmlerini aratmayacak güzellikte olabiliyor. Yediğiniz yemeğin üstüne bir çikolata gibi düşünün rüyaları. Hayatın size güzel bir armağanı gibi algılayın. Arada bir gözlerinizi kapatıp, uzaklara dalmayı deneyin. Rahatlarsınız.

BİR YANLIŞI DÜZELTİN veya İYİ BİR ŞEYLER YAPIN.

İyiliği emretmek, kötülükten sakındırmak aynı zamanda bir ibadet de sayılır. Aksak ve eksik gördüğünüz bir şeylerin değişmesine gücünüz yetiyorsa bunu yapın. Olmadı her şeye maydanoz olmadan dilinizle uyarabiliyorsanız bu aksaklığın giderilmesi için sözle bir şeyler yapın. Küçük de olsa her gün iyi bir şey yapmayı deneyin. Betonu delen suyun gücü değil damlaların sürekliliğidir, derler. Az da olsa devamlı olan ibadetler de makbuldür. Güzel alışkanlıklar edinin.

KAFANIZA TOKADAN BAŞKA ŞEYLER TAKMAYINİnsanı gam duvarı nem yıkar, derler. Ayağınızı sıcak, başınızı serin tutun. Ayağınızı yorganınıza göre uzatın. Ak akçe kara gün içindir, az para biriktirin. Kafanıza tokadan başka şeyler takmayın. (Erkekseniz toka da takmayın). Hayat kısa ve çokça üzülmeye değmez bir istasyondur. Kendi kendinize huzursuzluk ve mutsuzluk yaratmayın. Eşiniz, dostunuz, çoluk çocuğunuz ve diğer insanlarla iyi geçinin. Arada bir fıkra okuyun. Bir tebessüm, bir sadaka yerine geçermiş; sevdiklerinize gülümseyin.

Yapın işte bir şeyler canım. Hepsini ben mi söyleyeceğim?…

Gülü solana, seni ölene kadar

Hiç yorum yok:


Yukarıdaki satıların sahibine haksızlık etmeyelim ama, ciklet şairciliği ya da cep telefonu şairliğinden kalma gibi duran bu satırlar kimbilir kaç delikanlı tarafından sevdiklerine söylendi.

Malesef içinde yaşadığımız çağın algısı bu kadar "gülü solana kadar "harç bitti yapı paydos" türü bir sevgi. Madde temelli bir bakış açısı ama ilk bakışta hepimize yüceltici sözler gibi geliyor değil mi?

"Seni ölene kadar" yani herşey "senin ölümünle" sınırlı sevgili. Öldün mü, kusura bakma hayat devam ediyor. Harç bitti yapı paydos.

İyi Allah'tan seni "hasta olana dek" denmiyor. Bu tip örnekler de var toplumda. Adam yıllardır birlikte yaşadığı eşini, çocuklarının annesini hasta oldu diye terkediyor. Ya da kadın kocası çalışamaz hale gelince bırakıp kaçıyor.

Sevgiyi "ölümsüz kılacak" şeyleri öğretmeli bu günün gençliğine. Ruhu sevmeyi öğretmeli. Kaşından gözünden ilham almayı sevdiğinin. Nefesinden, gülümsemesinden hoşnut olmayı. Gülüşüne dünyalar değişmemeyi...

Ve bazen hiç kavuşmamayı... Mahşerde kavuşuruz" diyerek sevebilmeyi de.

Öğretmeli ki dün "gözlerine metfun oldum" diyen sevdalılar bu gün "ne güzel göğüslerin var" a indirmesin sevdaları.

90 60 90 sevilmesin insanlar. Sevdiğinin tenini sevdiği kadar, terini de sevebilsin. Bir parfüm şişesine mi aşık oldum ben diye kafasını vurmasın aylar sonra..

Her sevda belki beyinde başlar ama ruhta tamamlanır. Sadece arzularla kamçılanmış aşklar, sadece insan bedenine olan tapınmalar gün gelir biter... Ancak ruh hep canlı kalır.

Ölsen de, ölse de sevdiğin hala sevilir, hala seversin. Hatta bir başkasını sevse bile...

Öyle olursa gülü solduktan sonra da seversin, kuruyup gitse de defter yaprakları

arasında da seversin. Çünkü o senin sevdiğin güldür daima.

Selüitleri ile de, kirli sakalları ile de, ağız kokusu, dökülmüş saçı ve bir gün elinde bastonu ile de sürer sevdan...

Titreyerek tuttuğun elleri ellerinde bir söz fısıldarsın kulağına "kader ayırsa bile, mahşerde buluşuruz"




Yukarıdaki satıların sahibine haksızlık etmeyelim ama, ciklet şairciliği ya da cep telefonu şairliğinden kalma gibi duran bu satırlar kimbilir kaç delikanlı tarafından sevdiklerine söylendi.

Malesef içinde yaşadığımız çağın algısı bu kadar "gülü solana kadar "harç bitti yapı paydos" türü bir sevgi. Madde temelli bir bakış açısı ama ilk bakışta hepimize yüceltici sözler gibi geliyor değil mi?

"Seni ölene kadar" yani herşey "senin ölümünle" sınırlı sevgili. Öldün mü, kusura bakma hayat devam ediyor. Harç bitti yapı paydos.

İyi Allah'tan seni "hasta olana dek" denmiyor. Bu tip örnekler de var toplumda. Adam yıllardır birlikte yaşadığı eşini, çocuklarının annesini hasta oldu diye terkediyor. Ya da kadın kocası çalışamaz hale gelince bırakıp kaçıyor.

Sevgiyi "ölümsüz kılacak" şeyleri öğretmeli bu günün gençliğine. Ruhu sevmeyi öğretmeli. Kaşından gözünden ilham almayı sevdiğinin. Nefesinden, gülümsemesinden hoşnut olmayı. Gülüşüne dünyalar değişmemeyi...

Ve bazen hiç kavuşmamayı... Mahşerde kavuşuruz" diyerek sevebilmeyi de.

Öğretmeli ki dün "gözlerine metfun oldum" diyen sevdalılar bu gün "ne güzel göğüslerin var" a indirmesin sevdaları.

90 60 90 sevilmesin insanlar. Sevdiğinin tenini sevdiği kadar, terini de sevebilsin. Bir parfüm şişesine mi aşık oldum ben diye kafasını vurmasın aylar sonra..

Her sevda belki beyinde başlar ama ruhta tamamlanır. Sadece arzularla kamçılanmış aşklar, sadece insan bedenine olan tapınmalar gün gelir biter... Ancak ruh hep canlı kalır.

Ölsen de, ölse de sevdiğin hala sevilir, hala seversin. Hatta bir başkasını sevse bile...

Öyle olursa gülü solduktan sonra da seversin, kuruyup gitse de defter yaprakları

arasında da seversin. Çünkü o senin sevdiğin güldür daima.

Selüitleri ile de, kirli sakalları ile de, ağız kokusu, dökülmüş saçı ve bir gün elinde bastonu ile de sürer sevdan...

Titreyerek tuttuğun elleri ellerinde bir söz fısıldarsın kulağına "kader ayırsa bile, mahşerde buluşuruz"


Tarifini değil güzelim, kendi(si)ni ver bana

6 yorum:


Herkesten bir sürü mutluluk reçetesi ortalıkta dolaşıyor maşallah...

yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz dersleri paylaşıyoruz... hepimiz hayat okulundan birden öğretmen olarak mezun olmuşuz sanki. Şşş. Aman cıss, uff olursun diye öğütlerimiz var birbirimize. Kendimizin çok kısa süre önce dinlemediğimiz, (büyük ihtimalle bize anlatanların da vaktiyle dinlemediği) ben yandım sen yanma kabilinden dinlemek bile istemediğimiz öğütler bunlar.

bir araya gelip kısa bir sohbetten sonra mutluluk tariflerimizi sunuyoruz birbirimize. sanki yemek programlarında yarışmacı/oyuncuymuşuz gibi, hepimiz ötekinin akıl hocası kesiliyoruz. Şöyle. yap, kafana takma, o kıza/adama güvenilmez vs vs.. Kimimiz de daha romantik cümlelerle süslüyor vaazlarını. Aşk iki kişiliktir, sevmek fedakarlık ister, yine etc, vs.. herkeste var bol bol tarifi mutluluğun maşallah. bir tek kendisi ortada yok. kayıp.

Evet itiraf ediyorum. birlikte olduğum insanlarla kısa süreli mutluluklar paylaşıyorum. hatta bazen bir ömür sürecek gibi de geliyor. evde, sokakta, deniz kenarında, odanda, yatakta, kanapede tv izlerken bile bu mutluluk hiç bitmeyecek gibi geliyor insana. Sevdiğini sarılıp sımsıkı, kollarına almak istiyorsun. işe gitmek için bile bırakmak istemiyorsun, kaybederim diye korkuyorsun. için eriyor, aklın gidiyor, tüm duyguların tavan yapıyor. sabahlara kadar günlerce öylece kalmak, yemeden içmeden sevmek, sevilmek ve sevişmek istiyorsun.

sonra ne oluyorsa oluyor. büyü bozuluyor. ya o, ya sen mutsuz olmaya başlıyorsun. kendine göre tanımlayıp mutluluğu sevdiğini de ona göre şekillendirmek istiyorsun. veya o seni şekillendirirken birden mutluluk değil, katlanmak diye bir duyguyu yaşadığını anlıyorsun.
mutluluk artık tv izlemek değil sana göre. mutluluk birlikte tiyatroya, sinemaya gitmek değil ona göre, mutluluk geceleri sokaklarda sarmaş dolaş gezmek değil size göre, hatta mutluluk tüm seçeneklerden sonra finalde misyoner pozisyonu da değil artık sana göre....

peki neydi mutluluk, neden kayboldu? birden nereye gitti? Birlikte ulaşılan, kısa süreli, gelip geçici bir heves olmayan gerçek aşk ve mutluluk artık neden yok? yorulduk mu, bizimle birlikte o da mı tükendi.. mutluluk neydi ki birden bire avuçlarımızdan kum gibi akıp giderek, bitiverdi?
mutluluğun tarifini değil güzelim, kendi(si)ni ver bana...


Herkesten bir sürü mutluluk reçetesi ortalıkta dolaşıyor maşallah...

yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz dersleri paylaşıyoruz... hepimiz hayat okulundan birden öğretmen olarak mezun olmuşuz sanki. Şşş. Aman cıss, uff olursun diye öğütlerimiz var birbirimize. Kendimizin çok kısa süre önce dinlemediğimiz, (büyük ihtimalle bize anlatanların da vaktiyle dinlemediği) ben yandım sen yanma kabilinden dinlemek bile istemediğimiz öğütler bunlar.

bir araya gelip kısa bir sohbetten sonra mutluluk tariflerimizi sunuyoruz birbirimize. sanki yemek programlarında yarışmacı/oyuncuymuşuz gibi, hepimiz ötekinin akıl hocası kesiliyoruz. Şöyle. yap, kafana takma, o kıza/adama güvenilmez vs vs.. Kimimiz de daha romantik cümlelerle süslüyor vaazlarını. Aşk iki kişiliktir, sevmek fedakarlık ister, yine etc, vs.. herkeste var bol bol tarifi mutluluğun maşallah. bir tek kendisi ortada yok. kayıp.

Evet itiraf ediyorum. birlikte olduğum insanlarla kısa süreli mutluluklar paylaşıyorum. hatta bazen bir ömür sürecek gibi de geliyor. evde, sokakta, deniz kenarında, odanda, yatakta, kanapede tv izlerken bile bu mutluluk hiç bitmeyecek gibi geliyor insana. Sevdiğini sarılıp sımsıkı, kollarına almak istiyorsun. işe gitmek için bile bırakmak istemiyorsun, kaybederim diye korkuyorsun. için eriyor, aklın gidiyor, tüm duyguların tavan yapıyor. sabahlara kadar günlerce öylece kalmak, yemeden içmeden sevmek, sevilmek ve sevişmek istiyorsun.

sonra ne oluyorsa oluyor. büyü bozuluyor. ya o, ya sen mutsuz olmaya başlıyorsun. kendine göre tanımlayıp mutluluğu sevdiğini de ona göre şekillendirmek istiyorsun. veya o seni şekillendirirken birden mutluluk değil, katlanmak diye bir duyguyu yaşadığını anlıyorsun.
mutluluk artık tv izlemek değil sana göre. mutluluk birlikte tiyatroya, sinemaya gitmek değil ona göre, mutluluk geceleri sokaklarda sarmaş dolaş gezmek değil size göre, hatta mutluluk tüm seçeneklerden sonra finalde misyoner pozisyonu da değil artık sana göre....

peki neydi mutluluk, neden kayboldu? birden nereye gitti? Birlikte ulaşılan, kısa süreli, gelip geçici bir heves olmayan gerçek aşk ve mutluluk artık neden yok? yorulduk mu, bizimle birlikte o da mı tükendi.. mutluluk neydi ki birden bire avuçlarımızdan kum gibi akıp giderek, bitiverdi?
mutluluğun tarifini değil güzelim, kendi(si)ni ver bana...

Çok okunan yazılar