* Günün Yazısı :

Yangında ilk kurtarılacaklardan mısınız?


tio

İyi bakın ona, onu iyi dinleyin lütfen! Ona sahip çıkın; onu koruyun, sevin, kollayın!

Evet, evet, işte o. Hani siz; nazlı, küskün kendi hezeyanlarınızla dalgalanırken, sabırla bir köşede bıkmadan usanmadan duran adam var ya, o işte. Her zaman orada var olacak sandığınız...

Hani, her sabah alıştığınız şekilde kahvaltınızı hazır eden; ışık girsin diye perdelerinizi çekip, camlarınızı silen kadın. İşte o, evet, işte o. Hayat arkadaşınız ya da sabır taşınız var ya hani; başınızın, dişinizin, gönlünüzün ağrıdığı zamanlarda yoldaşınız olan. İşte o kadın.

"Of! Bugün yoruldum, üzüldüm, kırıldım, incindim" deyip; duygularına aldırmadan sizi dinlemesini, paydaşınız olmasını istediğiniz kişi. İnsafsızca şımardığınız, bu dünyadaki suskunluğunuzun öcünü bağıra çağıra ondan aldığınız; kanunlar, kurallar icat edip uymasını beklediğiniz, kalıplara şekillere döktüğünüz ve bunu "size duyduğu ama sizin farkında olmadığınız bir sevgi yüzünden" başardığınız adam.

Siz, 'Kendi putlarını kendi yapan, onlara yine kendi tapan' insanlar gibi kurallarınızı çiğnerken; sessiz çığlıklarla "Ama... Ama sen de şöyle yapmıyormuydun" demeye kalksa bile, size olan sevgisinden dolayı yine size boyun eğen kadın.

Hani sizi, siz diye sevmiş, sizsiniz diye size katlanan kadın. Aşını, işini, ihmal edip göz bebeklerinizde bir tebessüm için çabalayan; kendini iyiye, güzele, sevgiye adamış adam.

Dert küpünüz, sırdaşınız olmuş; sabırla bir gün de "iyiyim" demenizi bekleyen, "acaba senin de bir derdin var mı, yüzün niye mahzun bu gün" diye sorulmasını bekleyen, her defasında boynu bükük sizi uğurlayan ve her gece kahveden eve dönmenizi bekleyen kadın.

İçinizdeki büyümemiş hırçın çocukluğunuzun, farkında olmadığınız umarsızlığınızın kölesi olmuş insanlar. Siz de onlardan birisiniz belki. Siz de, sürekli, ömrünüzde sevdikleriniz için üretirken tükendiniz kimbilir. Öyleyse intikam saati mi geldi? Hayır! Geçmişin günahını, bilmediğiniz birine, sadece geleceğiniz oldu diye yükleyemezsiniz. Hakkınız yok buna.

Eski gelin, yeni kaynanaların farkında olmadan yaşadıkları ve yaşattıkları bir intikam kâbusu gibi kısır döngülere mahkûm edemezsiniz sizi sevdi diye insanları.

Gözü yaşlı evlerine gönderemezsiniz, pencerelere mahkûm edemezsiniz. Siz, bir zamanlar yaşadınız diye tüm bunları; yapamazsınız, hakkınız yok. Bencilliğiniz adına bile hakkınız yok bunu yapmaya.

Çünkü siz onsuzluğu yaşamadınız. Onu sizsizliğe mahkûm edip, çarşı pazar gezerken, kahve köşelerini dolaşırken, siz yaşamadınız onsuzluğu. Yoksa siz dilediğinizce taşlayabileceğiniz dipsiz bir kuyu mu sandınız onu. Ya da dalgalarınızla doyasıya sebepsiz dövebileceğiniz kayalıklar mı?

Neden sizi bunca sevenlere eziyet ediyorsunuz? Sadece sabrediyor ve sizi seviyorlar diye mi? Hiç kendinize sordunuz mu bunu? İçinizdeki, hep kendini haklı gören, hırçın çocuk; size haklı olduğunuzu söylüyor değil mi?

Tabi, başka ne söylemesini bekliyordunuz ki o küçük şeytanın? Onun, canı yana yana ettiği intikam yeminlerini, size aleni yansıtmasını mı bekliyordunuz? Hayır, söylemeyecek. O, sizin yaptıklarınızda ne kadar haklı olduğunuzu, damarlarınıza mütemadiyen akan kan gibi, beyninize düşünce olarak pompalamaya devam edecek.

Çünkü, içinizdeki o küçük diktatörün, yaşama umudunuzu canlı tutabilmek, yarın yine size işbaşı yaptırabilmek adına bu egoya ihtiyacı var. Sizin iyi bir insan olduğunuzu çok iyi biliyor ve sizi korumak adına yapıyor tüm bunları.

Hatta o küçük şeytanınız da iyi biri. Ama bilmediği bir tek şey: Acıları öfkeden meşaleler, yıldırımdan sözcükler saçarak çoğalttığı; sessiz, sakin, sabır taşım sandığınız kişilerin içinde de kendine bir öfke kardeşi yetiştirmekte olduğu. Orda da bir yangına benzin döktüğü; onu yıkık dökük viraneye çevirdiği, o kalbi de kundakladığı.

O adam ya da o kadın. Hani, sabır taşım sandığınız, sizi sevmekten öte bir kusuru olmayan insan yenilmek üzere. Haberiniz olsun. Onun içindeki çocuk da, sizin hırçınlığınızın alfabesinden etkilenmekte. O da sessizliğin erdem olmadığını düşünüyor yavaş yavaş. Onun da içinde kazanlar kaynıyor, sabredenleri yakmak adına.

Çektiklerinin, üstelik sadece sizden değil, tüm yaşamda yaşadığı ezikliklerin intikamını birilerinden almak üzere belki de. Belki de onun yangını sizden çok daha büyük olacak ve bu inanılmaz virüs yeni kurbanlar almaya devam edecek.

Yakıp yıktınız kendi gönlünüzü. İçinizde söndürdüğünüz yangınları onun içinde de ateşlemek niye? Kaçtınız içinizdeki çocukla yüzleşmekten ve gittiniz onun kalbine sığındınız. Ya da, daha önce yakıp tutuşturduğunuz enkazlardan sonra sıra ona geldi belki de.

Ama nerden biliyorsunuz, bu kez de kurtulabileceğinizi? Bu kez de yeni bir sığınak bulabileceğinizi? Bu harap ettiğiniz, yıkıp döktüğünüz binadan da hasarsız çıkıp, başka bir yüreğe konmayı başarabilecek misiniz?

Ana, baba, eş, kardeş, dost, arkadaş her kimse size yoldaş oldu diye durmadan kırıp döktüğünüz insanlar sizden uzaklaşıp kaçarsa bu yalnızlığa katlanabilecek misiniz?

İnsanlar akraba veya dost oldular diye sizin şu mızmız, hırçın kırıcı halinizi çekmek zorunda mı? Hiç düşündünüz mü bunu?

Bence adı Ahmet, Ali, Ayşe veya Hatice olsun. Evladınız, eşiniz, dostunuz, arkadaşınız veya ana babanızdan biri olsun, bu kırıp döktüğünüz, sizi seven, çok seven bu insanların sabır taşını çatlatıp o korkunç yangını başlatmadan, doldurduğunuz sabır bardağında son damla siz olmadan bir kez daha düşünün.

Hatta utanmayın, sıkılmayın, kurcalayın. Bir bakın; sizi beklentisiz sevmekten başka kusuru olmayan bu insanların dolaplarının çekmecelerinde, yangında ilk kurtarılacaklar içinde siz de var mısınız?

Bu yazıyı paylaş: :

0 Yorum var:

Yorum Gönder

Buraya yorum yazabilirsiniz. Niye yazmıyorsunuz?

Üşenmedim, başka şeyler de yazdım