* Günün Yazısı :

Adını koyamayanlar için

8 yorum:

Aşk, sevgi, ihtiras, arzu, adı her neyse işte. Hepsi bir arada ya da başka bir duygu seli ama güzel ve ilginç bir haldir sevmek. İnsanın her koşulda öteki yarısını aramasının adıdır. Kimileri adını koyamaz bu sevginin. Hissettikleri ile kimliği, ilkeleri, ve hayatın kuralları arasında sıkışıp kalır.

Çünkü her ne kadar toplumsal kurallar, ilkeler, insanın bakış açısı, prensipleri olsa da bir insanı sevmenin pek kural tanıdığı vaki değildir. Hayırsızın birini bile bile seversiniz örneğin. Hatta canınızın yanacağını da bilseniz bunu umursamazsınız. Sadece yapabileceğinizin en kötüsünü en iyisi sanarak yaparsınız. Arkadaş olalım, dost kalalım, kankamsın, arkadaşımın aşkısın demekle kendinizce bir sınır çizdiğinizi sanırsınız. Oysa her zaman doğru kişiye rastlayanlar kadar şanslı olmazsınız. Bazen bir yanlışı da bile bile sevebilirsiniz.

Sevmeyi, sevilmeyi temelde herkes ister. Herkes elmanın öteki yarısına bir özlem duyar. Zamanla sevdiğiniz insanla bu söylediklerinizin hepsi olursunuz. Birlikte vakit geçirdiğiniz bir arkadaş, hoş sohbet bir dost, dertlerinizi paylaştığınız bir kanka. Öyle hoşlanırsınız ki bundan bir müddet sonra birlikte geçirdiğiniz vakitler yetmemeye başlar. Özlersiniz, merak edersiniz. Üşüdüğünüzde aklınıza gelir acaba o ne yapıyor dersiniz. Hastalığınızda aklınıza düşer, rüyalarınıza girer ve hergün ona daha fazla yakınlaşmak istersiniz.

Bir müddet sonra birlikte paylaştığınız hoşlukların yanında, paylaşamadıklarınız sizi üzmeye başlar. Arkadaş bile olsanız onu önce merak etmeye, sonra kıskanmaya başlarsınız. Sonra duygularınızın pek o kadar da masum olmadığını görür üzülürsünüz. Vicdan azabı çekersiniz. Ondan uzak durmaya çalışır, ancak çabanızın boş olduğunu bir adım daha yaklaştığınızda anlarsınız. Canınızın çekildiği, kanınızın çekildiği gibi bir müddet sonra teninizde ona çekilmeye başlar. İçinizdeki bu duyguyla savaşmaya başlar, sürekli yıpranırsınız.

Sonunda öyle bir an gelir ki; ya koşup ona gitmek ya da çekip ondan gitmek zorunda kalırsınız. Koşup ona giderseniz yolculuğunuz biraz daha farklı boyutta sürer. Onun ya da sizin konumunuza göre bu bir yaman çelişki olabileceği gibi, güzel bir ilişki de olabilir. Artık hayat bir başka güzel ve daha mutluluk verici olabilir. Ya da zindan ve kahır günleri başlar.

Çekip gitmek belki en sonunda yine başınıza gelecek olan bir kaderdir. Sürekli kahrınızı çeken, sizi hoş tutan insanın hep olumlu gördüğünüz yönleri yanında, ufak tefek olumsuz davranışlarını görmeye başlarsınız. Sonra aranızda küçük tartışmalar yaşanır. Kaprislerinizi eskisi kadar çekmediğini fark edersiniz. Aslında bu gözlemi yapanlar "tehlike çanlarının" çaldığını da fark ederler ve ellerinden geldiğince önlem almaya çalışırlar. Ancak çoğu kez insan diğeri tarafından şımartıldığı için bu konuda kör'dür. Her şeyi eskisi gibi sürecek, birisi kahrını hep çekecek zanneder...

Bir gün çekip gittiğinizde ise sadece sevdiğiniz bir insanı kaybetmezsiniz. Bir bakmışsınız ki arkadaşınız gitmiş, dostunuz, sırdaşınız, gönüldeşiniz gitmiş. Sizi dinleyen, sıkıntılarınızı paylaştığınız, arada şakalaşıp, atıştığınız insan gitmiş. Hayatınıza bazen "pat" diye bazen de korkular içinde, sancılar içinde gelip yerleşmiş insanla beraber neler yitirdiğinizi görüp üzülürsünüz...

Kendinize sözler verirsiniz, yeminler edersiniz. Bir daha asla derken bile, onu özlediğinizi fark edersiniz. Adını bir türlü koyamadığınız bu ilişkinin, aslında tadına doyamadığınız bir ilişki olduğunu görüp üzülürsünüz...
 


Aşk, sevgi, ihtiras, arzu, adı her neyse işte. Hepsi bir arada ya da başka bir duygu seli ama güzel ve ilginç bir haldir sevmek. İnsanın her koşulda öteki yarısını aramasının adıdır. Kimileri adını koyamaz bu sevginin. Hissettikleri ile kimliği, ilkeleri, ve hayatın kuralları arasında sıkışıp kalır.

Çünkü her ne kadar toplumsal kurallar, ilkeler, insanın bakış açısı, prensipleri olsa da bir insanı sevmenin pek kural tanıdığı vaki değildir. Hayırsızın birini bile bile seversiniz örneğin. Hatta canınızın yanacağını da bilseniz bunu umursamazsınız. Sadece yapabileceğinizin en kötüsünü en iyisi sanarak yaparsınız. Arkadaş olalım, dost kalalım, kankamsın, arkadaşımın aşkısın demekle kendinizce bir sınır çizdiğinizi sanırsınız. Oysa her zaman doğru kişiye rastlayanlar kadar şanslı olmazsınız. Bazen bir yanlışı da bile bile sevebilirsiniz.

Sevmeyi, sevilmeyi temelde herkes ister. Herkes elmanın öteki yarısına bir özlem duyar. Zamanla sevdiğiniz insanla bu söylediklerinizin hepsi olursunuz. Birlikte vakit geçirdiğiniz bir arkadaş, hoş sohbet bir dost, dertlerinizi paylaştığınız bir kanka. Öyle hoşlanırsınız ki bundan bir müddet sonra birlikte geçirdiğiniz vakitler yetmemeye başlar. Özlersiniz, merak edersiniz. Üşüdüğünüzde aklınıza gelir acaba o ne yapıyor dersiniz. Hastalığınızda aklınıza düşer, rüyalarınıza girer ve hergün ona daha fazla yakınlaşmak istersiniz.

Bir müddet sonra birlikte paylaştığınız hoşlukların yanında, paylaşamadıklarınız sizi üzmeye başlar. Arkadaş bile olsanız onu önce merak etmeye, sonra kıskanmaya başlarsınız. Sonra duygularınızın pek o kadar da masum olmadığını görür üzülürsünüz. Vicdan azabı çekersiniz. Ondan uzak durmaya çalışır, ancak çabanızın boş olduğunu bir adım daha yaklaştığınızda anlarsınız. Canınızın çekildiği, kanınızın çekildiği gibi bir müddet sonra teninizde ona çekilmeye başlar. İçinizdeki bu duyguyla savaşmaya başlar, sürekli yıpranırsınız.

Sonunda öyle bir an gelir ki; ya koşup ona gitmek ya da çekip ondan gitmek zorunda kalırsınız. Koşup ona giderseniz yolculuğunuz biraz daha farklı boyutta sürer. Onun ya da sizin konumunuza göre bu bir yaman çelişki olabileceği gibi, güzel bir ilişki de olabilir. Artık hayat bir başka güzel ve daha mutluluk verici olabilir. Ya da zindan ve kahır günleri başlar.

Çekip gitmek belki en sonunda yine başınıza gelecek olan bir kaderdir. Sürekli kahrınızı çeken, sizi hoş tutan insanın hep olumlu gördüğünüz yönleri yanında, ufak tefek olumsuz davranışlarını görmeye başlarsınız. Sonra aranızda küçük tartışmalar yaşanır. Kaprislerinizi eskisi kadar çekmediğini fark edersiniz. Aslında bu gözlemi yapanlar "tehlike çanlarının" çaldığını da fark ederler ve ellerinden geldiğince önlem almaya çalışırlar. Ancak çoğu kez insan diğeri tarafından şımartıldığı için bu konuda kör'dür. Her şeyi eskisi gibi sürecek, birisi kahrını hep çekecek zanneder...

Bir gün çekip gittiğinizde ise sadece sevdiğiniz bir insanı kaybetmezsiniz. Bir bakmışsınız ki arkadaşınız gitmiş, dostunuz, sırdaşınız, gönüldeşiniz gitmiş. Sizi dinleyen, sıkıntılarınızı paylaştığınız, arada şakalaşıp, atıştığınız insan gitmiş. Hayatınıza bazen "pat" diye bazen de korkular içinde, sancılar içinde gelip yerleşmiş insanla beraber neler yitirdiğinizi görüp üzülürsünüz...

Kendinize sözler verirsiniz, yeminler edersiniz. Bir daha asla derken bile, onu özlediğinizi fark edersiniz. Adını bir türlü koyamadığınız bu ilişkinin, aslında tadına doyamadığınız bir ilişki olduğunu görüp üzülürsünüz...
 

Tok adam (*) ağırlamak zordur

13 yorum:

Dünyanın en zor işlerinden biridir. Bahanesi çok ve karnı tok olana bir şey beğendirmek. Bırakın onun beğenmeme ihtimalini, zaten sizin sabrınız da nereye kadardır ki? Kendini hep itelenen ve ötelenen biri gibi algılamak. Yaptığı iş beğenilmeyen, lütfen ve nezaketen ilgi gösterilen biri gibi hissetmek, tam aksi doğru olsa bile yine de her insan için yıpratıcı bir durumdur.

Argo bir deyim vardır "gönülsüz işten, burunsuz oğlan doğar" diye. Ortak bir elektriği yakalayamazsanız birlikte bir şeyleri kotarmayı düşündüğünüz bir insanla yola devam etmeye çalışmanın, bir şeyleri zorlamanın anlamı yoktur. Yani sabrın sonu her zaman selamet değildir ve bekleyen derviş her zaman muradına ermiş olmaz. Bazen de beklerken elinizde çiçekler, kapılarda sırılsıklam çürür gidersiniz.

Hele gönlünüzün misafiri "tok"sa. Bir anlık midesi kazınsa, bir açlık hissetse bile bir müddet sonra onun sizin açlığınıza çare olmadığını görürsünüz. Belki sizi kırıp incitmez ama sofraya daldırdığı kaşıkların nezaketen olduğunu hissettiğinizde içiniz burkulur, üzülür, kırılırsınız.

Sevmiştir sizden önce, hayırsızın birini o yüzden aşkınız onu tatmin etmez. Yüreğinizi beyaz bir defter gibi, yaprak yaprak açsanız bile alışkanlıkları vardır onun. Sizinle akışkanlık haline dönüşemez. Bu alışkanlıklar her şey ve her şekil olabilir. İçtiği kahvenin köpüğünden, baktığı gözlerin rengine, öptüğü dudakların tadına, dokunduğu tenin kokusuna kadar...

O yüzden gönül sofranızı açtığınız insanın altına minderler serseniz de, önüne halılar yazsanız da, ona baklavalar, börekler açsanız, hatta ağzınızla "kuş" tutsanız da yaranamayabilirsiniz. O yüzden aman dikkat edin. Her anlamda karnı tok, sırtı pek, gözü "doymuş" insanlardan uzak durun. Boşuna yıpranır ve gereksiz yere üzülürsünüz.

Yemediği börek kalmamış biriyle yol arkadaşlığı yapmaktansa, sizi gerçekten sevebilecek, sevdiğinde gözü kör olup, bir başkasına yan dönüp bakmayacak "gönlü tok, yüreği sevginize aç" bir gönüldaş, bir sevdalı âşık bulun kendinize. Sefanız sefa olsun...

Hamiş:
----------------------------------
Biz tok adam (*) dedik ama siz anladınız, o adam da olabilir, madam da.



Dünyanın en zor işlerinden biridir. Bahanesi çok ve karnı tok olana bir şey beğendirmek. Bırakın onun beğenmeme ihtimalini, zaten sizin sabrınız da nereye kadardır ki? Kendini hep itelenen ve ötelenen biri gibi algılamak. Yaptığı iş beğenilmeyen, lütfen ve nezaketen ilgi gösterilen biri gibi hissetmek, tam aksi doğru olsa bile yine de her insan için yıpratıcı bir durumdur.

Argo bir deyim vardır "gönülsüz işten, burunsuz oğlan doğar" diye. Ortak bir elektriği yakalayamazsanız birlikte bir şeyleri kotarmayı düşündüğünüz bir insanla yola devam etmeye çalışmanın, bir şeyleri zorlamanın anlamı yoktur. Yani sabrın sonu her zaman selamet değildir ve bekleyen derviş her zaman muradına ermiş olmaz. Bazen de beklerken elinizde çiçekler, kapılarda sırılsıklam çürür gidersiniz.

Hele gönlünüzün misafiri "tok"sa. Bir anlık midesi kazınsa, bir açlık hissetse bile bir müddet sonra onun sizin açlığınıza çare olmadığını görürsünüz. Belki sizi kırıp incitmez ama sofraya daldırdığı kaşıkların nezaketen olduğunu hissettiğinizde içiniz burkulur, üzülür, kırılırsınız.

Sevmiştir sizden önce, hayırsızın birini o yüzden aşkınız onu tatmin etmez. Yüreğinizi beyaz bir defter gibi, yaprak yaprak açsanız bile alışkanlıkları vardır onun. Sizinle akışkanlık haline dönüşemez. Bu alışkanlıklar her şey ve her şekil olabilir. İçtiği kahvenin köpüğünden, baktığı gözlerin rengine, öptüğü dudakların tadına, dokunduğu tenin kokusuna kadar...

O yüzden gönül sofranızı açtığınız insanın altına minderler serseniz de, önüne halılar yazsanız da, ona baklavalar, börekler açsanız, hatta ağzınızla "kuş" tutsanız da yaranamayabilirsiniz. O yüzden aman dikkat edin. Her anlamda karnı tok, sırtı pek, gözü "doymuş" insanlardan uzak durun. Boşuna yıpranır ve gereksiz yere üzülürsünüz.

Yemediği börek kalmamış biriyle yol arkadaşlığı yapmaktansa, sizi gerçekten sevebilecek, sevdiğinde gözü kör olup, bir başkasına yan dönüp bakmayacak "gönlü tok, yüreği sevginize aç" bir gönüldaş, bir sevdalı âşık bulun kendinize. Sefanız sefa olsun...

Hamiş:
----------------------------------
Biz tok adam (*) dedik ama siz anladınız, o adam da olabilir, madam da.


Üşenmedim, başka şeyler de yazdım