* Günün Yazısı :

Kadınların içindeki ÖKÜZ

6 yorum:

Erkeğiz. kadınlar tarafından sık sık eleştiriliriz içimizdeki ÖKÜZ konusunda. Yalan da değil hani ne kadar incelsek de bazen içimizdeki patavatsız, vurdumduymaz ÖKÜZ meydana çıkar ve sevdiklerimizi kırar döker, incitiriz.

Ancak her erkek tartıştığında karşısındaki kadının da içinde yaşayan bir ÖKÜZ’ü olduğunu düşünür. Oysa bizim ÖKÜZ'ümüzün gözden kaçırdığı kadınlarımızın içinde yaşayanın ÖKÜZ değil, bir ÖksÜZ olduğu gerçeğidir.

Çoğu zaman kavgalarda kadınlarla benzeşir davranışlarımız, o yüzden kızar öfkeleriniz kadınlarımızın içindeki ÖKsÜZ ile karşılaştığımızda. Biz ne kadar kaba isek o da bir o kadar kırıcı, saldırgan ve öfkelidir ve bir erkek aynada kendi öfkesini görmekten her zaman nefret eder.

Evet, kadınların ÖKsÜZ'ü de kabalaşabilir, çirkinleşebilir, saldırganlaşabilir. Kıskandığında bir boğaya dönüşebilir. Yakıp yıkar, kırar döker, kötü söz söyler incitir. İçindeki kaynayan kazandan, lavlar fışkırır, kızgın yağlar boca eder üzerimize. Birçok erkek bu durumdan yakınır. Sıkılır, bıkar, terk eder sevdiği kadını bu yüzden.

Çünkü kendinden bildiği ÖKÜZ'e benzemektedir kadının davranışları. Yakıştıramaz. Kibar, nazik, naif kırılgan gördüğü, bir çiçek gibi özenle okşayıp sevdiği kadının kabalaşması, saldırganlaşması erkekler için önce hafif keyif verici madde statüsüne girse de sonunda dayanılmaz bir hal alır. Hiç sebep ve sonuçlarını düşünmeden kadınını yargılar ve kolayca suçlayıp, idama mahkûm eder.

Kadının içindeki ÖKsÜZ ise sebepsiz yere harekete geçmez. O hep yetim, boynu bükük ve kırılgandır. Okşayıp sevdiğinizde önce ürkek davransa da sonrasında size teslim eder kendini. İşte sorun bu noktadan sonra başlar. Kadının ÖKsÜZ'ü sevgiye, şefkate açtır. Onu doyurduğunuz sürece dahasını ister ve kendini açar, kendinden verirken, dahasını istemeye de devam eder. Çünkü yegâne gıdasına kavuşmuş ve ölüm orucuna son vermiştir artık.

Burgercilerdeki "Big Menü"nün bizim dilimizde bir deyimle karşılığı vardır. "ÖKsÜZ doyuran" derler. Çünkü sevgiye aç bir kadının yüreğini doyurmak kolay değildir. Tıpkı big menüdeki gibi kocaman, mangal gibi bir yürek ister adamda. Hele kadın daha önceleri her yakınlaşan kişiden kazık yemiş, iki yüzlülük görmüşse, size karşı da önyargılı olması, şüphe ve korku ile yaklaşması doğaldır. Ya bu da aldatırsa, ya bu da terkederse, ya bu da canımı yakarsa korkusu yaşamaktadır çünkü kadın.

Önceleri bizi mutlu eden kadındaki bu açlık hali, kıskançlıkla da perçinlenince kadınımızın içindeki ÖKsÜZ'le bizim içimizdeki ÖKÜZ'ün kavgası, çatışması başlar. Kadının ÖKsÜZ'ü kaybetme korkusu yaşarken, bizim ÖKÜZ'ümüz bu ruh halini anlayamaz. Kadının yaptıklarını trip sanır, kapris sanır, karşı gelme, meydan okuma zanneder ve kadınıyla aptalca bir savaşa girişir. Kadını alt etmenin, yenmenin derdine düşer. Çünkü bizim ÖKÜZ'ümüze göre bu bir güç savaşıdır.

Oysa kadın için bu bir kaybetmeme mücadelesidir, bir türlü erkeğine anlatamadığı, umutları, kaygıları ve korkularıdır. Birçok erkek ise bu durumda kadının davranışlarını hep bir isyan, başkaldırı, ihanet, sadakatsizlik gibi algılar ve ÖKÜZ'ce tepkiler verir. Sonunda da kadınını kırar incitir, ya kendi içinde kadının yerini ya da kadında kendi yerini kaybeder.

Erkek ÖKÜZ'lüğünü unutup, kadının içindeki ÖKsÜZ'ün başını okşamayı, sevip sarmayı akıl edebildiğinde ise kadın yine erkeğinin şefkatli kollarına bırakır kendini. Teslimiyetin ve aidiyetin hazzını yaşar ve yaşatır.

İşte, erkek olarak bizlerin bilmesi gereken en temel konu; kadınlarla çatışma yaşadığımızda karşımızdakinin bizim içimizdeki gibi bir ÖKÜZ olmadığı, aslında bir ÖKsÜZ'le savaştığımız gerçeğidir.

Bir ÖKÜZ'le savaşı her türlü kabalık, ihmalkârlık, saldırganlık, öfke ve şiddetle kazanabilirsiniz ama kadınların içindeki ÖKsÜZ'le baş edebilmenin bir tek yolu vardır:

Sevmek, sevmek daha çok sevmek. Sevdiğince sevgini bildirmek, sarıp okşamak, öpüp koklamaktır...


Bilmem anlatabildim mi?


Erkeğiz. kadınlar tarafından sık sık eleştiriliriz içimizdeki ÖKÜZ konusunda. Yalan da değil hani ne kadar incelsek de bazen içimizdeki patavatsız, vurdumduymaz ÖKÜZ meydana çıkar ve sevdiklerimizi kırar döker, incitiriz.

Ancak her erkek tartıştığında karşısındaki kadının da içinde yaşayan bir ÖKÜZ’ü olduğunu düşünür. Oysa bizim ÖKÜZ'ümüzün gözden kaçırdığı kadınlarımızın içinde yaşayanın ÖKÜZ değil, bir ÖksÜZ olduğu gerçeğidir.

Çoğu zaman kavgalarda kadınlarla benzeşir davranışlarımız, o yüzden kızar öfkeleriniz kadınlarımızın içindeki ÖKsÜZ ile karşılaştığımızda. Biz ne kadar kaba isek o da bir o kadar kırıcı, saldırgan ve öfkelidir ve bir erkek aynada kendi öfkesini görmekten her zaman nefret eder.

Evet, kadınların ÖKsÜZ'ü de kabalaşabilir, çirkinleşebilir, saldırganlaşabilir. Kıskandığında bir boğaya dönüşebilir. Yakıp yıkar, kırar döker, kötü söz söyler incitir. İçindeki kaynayan kazandan, lavlar fışkırır, kızgın yağlar boca eder üzerimize. Birçok erkek bu durumdan yakınır. Sıkılır, bıkar, terk eder sevdiği kadını bu yüzden.

Çünkü kendinden bildiği ÖKÜZ'e benzemektedir kadının davranışları. Yakıştıramaz. Kibar, nazik, naif kırılgan gördüğü, bir çiçek gibi özenle okşayıp sevdiği kadının kabalaşması, saldırganlaşması erkekler için önce hafif keyif verici madde statüsüne girse de sonunda dayanılmaz bir hal alır. Hiç sebep ve sonuçlarını düşünmeden kadınını yargılar ve kolayca suçlayıp, idama mahkûm eder.

Kadının içindeki ÖKsÜZ ise sebepsiz yere harekete geçmez. O hep yetim, boynu bükük ve kırılgandır. Okşayıp sevdiğinizde önce ürkek davransa da sonrasında size teslim eder kendini. İşte sorun bu noktadan sonra başlar. Kadının ÖKsÜZ'ü sevgiye, şefkate açtır. Onu doyurduğunuz sürece dahasını ister ve kendini açar, kendinden verirken, dahasını istemeye de devam eder. Çünkü yegâne gıdasına kavuşmuş ve ölüm orucuna son vermiştir artık.

Burgercilerdeki "Big Menü"nün bizim dilimizde bir deyimle karşılığı vardır. "ÖKsÜZ doyuran" derler. Çünkü sevgiye aç bir kadının yüreğini doyurmak kolay değildir. Tıpkı big menüdeki gibi kocaman, mangal gibi bir yürek ister adamda. Hele kadın daha önceleri her yakınlaşan kişiden kazık yemiş, iki yüzlülük görmüşse, size karşı da önyargılı olması, şüphe ve korku ile yaklaşması doğaldır. Ya bu da aldatırsa, ya bu da terkederse, ya bu da canımı yakarsa korkusu yaşamaktadır çünkü kadın.

Önceleri bizi mutlu eden kadındaki bu açlık hali, kıskançlıkla da perçinlenince kadınımızın içindeki ÖKsÜZ'le bizim içimizdeki ÖKÜZ'ün kavgası, çatışması başlar. Kadının ÖKsÜZ'ü kaybetme korkusu yaşarken, bizim ÖKÜZ'ümüz bu ruh halini anlayamaz. Kadının yaptıklarını trip sanır, kapris sanır, karşı gelme, meydan okuma zanneder ve kadınıyla aptalca bir savaşa girişir. Kadını alt etmenin, yenmenin derdine düşer. Çünkü bizim ÖKÜZ'ümüze göre bu bir güç savaşıdır.

Oysa kadın için bu bir kaybetmeme mücadelesidir, bir türlü erkeğine anlatamadığı, umutları, kaygıları ve korkularıdır. Birçok erkek ise bu durumda kadının davranışlarını hep bir isyan, başkaldırı, ihanet, sadakatsizlik gibi algılar ve ÖKÜZ'ce tepkiler verir. Sonunda da kadınını kırar incitir, ya kendi içinde kadının yerini ya da kadında kendi yerini kaybeder.

Erkek ÖKÜZ'lüğünü unutup, kadının içindeki ÖKsÜZ'ün başını okşamayı, sevip sarmayı akıl edebildiğinde ise kadın yine erkeğinin şefkatli kollarına bırakır kendini. Teslimiyetin ve aidiyetin hazzını yaşar ve yaşatır.

İşte, erkek olarak bizlerin bilmesi gereken en temel konu; kadınlarla çatışma yaşadığımızda karşımızdakinin bizim içimizdeki gibi bir ÖKÜZ olmadığı, aslında bir ÖKsÜZ'le savaştığımız gerçeğidir.

Bir ÖKÜZ'le savaşı her türlü kabalık, ihmalkârlık, saldırganlık, öfke ve şiddetle kazanabilirsiniz ama kadınların içindeki ÖKsÜZ'le baş edebilmenin bir tek yolu vardır:

Sevmek, sevmek daha çok sevmek. Sevdiğince sevgini bildirmek, sarıp okşamak, öpüp koklamaktır...


Bilmem anlatabildim mi?

Bacaklar ve bakacaklar hakkında bir yazı

1 yorum:

Dünyada aynı zamanda hem bu kadar kafa ütüleyici, hem de bu kadar iç gıcıklayıcı bir ses daha var mıdır acaba?

Kapatın gözlerinizi ve sesi dinleyin şimdi. Koridorda etekleri zil takmış bir kadın yürüyor sanki. Tahminen uzun bacaklı, yüksek ve ince topukları, kırmızı ayakkabıları ve elbisesi ile iç gıcıklayıcı, çıtır bir güzellik. Yüzünde hoş bir gülümseme ve özgüven ifadesi olmalı. Tak, tak, tak...

Bir özgüven ki, değme gitsin. "At gibi karı" sözünün hakkını verir bir kadın hem de, insanın insani ve hayvani bütün duyularını, çakralarını açan bir ses.

Göğüs dekoltesini üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorsunuz. Şimdi gözlerinizi kapatıp havaya yayılan parfüm kokusunu hissetmeye hazırsınız. Kokusunda her türlü günaha davet var onun da ihtimal ki. Ayakkabılarının sesi böyleyse...

Kırmızı elbiseyi beğenmediniz mi hadi fıstık yeşili olsun. Geliyor, geliyor, tak, tak, tak....

Aaa, bu bücür, şişman kokanaya mı aitmiş o ayakkabılar. Ya herkese neden satıyorlar bu yüksek topukluları? Olmaz ki. Hanım, hanım oldu mu bu şimdi, senin benim hayallerimi yıkmaya ne hakkın var.

Tanrım...
Ağdası gelmiş bacaklar ve ağvası gelmiş buruşuk bir beden. Aa çorap da mı yok ayağında, yoksa süper ince mi, onlar. Hadi be!

Yok, yok olmuyor böyle. nasıl herkes göğüs kıllarını açıp, altın zincir takamıyorsa bazı kadınlara yüksek ve ince topuklu ayakkabı giydirip, ten rengi çorapla koridorlarda yürütmeyeceksin kardeşim.

Hele üstüne o parfüm kokusu. İnsan yaşına başına uygun bir parfümü, az miktar, dozunda kullanır yahu. Her şeyin bir ayarı var ama değil mi. Mahmutpaşa'dan mı aldı. Bedava mı buldu. Yoksa para babası bir sevgilisi mi var bilemem ama hatun parfüm şişesine şöyle bir girip çıkmış gibi kokuyor.

Zağar gibi kapadık gözlerimizi, kaldırımda, düştük kokunun peşine. Karşımıza çıka çıka bir kokona çıktı. Oldu mu şimdi bu.

Hani insan kendine yakışanı giymeli derler ya.
Ee nasıl minicik bodyler kocaman göbekli ablalara gitmiyorsa parfüm de öyle her terlemiş bedene gitmiyor işte, neden zorluyorsunuz. Şahsen ben  burnumun direğini sızlatan kokulu ablalar hakkında kötü düşünmeye başladım. Ya pis bir teşhirci ve tacizcisiniz, ya da yukarıdaki şıklardan birine giriyorsunuz. Veya çok çirkin ve yaşlısınız bence...

Aaa salak mısın ibram'cığım insan hem genç ve güzel olup, hem de güzel kokamaz mı demeyin. Kokar tabi ama parfüm şişesine düşmeyecek kadar kokuyu kendine yakıştıracak, dozunda kullanacak özgüvene sahiptir.

Ben 50 metreden burun direğini sızlatan kokuların, yıkanmayı sevmeyen kro abilerimizin ter kokularından farkı olduğunu düşünmüyorum şahsen. napim bu da benim takıntım. Boca etmeyin bu kadar.

İki çift lafım da türbanlı gacılara. Aynı haltı yiyecek sonra da laf atana aaa türbanlıyım ben utanmıyor musun diyecekseniz hiç tavsiye etmiyorum bunu şahsen. İt gibi ses ve kokunuzdan alıyoruz işte. Ayarlayın şu parfümün dozunu hanfendi. lütfen yani.

Bak, şimdi kokonamız nasıl da gidiyor kırıta kırıta, şu yaşında onu da mutlu ettik ya. Aferin bize. Bak, bak dedim de bakmayacağım. Yüzünden bir hayır görmedik ki arkasından bakayım, di mi?

Göz görmezse gönül katlanır, hadi gözlerimizi kapayalım.
Oh my god!.. Yine o ses. Tak, tak, tak... Şimdi kulaklarımı tırmalıyor. Bir dahaki sefere o topuklu ayakkabıların üzerinde güzel bir kadın görene kadar da bu kâbus devam edecek...

Lütfen çirkin, yaşlı ve kalın bacaklı kadınlara ince topuklu ayakkabı, burun direğini sızlatan parfümler satılmasın. Sıkıştırıverin olası bir anayasa teklifine bunu da.

Çok istirham ediyorum. Madem insanı illa günaha sokacaksınız, bari değsin değil mi?





























Dünyada aynı zamanda hem bu kadar kafa ütüleyici, hem de bu kadar iç gıcıklayıcı bir ses daha var mıdır acaba?

Kapatın gözlerinizi ve sesi dinleyin şimdi. Koridorda etekleri zil takmış bir kadın yürüyor sanki. Tahminen uzun bacaklı, yüksek ve ince topukları, kırmızı ayakkabıları ve elbisesi ile iç gıcıklayıcı, çıtır bir güzellik. Yüzünde hoş bir gülümseme ve özgüven ifadesi olmalı. Tak, tak, tak...

Bir özgüven ki, değme gitsin. "At gibi karı" sözünün hakkını verir bir kadın hem de, insanın insani ve hayvani bütün duyularını, çakralarını açan bir ses.

Göğüs dekoltesini üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorsunuz. Şimdi gözlerinizi kapatıp havaya yayılan parfüm kokusunu hissetmeye hazırsınız. Kokusunda her türlü günaha davet var onun da ihtimal ki. Ayakkabılarının sesi böyleyse...

Kırmızı elbiseyi beğenmediniz mi hadi fıstık yeşili olsun. Geliyor, geliyor, tak, tak, tak....

Aaa, bu bücür, şişman kokanaya mı aitmiş o ayakkabılar. Ya herkese neden satıyorlar bu yüksek topukluları? Olmaz ki. Hanım, hanım oldu mu bu şimdi, senin benim hayallerimi yıkmaya ne hakkın var.

Tanrım...
Ağdası gelmiş bacaklar ve ağvası gelmiş buruşuk bir beden. Aa çorap da mı yok ayağında, yoksa süper ince mi, onlar. Hadi be!

Yok, yok olmuyor böyle. nasıl herkes göğüs kıllarını açıp, altın zincir takamıyorsa bazı kadınlara yüksek ve ince topuklu ayakkabı giydirip, ten rengi çorapla koridorlarda yürütmeyeceksin kardeşim.

Hele üstüne o parfüm kokusu. İnsan yaşına başına uygun bir parfümü, az miktar, dozunda kullanır yahu. Her şeyin bir ayarı var ama değil mi. Mahmutpaşa'dan mı aldı. Bedava mı buldu. Yoksa para babası bir sevgilisi mi var bilemem ama hatun parfüm şişesine şöyle bir girip çıkmış gibi kokuyor.

Zağar gibi kapadık gözlerimizi, kaldırımda, düştük kokunun peşine. Karşımıza çıka çıka bir kokona çıktı. Oldu mu şimdi bu.

Hani insan kendine yakışanı giymeli derler ya.
Ee nasıl minicik bodyler kocaman göbekli ablalara gitmiyorsa parfüm de öyle her terlemiş bedene gitmiyor işte, neden zorluyorsunuz. Şahsen ben  burnumun direğini sızlatan kokulu ablalar hakkında kötü düşünmeye başladım. Ya pis bir teşhirci ve tacizcisiniz, ya da yukarıdaki şıklardan birine giriyorsunuz. Veya çok çirkin ve yaşlısınız bence...

Aaa salak mısın ibram'cığım insan hem genç ve güzel olup, hem de güzel kokamaz mı demeyin. Kokar tabi ama parfüm şişesine düşmeyecek kadar kokuyu kendine yakıştıracak, dozunda kullanacak özgüvene sahiptir.

Ben 50 metreden burun direğini sızlatan kokuların, yıkanmayı sevmeyen kro abilerimizin ter kokularından farkı olduğunu düşünmüyorum şahsen. napim bu da benim takıntım. Boca etmeyin bu kadar.

İki çift lafım da türbanlı gacılara. Aynı haltı yiyecek sonra da laf atana aaa türbanlıyım ben utanmıyor musun diyecekseniz hiç tavsiye etmiyorum bunu şahsen. İt gibi ses ve kokunuzdan alıyoruz işte. Ayarlayın şu parfümün dozunu hanfendi. lütfen yani.

Bak, şimdi kokonamız nasıl da gidiyor kırıta kırıta, şu yaşında onu da mutlu ettik ya. Aferin bize. Bak, bak dedim de bakmayacağım. Yüzünden bir hayır görmedik ki arkasından bakayım, di mi?

Göz görmezse gönül katlanır, hadi gözlerimizi kapayalım.
Oh my god!.. Yine o ses. Tak, tak, tak... Şimdi kulaklarımı tırmalıyor. Bir dahaki sefere o topuklu ayakkabıların üzerinde güzel bir kadın görene kadar da bu kâbus devam edecek...

Lütfen çirkin, yaşlı ve kalın bacaklı kadınlara ince topuklu ayakkabı, burun direğini sızlatan parfümler satılmasın. Sıkıştırıverin olası bir anayasa teklifine bunu da.

Çok istirham ediyorum. Madem insanı illa günaha sokacaksınız, bari değsin değil mi?




























Dönenin blogu okunur mu?

13 yorum:

Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı derler. Gerçi eskitilmiş kotların moda olduğu dönemleri de gördük. Ak saçlı yakışıklıların kızların gönlünde taht kurduğu dönemleri de. Neymiş olay, tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkânıymış. geldik dükkânı açtık işte nitekim.

Blog âleminden kopalı bir hayli zaman oldu yalan söylememek lazım. Günün modası ne, hangi bloglar, hangi konular çok okunuyor. Kimin eli kimin cebinde. Kızlar hala reglini, erkekler osbirini yazıyor da hit alıyor mu bilmiyorum. Zaten öyle bir şey yapmak gibi bir niyetim de yok.

Benim blog âleminde beğendiğim iki hatun blogger vardı ki herkes de beğenir. Pucca & Siminya ikilisi top tüfek koymayan kızlardır biliyorsunuz. Başarılarını hep birlikte alkışladık. Kolay değil yaptıkları, morallerini bozmadan istikrarlı bir şekilde yazmaya devam ettiler. Kitap bile çıkaran oldu içlerinde. Erkek blog yazarlarını pek bilmiyorum. Kendileri aslında birileri için mihenk taşı olsalar da ben inatla görmezden geliyorum. Adiliğimden işte, beğendiğim var içlerinde ama yazmıyorum buraya hitleri artmasın diye. Sanki onların çok da umurlarında bu durum ama olsun, yaşasın kötülük.

İstisnasız blog aleminde hiç esen rüzgarları iplemeden yazıp çizmeye devam eden her bloggeri takdir ediyorum. Ben bile bu âlemde 3 yılda 3 kez, kızdım küstüm darıldım. Eee zkerim blogunu da, tasını da tarağını da dedim ya da işi duygusala bağladım Romeo & juliet tripleri ile bloglarımı kapadım bir kaç kez. Demek ki aslolan istikrarlı bir şekilde yazmayı sürdürmek. Bunu yapanları yurtta ve dış temsilciliklerde öperek takdir etmek. Ediyorum...

Bi de ayarı kaçırıp 99 blog açtığımdan olsa gerek ben ipin ucunu iyice kaçırmıştım. Hangi taşın altını kaldırsan altından benim blogum çıktığından ben bile hangi blogu yazdığımı ya da sanal çakma kimliklerden hangisinin ben olduğumu sapıtmış haldeydim kapatıp giderken. Aslında kakara - kukara gözüksem de duygusal adamım. gözü yaşlı, gönlü kırık bıraktıklarım olmuştur, affetsinler.

Yine de  şöyle İbram abi bizi bırakıp da nerelere gidiyorsun diye arkamdan ağlayan afilli bir kalabalık felam olsa hemen de dönebilirdim ama baktım kimse iplemiyor gittim ben de. Zaten geldim diye ipliceniz mi o da muamma benim açımdan.

Şimdi şurasını bilhassa belirteyim ki; dönmek ayıp değildir. Nitekim Cem KARACA rahmetli de döndüm a.q dememiş miydi? Demek ki dönülebiliyo. Kaç kere gidersen git. Üstelik dönüşüm mevlana haftasına denk geldiğinden de anlamlı oldu. Gel kel olsan fodul olsan da gel çağrısına uyarak geldim işte. Aranızdayım.

Her neyse, kendimden bilirim arada bazı blog yazarları da duygusala bağlayıp aşk meşk işlerinden bloglarını kapıyorlar ama benimkisi tamamen duygusal ($)'dı bu kez. Yokluk da gördük, fakirlikte ama sağ olsun Mevla bu kez iş güç bolluğu ile imtihan etti. Yağdır mevlam su misali iş yağdı. Gece gündüz çalıştık. Eee bir yerde musluktan nasibimiz akarken kovayı bırakıp ben balık değil blog istiyorum demek olmazdı. Nitekim öyle de yaptık para işlerine daldık. Nasibimizi karınca kararınca aldık.

İşler biraz sakinleşti şimdi. ben de sanaldaki dükkânı açim bi bakalım blog âleminde ne var ne yok dedim. Haberleri sizden alırım diye bekledim olmadı, dedikoduları fısıldamadınız kulağıma. Şşşt abi ne haber, hoş geldin nerelerdeydin diyen bi kaç kişi dışında pek kimse de olmayınca kendimi ezik, büzük hissettim. Öyle etrafımda pervane olan kişi ve dişi de kalmadığı için biraz face'den kanka yaptım. Okuyan olursa kendi kendime görüp sevineyim diye.

Eee yeter bu kadar ajitasyon. Eziğiz dedikse o kadar da değil. Elimizden geldiğince sosyal işlere de giriştik, elimizi taşın altına, başın üstüne de koyduk, boş durmadık canım. Şimdi de kuyruğu kıstırdık geldik kürkçü dükkânına, yazıyoruz işte, .

Eski dönemde gözünüzden kaçan bi kaç blogumu da ekledim profilime. Okursunuz belki diye. Anaa bu da mı İbram'mış der belki bazıları, bazılarınız da ben biliyodum zaten diyebilir.

Canınız sağ olsun. Yeter ki kırmayın, kırılmayın, darılmayın, sarılın, sevin sevilin mutlu olun...


Saygılarımla


T.İ.O







Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı derler. Gerçi eskitilmiş kotların moda olduğu dönemleri de gördük. Ak saçlı yakışıklıların kızların gönlünde taht kurduğu dönemleri de. Neymiş olay, tilkinin dönüp dolaşıp geleceği yer kürkçü dükkânıymış. geldik dükkânı açtık işte nitekim.

Blog âleminden kopalı bir hayli zaman oldu yalan söylememek lazım. Günün modası ne, hangi bloglar, hangi konular çok okunuyor. Kimin eli kimin cebinde. Kızlar hala reglini, erkekler osbirini yazıyor da hit alıyor mu bilmiyorum. Zaten öyle bir şey yapmak gibi bir niyetim de yok.

Benim blog âleminde beğendiğim iki hatun blogger vardı ki herkes de beğenir. Pucca & Siminya ikilisi top tüfek koymayan kızlardır biliyorsunuz. Başarılarını hep birlikte alkışladık. Kolay değil yaptıkları, morallerini bozmadan istikrarlı bir şekilde yazmaya devam ettiler. Kitap bile çıkaran oldu içlerinde. Erkek blog yazarlarını pek bilmiyorum. Kendileri aslında birileri için mihenk taşı olsalar da ben inatla görmezden geliyorum. Adiliğimden işte, beğendiğim var içlerinde ama yazmıyorum buraya hitleri artmasın diye. Sanki onların çok da umurlarında bu durum ama olsun, yaşasın kötülük.

İstisnasız blog aleminde hiç esen rüzgarları iplemeden yazıp çizmeye devam eden her bloggeri takdir ediyorum. Ben bile bu âlemde 3 yılda 3 kez, kızdım küstüm darıldım. Eee zkerim blogunu da, tasını da tarağını da dedim ya da işi duygusala bağladım Romeo & juliet tripleri ile bloglarımı kapadım bir kaç kez. Demek ki aslolan istikrarlı bir şekilde yazmayı sürdürmek. Bunu yapanları yurtta ve dış temsilciliklerde öperek takdir etmek. Ediyorum...

Bi de ayarı kaçırıp 99 blog açtığımdan olsa gerek ben ipin ucunu iyice kaçırmıştım. Hangi taşın altını kaldırsan altından benim blogum çıktığından ben bile hangi blogu yazdığımı ya da sanal çakma kimliklerden hangisinin ben olduğumu sapıtmış haldeydim kapatıp giderken. Aslında kakara - kukara gözüksem de duygusal adamım. gözü yaşlı, gönlü kırık bıraktıklarım olmuştur, affetsinler.

Yine de  şöyle İbram abi bizi bırakıp da nerelere gidiyorsun diye arkamdan ağlayan afilli bir kalabalık felam olsa hemen de dönebilirdim ama baktım kimse iplemiyor gittim ben de. Zaten geldim diye ipliceniz mi o da muamma benim açımdan.

Şimdi şurasını bilhassa belirteyim ki; dönmek ayıp değildir. Nitekim Cem KARACA rahmetli de döndüm a.q dememiş miydi? Demek ki dönülebiliyo. Kaç kere gidersen git. Üstelik dönüşüm mevlana haftasına denk geldiğinden de anlamlı oldu. Gel kel olsan fodul olsan da gel çağrısına uyarak geldim işte. Aranızdayım.

Her neyse, kendimden bilirim arada bazı blog yazarları da duygusala bağlayıp aşk meşk işlerinden bloglarını kapıyorlar ama benimkisi tamamen duygusal ($)'dı bu kez. Yokluk da gördük, fakirlikte ama sağ olsun Mevla bu kez iş güç bolluğu ile imtihan etti. Yağdır mevlam su misali iş yağdı. Gece gündüz çalıştık. Eee bir yerde musluktan nasibimiz akarken kovayı bırakıp ben balık değil blog istiyorum demek olmazdı. Nitekim öyle de yaptık para işlerine daldık. Nasibimizi karınca kararınca aldık.

İşler biraz sakinleşti şimdi. ben de sanaldaki dükkânı açim bi bakalım blog âleminde ne var ne yok dedim. Haberleri sizden alırım diye bekledim olmadı, dedikoduları fısıldamadınız kulağıma. Şşşt abi ne haber, hoş geldin nerelerdeydin diyen bi kaç kişi dışında pek kimse de olmayınca kendimi ezik, büzük hissettim. Öyle etrafımda pervane olan kişi ve dişi de kalmadığı için biraz face'den kanka yaptım. Okuyan olursa kendi kendime görüp sevineyim diye.

Eee yeter bu kadar ajitasyon. Eziğiz dedikse o kadar da değil. Elimizden geldiğince sosyal işlere de giriştik, elimizi taşın altına, başın üstüne de koyduk, boş durmadık canım. Şimdi de kuyruğu kıstırdık geldik kürkçü dükkânına, yazıyoruz işte, .

Eski dönemde gözünüzden kaçan bi kaç blogumu da ekledim profilime. Okursunuz belki diye. Anaa bu da mı İbram'mış der belki bazıları, bazılarınız da ben biliyodum zaten diyebilir.

Canınız sağ olsun. Yeter ki kırmayın, kırılmayın, darılmayın, sarılın, sevin sevilin mutlu olun...


Saygılarımla


T.İ.O






Üşenmedim, başka şeyler de yazdım