* Günün Yazısı :

İnsanlar... / seçtiklerim-6

9 yorum:

İ
nsanlar vardır, hoş sohbettir. dinlemekten keyif alırsınız.

İnsanlar vardır, güler yüzlüdür. Öyle ki; bakmaya doyamazsınız.

İnsanlar vardır, zekidir, kıvrak zekâlıdır. Hoşunuza gider, sizi heyecanlandırır.

İnsanlar vardır, beğenilecek, imrenilecek. Takdir edersiniz, özenir, taklit edersiniz.

İnsanlar vardır, dayanılacak, güvenilecek. Birlikte yola çıkarsınız, iş kurarsınız.
Varınızı ve varlığınızını ona emanet edersiniz. Zor zamanda yanınızda olur, kol kanat gererler.

İnsanlar vardır etkileyici, sürükleyici. Sizi alır götürür, bile bile peşine takılırsınız. Tutkuyla sever, onda tutuklu kalırsınız.

İnsanlar vardır sevilecek, sevilinecek. Onları seversiniz, onlarca sevilirsiniz. Birlikte çıkarsınız, nişanlanır evlenirsiniz. Çoluk, çocuk yapar, yuva kurarsınız.

İnsanlar vardır, onlarsız yapamazsınız.

İnsanlar vardır, onlarla (hiç bir şey) yapamazsınız...


İ
nsanlar vardır, hoş sohbettir. dinlemekten keyif alırsınız.

İnsanlar vardır, güler yüzlüdür. Öyle ki; bakmaya doyamazsınız.

İnsanlar vardır, zekidir, kıvrak zekâlıdır. Hoşunuza gider, sizi heyecanlandırır.

İnsanlar vardır, beğenilecek, imrenilecek. Takdir edersiniz, özenir, taklit edersiniz.

İnsanlar vardır, dayanılacak, güvenilecek. Birlikte yola çıkarsınız, iş kurarsınız.
Varınızı ve varlığınızını ona emanet edersiniz. Zor zamanda yanınızda olur, kol kanat gererler.

İnsanlar vardır etkileyici, sürükleyici. Sizi alır götürür, bile bile peşine takılırsınız. Tutkuyla sever, onda tutuklu kalırsınız.

İnsanlar vardır sevilecek, sevilinecek. Onları seversiniz, onlarca sevilirsiniz. Birlikte çıkarsınız, nişanlanır evlenirsiniz. Çoluk, çocuk yapar, yuva kurarsınız.

İnsanlar vardır, onlarsız yapamazsınız.

İnsanlar vardır, onlarla (hiç bir şey) yapamazsınız...

Yurdum insanı oldum, pişman değilim / seçtiklerim-5

8 yorum:

İş icabı gezdiğim Anadolu'dan Trakya'ya uzanan İstanbul yollarında birçok şeyi bir arada yaptığımdan yorgun düşerim genelde. Giderken derli toplu olsam da dönüşlerde iyice dağılırım. Saçım, üstüm başım toplanmaya muhtaç halde olur...


Dönüşlerde ise tam bir yurdum insanıyımdır. Uyku basar, yorgun argın başımı koltuğa uzatır yatarım. Az çok horlarım, top atlasalar hatta öpseler duymaz bir haldeyimdir. Bu halimi bildiğimden de otobüste mümkünse arka sıralardan bir yer alırım ve yanım boş olursa oteldeymişçesine keyifli bir yolculuk yaparım. Tabi bu her zaman mümkün olmaz.

Bu kez biraz erken başladım yurdum insanı olmaya. Programımızda Cebit’de olduğundan daha fazla yormayayım kendimi dedim. Bir kaç da eş, dost, akraba ziyareti vardı geciken. Üstelik hepsi önceden planlanıp, yeterince ertelenmişti ve bu hafta sonuna sığacak diye daha da seri hareket etmem gerekiyordu. Pazartesi mesaiden önce herşey halledilmeliydi.

İyi ki bir paparazzi blogger görmedi beni.Tam bir yurdum insanıydım çünkü. Eşyalarımı üst raflara koydum. Laptopunu kayışından eşek sırtına yük bağlar gibi üst raflara bağlayan bir adam görürseniz otobüste bilin ki o bendenizimdir.

Diğer paketlerimizi de yerleştirdik. Şimdi minik çantamı elimde tutmak yerine kotumun kemerini gevşettim. Varlığım varlığına armağan olsun diyecek başka şeylerim olduğundan hem çantamı hem onları koruyabilirim düşüncesiyle kemerin tokasına iliştirdim çantamın halkasını ve bu adam kemeri niye çözüyor diyen meraklı gözlere aldırmadan topladım yine kemerimi ve iyice yatırıp koltuğumu uzandım arkama.

Nike'larımı üzerine özenle basarak yumurta topuk kıvamına getirip çoraplarımı da havalandırmayı ihmal etmedim.. Şükür kokmuyorlardı böylece otobüste kimyasal gaz saldırısı sanılma riski de kalmadı.

Otobüs şoförünün yaz sıcağında insanı grip yapacak kadar klimayı açma ihtimaline karşı ceketimi kollarını tersten giyecek şekilde hazırladım. Ha bakın. Otobüste ceketini deli gömleği giyer gibi giyip uzanmış bir adam görürseniz o da benimdir. Artık uyku moduna girebilirdim... Uyudum da. Bir dinlenme tesisi molası, vapurda çay ve kaşarlı tost'u saymazsak pek anımsadığım bir şey de yok hani.

Otobüsten inerken, minibüs şoförlerine, trafik çilesine ve bir türlü alışamadığım o yüzden hep kendime tembih edip durduğum olası her türlü müteşebbis geçirmelerine karşı hazır ve nazır olarak adımlarımı özenle atıyordum.


İnince durdum. Eğilip taşını toprağını, asfaltını öpüp, okşayıp, elleyip, bıraktığım gibi duruyor mu diye kontrol etmek yerine, ellerimi belime koydum. Tam bir dünya kupasına gidememiş Fatih Terim edasıyla kollarımı açıp "Ya ben İstanbul'u alırım ya İstanbul beniii" deyip, rutin olduğu üzre besmeleyle servis aracına bindim.

İnerken beni kim gördü, kim görmedi. Eskiden kafaya taktığımın aksine nüfusu hakkında yeterli bilgiye bizzat parmaklarımla sayarak sahip olduğum güzelim İstanbul'umda, sanki ilk defa geliyormuşçasına, daha önce yaşadığım her anı unutarak ve her zamanki salaklığımla caddeleri, sokakları  gezmeye başladım.

İş icabı gezdiğim Anadolu'dan Trakya'ya uzanan İstanbul yollarında birçok şeyi bir arada yaptığımdan yorgun düşerim genelde. Giderken derli toplu olsam da dönüşlerde iyice dağılırım. Saçım, üstüm başım toplanmaya muhtaç halde olur...


Dönüşlerde ise tam bir yurdum insanıyımdır. Uyku basar, yorgun argın başımı koltuğa uzatır yatarım. Az çok horlarım, top atlasalar hatta öpseler duymaz bir haldeyimdir. Bu halimi bildiğimden de otobüste mümkünse arka sıralardan bir yer alırım ve yanım boş olursa oteldeymişçesine keyifli bir yolculuk yaparım. Tabi bu her zaman mümkün olmaz.

Bu kez biraz erken başladım yurdum insanı olmaya. Programımızda Cebit’de olduğundan daha fazla yormayayım kendimi dedim. Bir kaç da eş, dost, akraba ziyareti vardı geciken. Üstelik hepsi önceden planlanıp, yeterince ertelenmişti ve bu hafta sonuna sığacak diye daha da seri hareket etmem gerekiyordu. Pazartesi mesaiden önce herşey halledilmeliydi.

İyi ki bir paparazzi blogger görmedi beni.Tam bir yurdum insanıydım çünkü. Eşyalarımı üst raflara koydum. Laptopunu kayışından eşek sırtına yük bağlar gibi üst raflara bağlayan bir adam görürseniz otobüste bilin ki o bendenizimdir.

Diğer paketlerimizi de yerleştirdik. Şimdi minik çantamı elimde tutmak yerine kotumun kemerini gevşettim. Varlığım varlığına armağan olsun diyecek başka şeylerim olduğundan hem çantamı hem onları koruyabilirim düşüncesiyle kemerin tokasına iliştirdim çantamın halkasını ve bu adam kemeri niye çözüyor diyen meraklı gözlere aldırmadan topladım yine kemerimi ve iyice yatırıp koltuğumu uzandım arkama.

Nike'larımı üzerine özenle basarak yumurta topuk kıvamına getirip çoraplarımı da havalandırmayı ihmal etmedim.. Şükür kokmuyorlardı böylece otobüste kimyasal gaz saldırısı sanılma riski de kalmadı.

Otobüs şoförünün yaz sıcağında insanı grip yapacak kadar klimayı açma ihtimaline karşı ceketimi kollarını tersten giyecek şekilde hazırladım. Ha bakın. Otobüste ceketini deli gömleği giyer gibi giyip uzanmış bir adam görürseniz o da benimdir. Artık uyku moduna girebilirdim... Uyudum da. Bir dinlenme tesisi molası, vapurda çay ve kaşarlı tost'u saymazsak pek anımsadığım bir şey de yok hani.

Otobüsten inerken, minibüs şoförlerine, trafik çilesine ve bir türlü alışamadığım o yüzden hep kendime tembih edip durduğum olası her türlü müteşebbis geçirmelerine karşı hazır ve nazır olarak adımlarımı özenle atıyordum.


İnince durdum. Eğilip taşını toprağını, asfaltını öpüp, okşayıp, elleyip, bıraktığım gibi duruyor mu diye kontrol etmek yerine, ellerimi belime koydum. Tam bir dünya kupasına gidememiş Fatih Terim edasıyla kollarımı açıp "Ya ben İstanbul'u alırım ya İstanbul beniii" deyip, rutin olduğu üzre besmeleyle servis aracına bindim.

İnerken beni kim gördü, kim görmedi. Eskiden kafaya taktığımın aksine nüfusu hakkında yeterli bilgiye bizzat parmaklarımla sayarak sahip olduğum güzelim İstanbul'umda, sanki ilk defa geliyormuşçasına, daha önce yaşadığım her anı unutarak ve her zamanki salaklığımla caddeleri, sokakları  gezmeye başladım.

Sakız çiğnerken, ayağı dolaşan adam / seçtiklerim-4

10 yorum:
Derler ya hani; Ne olursan ol ama en iyisi ol diye. Ben de ona bir cümle ilave edicem. Ne olursan ol ama yarım olma, tam ol. İster kibar bir beyefendi, ister öküzün önde gideni ol. Ama tam ol, evrimini yarıda bırakma erkek kardeşim. Yarım hoca nasıl dinden, yarım doktor nasıl candan ederse, yarım centilmen de çarşafa dolaştırıyor bu kesin. Hele ben gibi hem sakız çiğneyip, hem de yolda yürüyemeyen (iki işi bir arada yapamayan) birisiyse...


Dedelerimiz, ninelerimiz zamanında çok gördük. Bayanlar, yoldan bir erkek geçiyorsa durur beklerlerdi. Sanki yol üstünlüğü olan araçlar gibi, erkeklerin kadınlar nezdinde bir geçiş üstünlüğü vardı yaya yolundan.


Sonrasında az çok ehliyet aldığımız için biliyorum. Trafik sağdan akıyor. Bunu reel hayata uyguladığımda yolun sağından gidiyorum. Karşıdan gelen de kendi sağından yani benim solumdan geldiği için sorun olmuyordu. Arada bir sorun çıksa da "sağdan git kardeşim" diyebiliyordum.


Arkasından nasıl olduysa centilmenliği keşfettim. Bir bayana yol vereceksin, yer vereceksin, sandalyesini çekeceksin, kapısını açacaksın. Angut gibi bir yere girerken, önden girmeyeceksin. İşin aslı bu da çok anormal değil. Eskiden arkadan gidiyordu kadınlar, şimdi önden. Neticede iyi kötü bir kural var.


Ama yeni nesil işi karıştırdı. Şimdi kim geçicek, kim geçirecek belli değil. İlişkiler unisex'leşti. Öküz gibi sevgilim var ama ondan çok hoşlanıyorum diyebiliyor kızlar. Aynı şekilde nezaketi zayıflık ve abartı, özeni yağcılık olarak görebiliyorlar da. Hal böyle olunca da kurulu düzenler yıkılıyor. Geçiş üstünlüğü teorileri, allak bullak oluyor. Ne kadın erkeğe, ne de erkek kadına hürmet ediyor veya tam tersi oluyor. Herkes birbirine hürmet edecek, yol verecek derken, işin .oku çıkıyor...


Örneğin: Daracık bir çıkmaz sokakta yürüyorum. Karşıdan gelen bayanın durumuna göre pozisyon almam gerekiyor:


Gelen orta yaş üzerinde bir teyzeyse, o bana yol verecek kesin. Azıcık da yüzünü çevirecek. Demek ki ben de başımı öne eğip, efendice yoluma devam etmeliyim.
Yaşı yerinde olsa da; biraz rahat giyimli bir teyzeyse yol verilmesini bekleyecek. Gerek laik değerleri korumak adına, gerek o menopoza girmesin diye mecburen gerektiği yerde durup, reverans bile yapmalıyım buyrun diyerek.


Gençlerde ise çok sorun olmaz. Türbanlısı da, düşük bellisi de nasıl olsa seni iplemeyecek. Bodoslama üzerine gelecek. Bu yüzden münasipse bir kenara çekilirken, çaktırmadan da bir bakış atabilirsin. Nasıl olsa sen bakmazsan da onlar sana bakıyor olacak. En azından moruğa bak öküz gibi bakıyor diyebilmek için bile yapabilirler bunu. Sen de "memleket çok bozulmuş, gençlerde saygı kalmamış, eskiden böyle miydi azizim" diyebilme fırsatını yakalarsın. Fena mı?


Şimdi asıl sorun yaşıtlarında. Hani sen gibi iki kuşak ve iki kültür arasında kalmışlarda. İşte onlarla yaşayabilirsin problemin kralını. İhtimal karşı karşıya kaldığınızda o da mahcup olacak. Sağa mı geçse, sola mı geçse şaşıracak. Sen ona nezaket olsun diye davranırken (o da yolunu değiştireceği için) neredeyse yol kesen eşkiya konumuna düşeceksin. Hele daha fazla utangaçsa karşındaki, bu tip kazaların peşpeşe yaşanması mümkün...


Belki de yaşıtın olmasına rağmen, özgüveni yüksek ve biri bana gelsin, yol versin, selam versin. eğilsin hürmet etsin modlarında dolaşan bir hanfendiye rastlayacaksın. Böylece yol verme konusunda yaşadığın şapşallık onu mutlu bile edebilir. Arkadaşlarına "Kızz.. Bir denyoya rastladım. Eli ayağına dolaştı. Demek ki; hala çekiciyim güzelim" deme fırsatını ona vereceksin ve orta yaş bunalımına bir yaş daha geç girecek sayende.


Eee... Bir de daracık çıkmaz sokakta taciz korkusu ya da fantezisi (oluyor mu ki lan?) yaşayan bir kadınsa karşına çıkan. İşte şimdi yandı gülüm keten helva! Ayıkla pirincin taşını. Çünkü zaten sen köşeden çıkıverdiğinde; (o her türlü riski hesaplamaya başlamış bir pimpirikli ruh halinde olduğundan) bir yol verme çelişkisi yaşar da sen geçicen, ben geçicem durumu oluşursa artık "imdat zapıkkkk" diye mi bağırır yoksa çantasını açar "biber gazını" yüzüne boca mı eder orasını bilemezsin.


Ya da heyecandan eli ayağına dolaşır. Buyrun hanımefendi, siz geçin derken gözleriniz kesişir. Belki o mendilini düşürür, sizde alıp repliğinizi söylersiniz. "Mendilinizi düşürdünüz hanımefendi" diyerek. O da gözleri çakmak çakmak size "Kâtibime kolalı da gömlek nasıl yakışır" türünden şarkılar söyleyecekmiş gibi bakar. Belki de çarpışırken dudaklarınız kazara birbirine değer "nayır, nolamaz " nidaları arasında, aranızda büyük bir aşkın ilk tohumları atılır...


Gülmeyin be!..
Napim? Adım Hıdır, elimden gelen budur...
Derler ya hani; Ne olursan ol ama en iyisi ol diye. Ben de ona bir cümle ilave edicem. Ne olursan ol ama yarım olma, tam ol. İster kibar bir beyefendi, ister öküzün önde gideni ol. Ama tam ol, evrimini yarıda bırakma erkek kardeşim. Yarım hoca nasıl dinden, yarım doktor nasıl candan ederse, yarım centilmen de çarşafa dolaştırıyor bu kesin. Hele ben gibi hem sakız çiğneyip, hem de yolda yürüyemeyen (iki işi bir arada yapamayan) birisiyse...


Dedelerimiz, ninelerimiz zamanında çok gördük. Bayanlar, yoldan bir erkek geçiyorsa durur beklerlerdi. Sanki yol üstünlüğü olan araçlar gibi, erkeklerin kadınlar nezdinde bir geçiş üstünlüğü vardı yaya yolundan.


Sonrasında az çok ehliyet aldığımız için biliyorum. Trafik sağdan akıyor. Bunu reel hayata uyguladığımda yolun sağından gidiyorum. Karşıdan gelen de kendi sağından yani benim solumdan geldiği için sorun olmuyordu. Arada bir sorun çıksa da "sağdan git kardeşim" diyebiliyordum.


Arkasından nasıl olduysa centilmenliği keşfettim. Bir bayana yol vereceksin, yer vereceksin, sandalyesini çekeceksin, kapısını açacaksın. Angut gibi bir yere girerken, önden girmeyeceksin. İşin aslı bu da çok anormal değil. Eskiden arkadan gidiyordu kadınlar, şimdi önden. Neticede iyi kötü bir kural var.


Ama yeni nesil işi karıştırdı. Şimdi kim geçicek, kim geçirecek belli değil. İlişkiler unisex'leşti. Öküz gibi sevgilim var ama ondan çok hoşlanıyorum diyebiliyor kızlar. Aynı şekilde nezaketi zayıflık ve abartı, özeni yağcılık olarak görebiliyorlar da. Hal böyle olunca da kurulu düzenler yıkılıyor. Geçiş üstünlüğü teorileri, allak bullak oluyor. Ne kadın erkeğe, ne de erkek kadına hürmet ediyor veya tam tersi oluyor. Herkes birbirine hürmet edecek, yol verecek derken, işin .oku çıkıyor...


Örneğin: Daracık bir çıkmaz sokakta yürüyorum. Karşıdan gelen bayanın durumuna göre pozisyon almam gerekiyor:


Gelen orta yaş üzerinde bir teyzeyse, o bana yol verecek kesin. Azıcık da yüzünü çevirecek. Demek ki ben de başımı öne eğip, efendice yoluma devam etmeliyim.
Yaşı yerinde olsa da; biraz rahat giyimli bir teyzeyse yol verilmesini bekleyecek. Gerek laik değerleri korumak adına, gerek o menopoza girmesin diye mecburen gerektiği yerde durup, reverans bile yapmalıyım buyrun diyerek.


Gençlerde ise çok sorun olmaz. Türbanlısı da, düşük bellisi de nasıl olsa seni iplemeyecek. Bodoslama üzerine gelecek. Bu yüzden münasipse bir kenara çekilirken, çaktırmadan da bir bakış atabilirsin. Nasıl olsa sen bakmazsan da onlar sana bakıyor olacak. En azından moruğa bak öküz gibi bakıyor diyebilmek için bile yapabilirler bunu. Sen de "memleket çok bozulmuş, gençlerde saygı kalmamış, eskiden böyle miydi azizim" diyebilme fırsatını yakalarsın. Fena mı?


Şimdi asıl sorun yaşıtlarında. Hani sen gibi iki kuşak ve iki kültür arasında kalmışlarda. İşte onlarla yaşayabilirsin problemin kralını. İhtimal karşı karşıya kaldığınızda o da mahcup olacak. Sağa mı geçse, sola mı geçse şaşıracak. Sen ona nezaket olsun diye davranırken (o da yolunu değiştireceği için) neredeyse yol kesen eşkiya konumuna düşeceksin. Hele daha fazla utangaçsa karşındaki, bu tip kazaların peşpeşe yaşanması mümkün...


Belki de yaşıtın olmasına rağmen, özgüveni yüksek ve biri bana gelsin, yol versin, selam versin. eğilsin hürmet etsin modlarında dolaşan bir hanfendiye rastlayacaksın. Böylece yol verme konusunda yaşadığın şapşallık onu mutlu bile edebilir. Arkadaşlarına "Kızz.. Bir denyoya rastladım. Eli ayağına dolaştı. Demek ki; hala çekiciyim güzelim" deme fırsatını ona vereceksin ve orta yaş bunalımına bir yaş daha geç girecek sayende.


Eee... Bir de daracık çıkmaz sokakta taciz korkusu ya da fantezisi (oluyor mu ki lan?) yaşayan bir kadınsa karşına çıkan. İşte şimdi yandı gülüm keten helva! Ayıkla pirincin taşını. Çünkü zaten sen köşeden çıkıverdiğinde; (o her türlü riski hesaplamaya başlamış bir pimpirikli ruh halinde olduğundan) bir yol verme çelişkisi yaşar da sen geçicen, ben geçicem durumu oluşursa artık "imdat zapıkkkk" diye mi bağırır yoksa çantasını açar "biber gazını" yüzüne boca mı eder orasını bilemezsin.


Ya da heyecandan eli ayağına dolaşır. Buyrun hanımefendi, siz geçin derken gözleriniz kesişir. Belki o mendilini düşürür, sizde alıp repliğinizi söylersiniz. "Mendilinizi düşürdünüz hanımefendi" diyerek. O da gözleri çakmak çakmak size "Kâtibime kolalı da gömlek nasıl yakışır" türünden şarkılar söyleyecekmiş gibi bakar. Belki de çarpışırken dudaklarınız kazara birbirine değer "nayır, nolamaz " nidaları arasında, aranızda büyük bir aşkın ilk tohumları atılır...


Gülmeyin be!..
Napim? Adım Hıdır, elimden gelen budur...

Öküz!. / Hatıra defterimden (seçtiklerim -3)

13 yorum:
Blog yazısı yazmayacağım bir süre.
Meteorolojiye göre mevsim bahar olduğu için, azıcık romantik hallerimin ve orta yaş bunalımımın geçmesini bekliyorum. Her an, aşkıma gözyaşı karışıp ortalığı yine seller alabilir. Gördüğünüz üzere henüz İstanbul'un altyapısı gözyaşlarıma müsait değil. Bu yüzden halkımı düşünmeliyim.

Ancak bu durum hatırlarımı yazmama da engel değil ya.
Ben de öyle yapayım dedim. Buyrun hatıra defterimden bir yaprak...

I - Öküz Vakası

Rabbim her ergen kuluna kazasız belasız, bunalımsız reşit olmayı nasip etsin. Benim ki öyle olmadı. Bunalımlı geçti resmen. Ayrıca bol sivilceli ve terlemeli, sıkılgan ve kırılgan olduğum bir dönemdi...

Çocukken çok iyi olduğum insan ilişkilerinde çuvalladım. Karşı cins konusu ise tamamen bir kâbus olup çıktı. Adına şiirler döktürdüğüm platonik aşkıma dair içimde ilk öpme isteği uyandığında kendimi adi, eşek herifin biri olarak görmeye başladım. Ulan hayvan İbram insan sevdiği kızı öper mi? Öpüyormuş zamanla öğrendim:).

Zaten taşradan gelip Büyükşehirle tanışınca ilk tokadı yemiştim. Düşünün ki yaşadığım kasabada (12 Eylülde işkence için kullanılan) manyetolu telefonlar var sadece. Çeviriyorsun kolu bir kaç tur ve karşına çıkan santral memuresine konuşmak istediğin telefon numarasını söylüyorsun o da sizi bağlıyor. Connection People böyle birşey işte o zamanlar.

Şehirde ise çevirmeli telefonlar var. Üzerinde rakamlar ve arayacağın numarayı bir çemberdeki deliklerde bulup işaret parmağını sokarak peş peşe çeviriyorsun. Babam ilk kaldığımız otelin lobisine gönderiyor eve haber vereyim diye. Telefonun yanındaki jeton koyma yerine 1 lirayı koyup itiyorum ve hat açılıyor. Sonra numarayı çeviriyorum ama tık yok. Geliyorum açmadılar teli diyorum. Resepsiyondaki otelci amca da 1 TL’leri üttürmemi izliyor keyifle. 9dan hat al çocuğum demiyor. Ben de utanıp soramıyorum...

Minibüslere binemiyorum. Hangisi nereye gidiyor okuyup bulmaya çalışıyorum. Zaten yarı dolu geliyorlar. Elimi kaldırmakla kaldırmamak arasında tereddüt ediyorum. İlk semt aşırı denememde Topkapı'dan Şişli'ye yaya yürümeye çalışıyorum ama yarım saat yürüdükten sonra İstanbul'un sandığımdan büyük olduğunu anlıyorum. Vazcayıyorum.

Minibüslere bindiğimde ineceğim yeri bile söyleyemiyorum. Kısmen bildiğim güzergâha yakın bir yerde durur da birileri inerse, onlarla birlikte iniyorum. Olmadı başka bir minibüsle geri gidiyorum.

Otobüsler sıkış tepiş ve en büyük korkum Ford'cu sanılmak. Bu yüzden elimde mutlaka içinde bir iki defter olan bir mağaza poşeti oluyor ve kazara kimseleri taciz etmesin diye pipi'mi özenle saklıyorum. Karşılaştığım kızların yüzüne bakamıyorum. Başımı önüme eğiyorum. Yanlarında terliyorum. Sık sık terimi siliyorum. Yüzlerine bakarsam (dün gece rüyamda da olsa) aklımdan geçen kötü şeyleri okuyacaklar sanıyorum. Tırsıyorum.

Oysa bütün bu cici çocuk hallerim bile ÖKÜZ olmama engel değilmiş. Yaşadım öğrendim en büyük kusurumu. Çünkü özür dilemeyi beceremiyormuşum.

----------------------------------

Sıcak bir yaz günü, az da yorgun ve telaşla bindim bir dolmuşa.
Dolmuş tepeleme dolmuştu her zamanki gibi. Güç bela kendimi attım içeri. Ücretimi ödedim ve her zamanki gibi olabildiğince çekingen ve her zamanki gibi terleyerek yerimi aldım. Minibüs biraz da savrularak gittiğinden ortadaki direğe can havliyle tutunmaktaydım. Henüz dolmuşta bir yere tutunmadan ayakta gidebilecek ustalıkta değildim.

Benimle birlikte minibüsteki iki kız kendi aralarında fısıltılı konuşmaya başladı. Sinirli ya da sıkıntılı oldukları her hallerinden anlaşılıyordu gerçi ama ortada anlam veremediğim bir "Öküz" lafı dolaşıyordu. Önce minibüs şoförüne kızıyorlar sandım. Sonradan durumu anladım. Her ne kadar direkt yüzüme söylemiyor olsalar da sohbetteki ÖKÜZ bizzat ben oluyordum. Sebebi ise aceleyle minibüse binerken kızlardan birinin ayağına bastığımı fark etmemiş olmamdı.

Haliyle ilk öküz cümlesi yüzüme söylenseydi anlardım ihtimal ama, demek ki pek de sert basmadım ya da bastığımı fark etmedim. Bir pardon demediğim için de olaydaki ÖKÜZ olmuştum. Hoş, durumu öğrenince en azından özür dileyebilirdim ama o medeni cesarete ve kıvraklığa sahip değildim. O yüzden aklıma gelen en basit çözümü uyguladım ve kan ter içinde ilk durakta minibüsten indim.

Aynı istikamete gidecek ikinci bir minibüsü beklerken, (kız söylendiği için olmasa da) özür dileyemediğim için kendimi "Öküz" gibi hissediyordum. Bir yandan da kendi kendime söyleniyordum "Bu kızların ayağı neden bu kadar narin ki?" diye. Bunun neden böyle olduğunu ise bir müddet sonra ilk defa bir kızın elini tuttuğumda anladım.

Hamiş:
Odun İbram yavaş yavaş, kereste kıvamına geliyordu...
Yumuşayıp, pamuk şekeri gibi olması ise bir hayli zaman alacaktı.

Bu hatıranın sonu. :p
Blog yazısı yazmayacağım bir süre.
Meteorolojiye göre mevsim bahar olduğu için, azıcık romantik hallerimin ve orta yaş bunalımımın geçmesini bekliyorum. Her an, aşkıma gözyaşı karışıp ortalığı yine seller alabilir. Gördüğünüz üzere henüz İstanbul'un altyapısı gözyaşlarıma müsait değil. Bu yüzden halkımı düşünmeliyim.

Ancak bu durum hatırlarımı yazmama da engel değil ya.
Ben de öyle yapayım dedim. Buyrun hatıra defterimden bir yaprak...

I - Öküz Vakası

Rabbim her ergen kuluna kazasız belasız, bunalımsız reşit olmayı nasip etsin. Benim ki öyle olmadı. Bunalımlı geçti resmen. Ayrıca bol sivilceli ve terlemeli, sıkılgan ve kırılgan olduğum bir dönemdi...

Çocukken çok iyi olduğum insan ilişkilerinde çuvalladım. Karşı cins konusu ise tamamen bir kâbus olup çıktı. Adına şiirler döktürdüğüm platonik aşkıma dair içimde ilk öpme isteği uyandığında kendimi adi, eşek herifin biri olarak görmeye başladım. Ulan hayvan İbram insan sevdiği kızı öper mi? Öpüyormuş zamanla öğrendim:).

Zaten taşradan gelip Büyükşehirle tanışınca ilk tokadı yemiştim. Düşünün ki yaşadığım kasabada (12 Eylülde işkence için kullanılan) manyetolu telefonlar var sadece. Çeviriyorsun kolu bir kaç tur ve karşına çıkan santral memuresine konuşmak istediğin telefon numarasını söylüyorsun o da sizi bağlıyor. Connection People böyle birşey işte o zamanlar.

Şehirde ise çevirmeli telefonlar var. Üzerinde rakamlar ve arayacağın numarayı bir çemberdeki deliklerde bulup işaret parmağını sokarak peş peşe çeviriyorsun. Babam ilk kaldığımız otelin lobisine gönderiyor eve haber vereyim diye. Telefonun yanındaki jeton koyma yerine 1 lirayı koyup itiyorum ve hat açılıyor. Sonra numarayı çeviriyorum ama tık yok. Geliyorum açmadılar teli diyorum. Resepsiyondaki otelci amca da 1 TL’leri üttürmemi izliyor keyifle. 9dan hat al çocuğum demiyor. Ben de utanıp soramıyorum...

Minibüslere binemiyorum. Hangisi nereye gidiyor okuyup bulmaya çalışıyorum. Zaten yarı dolu geliyorlar. Elimi kaldırmakla kaldırmamak arasında tereddüt ediyorum. İlk semt aşırı denememde Topkapı'dan Şişli'ye yaya yürümeye çalışıyorum ama yarım saat yürüdükten sonra İstanbul'un sandığımdan büyük olduğunu anlıyorum. Vazcayıyorum.

Minibüslere bindiğimde ineceğim yeri bile söyleyemiyorum. Kısmen bildiğim güzergâha yakın bir yerde durur da birileri inerse, onlarla birlikte iniyorum. Olmadı başka bir minibüsle geri gidiyorum.

Otobüsler sıkış tepiş ve en büyük korkum Ford'cu sanılmak. Bu yüzden elimde mutlaka içinde bir iki defter olan bir mağaza poşeti oluyor ve kazara kimseleri taciz etmesin diye pipi'mi özenle saklıyorum. Karşılaştığım kızların yüzüne bakamıyorum. Başımı önüme eğiyorum. Yanlarında terliyorum. Sık sık terimi siliyorum. Yüzlerine bakarsam (dün gece rüyamda da olsa) aklımdan geçen kötü şeyleri okuyacaklar sanıyorum. Tırsıyorum.

Oysa bütün bu cici çocuk hallerim bile ÖKÜZ olmama engel değilmiş. Yaşadım öğrendim en büyük kusurumu. Çünkü özür dilemeyi beceremiyormuşum.

----------------------------------

Sıcak bir yaz günü, az da yorgun ve telaşla bindim bir dolmuşa.
Dolmuş tepeleme dolmuştu her zamanki gibi. Güç bela kendimi attım içeri. Ücretimi ödedim ve her zamanki gibi olabildiğince çekingen ve her zamanki gibi terleyerek yerimi aldım. Minibüs biraz da savrularak gittiğinden ortadaki direğe can havliyle tutunmaktaydım. Henüz dolmuşta bir yere tutunmadan ayakta gidebilecek ustalıkta değildim.

Benimle birlikte minibüsteki iki kız kendi aralarında fısıltılı konuşmaya başladı. Sinirli ya da sıkıntılı oldukları her hallerinden anlaşılıyordu gerçi ama ortada anlam veremediğim bir "Öküz" lafı dolaşıyordu. Önce minibüs şoförüne kızıyorlar sandım. Sonradan durumu anladım. Her ne kadar direkt yüzüme söylemiyor olsalar da sohbetteki ÖKÜZ bizzat ben oluyordum. Sebebi ise aceleyle minibüse binerken kızlardan birinin ayağına bastığımı fark etmemiş olmamdı.

Haliyle ilk öküz cümlesi yüzüme söylenseydi anlardım ihtimal ama, demek ki pek de sert basmadım ya da bastığımı fark etmedim. Bir pardon demediğim için de olaydaki ÖKÜZ olmuştum. Hoş, durumu öğrenince en azından özür dileyebilirdim ama o medeni cesarete ve kıvraklığa sahip değildim. O yüzden aklıma gelen en basit çözümü uyguladım ve kan ter içinde ilk durakta minibüsten indim.

Aynı istikamete gidecek ikinci bir minibüsü beklerken, (kız söylendiği için olmasa da) özür dileyemediğim için kendimi "Öküz" gibi hissediyordum. Bir yandan da kendi kendime söyleniyordum "Bu kızların ayağı neden bu kadar narin ki?" diye. Bunun neden böyle olduğunu ise bir müddet sonra ilk defa bir kızın elini tuttuğumda anladım.

Hamiş:
Odun İbram yavaş yavaş, kereste kıvamına geliyordu...
Yumuşayıp, pamuk şekeri gibi olması ise bir hayli zaman alacaktı.

Bu hatıranın sonu. :p

kadınlar romantizmin katili mi? /seçtiklerim-2

17 yorum:

beni bilen bilir, elimden geldiğince romantik şeyler yazmamaya gayret ediyorum.

içimden gelse de, elime yapışmayıp, aksine yakışsa da arasıra kapı aralığından sıvışanlar hariç çoğu kez romantik şeyler yazmaktan uzak duruyorum.. ee zaten anlamışsınızdır blogun adı boşuna kuyruk acısı değil.

kadın cinsi varlıkların yaradılışındaki hikmetlere dair kafamda bir sürü soru olsa dahi , biliyorum ki bu dünya kadınsız yaşanacak bir yer değil. kadın kısmına ne kadar muhalif yanlarım olsa bile herhangi bir bay ya da gay ilgi alanıma girmiyor, giremiyor...

amma ve lakin kadınların ağzı veya kalemi laf yapan erkeklere ilgisinin bir müddet sonra egemenlik kurma ve kalem erbabının anasından emdiği sütü burnundan getirme düzeyine gelmesinin sebeplerini bir türlü anlayabilmiş değilim.

tanıştığınız günlerde "ay ne güzel yazmışsın" diye başlayan cümleler zaman ilerledikçe "kime yazdın?, niye yazdın?" "
ben esmer miyim de esmer yazdın, gözlerim kahve değil ki" tarzına dönüşüyor. bir müddet sonra da sırf yazdıklarınız yüzünden hergün bitip tükenmek bilmez tartışmalar ve kavgaların içinde buluveriyorsunuz kendinizi.

iki kişilik birşeyin öznesi olmak yetmeyip olay herşeyin öznesi olmak haline çeviriliveriyor kadınlar tarafından. her kadın sizi kendi potasından eritmeye, kendi istediği biçime çevirmeye çabalıyor. özgünlüğünüz kalmıyor.

bazen de tam aksine, artık yazılanlar yüzünden öyle alıngan hale geliyor ki, "hiç birini üstüme alınmıyorum" diyerek kendini olaydan soyutlamaya çalışırken sizin onun için yazdıklarınızı da gözardı ediyor.


sonra bozduğunuz tövbenizi yeniden edip, müstakbel arkadaşınızın çıkaracağı yeni bir kavgaya kadar
arada bir kaç yazı daha yazabilirseniz yazıyorsunuz. yani ben anlamadım bu işi kadınlar hem ilham kaynağı, hem de romantizmin katili....mi?

not: tabi bu olayın bir de kadınlar cephesi var, ordan nasıl gözüküyor bilemiyorum.



beni bilen bilir, elimden geldiğince romantik şeyler yazmamaya gayret ediyorum.

içimden gelse de, elime yapışmayıp, aksine yakışsa da arasıra kapı aralığından sıvışanlar hariç çoğu kez romantik şeyler yazmaktan uzak duruyorum.. ee zaten anlamışsınızdır blogun adı boşuna kuyruk acısı değil.

kadın cinsi varlıkların yaradılışındaki hikmetlere dair kafamda bir sürü soru olsa dahi , biliyorum ki bu dünya kadınsız yaşanacak bir yer değil. kadın kısmına ne kadar muhalif yanlarım olsa bile herhangi bir bay ya da gay ilgi alanıma girmiyor, giremiyor...

amma ve lakin kadınların ağzı veya kalemi laf yapan erkeklere ilgisinin bir müddet sonra egemenlik kurma ve kalem erbabının anasından emdiği sütü burnundan getirme düzeyine gelmesinin sebeplerini bir türlü anlayabilmiş değilim.

tanıştığınız günlerde "ay ne güzel yazmışsın" diye başlayan cümleler zaman ilerledikçe "kime yazdın?, niye yazdın?" "
ben esmer miyim de esmer yazdın, gözlerim kahve değil ki" tarzına dönüşüyor. bir müddet sonra da sırf yazdıklarınız yüzünden hergün bitip tükenmek bilmez tartışmalar ve kavgaların içinde buluveriyorsunuz kendinizi.

iki kişilik birşeyin öznesi olmak yetmeyip olay herşeyin öznesi olmak haline çeviriliveriyor kadınlar tarafından. her kadın sizi kendi potasından eritmeye, kendi istediği biçime çevirmeye çabalıyor. özgünlüğünüz kalmıyor.

bazen de tam aksine, artık yazılanlar yüzünden öyle alıngan hale geliyor ki, "hiç birini üstüme alınmıyorum" diyerek kendini olaydan soyutlamaya çalışırken sizin onun için yazdıklarınızı da gözardı ediyor.


sonra bozduğunuz tövbenizi yeniden edip, müstakbel arkadaşınızın çıkaracağı yeni bir kavgaya kadar
arada bir kaç yazı daha yazabilirseniz yazıyorsunuz. yani ben anlamadım bu işi kadınlar hem ilham kaynağı, hem de romantizmin katili....mi?

not: tabi bu olayın bir de kadınlar cephesi var, ordan nasıl gözüküyor bilemiyorum.


Tak, tak, tak....

Hiç yorum yok:

Dünyada aynı zamanda hem bu kadar kafa ütüleyici , hem de bu kadar iç gıcıklayıcı bir ses daha var mıdır bilmem. Kapatın gözlerinizi ve sesi dinleyin. Koridorda etekleri zil takmış bir kadın yürüyor. Tahminen uzun bacaklı, yüksek ve ince topukları, kırmızı ayakkabıları ve elbisesi ile iç gıcıklayıcı bir güzellik. Yüzünde hoş bir gülümseme tak, tak, tak.

Bir özgüven ki, değme gitsin. "At gibi karı" sözünün hakkını verir bir kadın hem de. Göğüs dekoltesini üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorsunuz. Şimdi gözlerinizi kapatıp havaya yayılan parfüm kokusunu hissetmeye hazırsınız. Kırmızı elbiseyi beğenmediniz mi hadi fıstık yeşili olsun. Geliyor geliyor, tak, tak, tak....

Aaa, bu bücür kokanaya mı aitmiş o ayakkabılar. Ya herkese neden satıyorlar bu yüksek topukluları. Olmaz ki. Hanımefendi senin benim hayallerimi yıkmaya ne hakkın var. Tanrım ağdası gelmiş bacaklar ve çorap da mı yok. Yok yok nasıl herkes göğüs kıllarını açıp, altın zincir takamıyorsa bazı kadınlara yüksek ve ince topuklu ayakkabı giydirip koridorda yürütmeyeceksin kardeşim.

Bak şimdi nasıl da gidiyor kadın. Yüzünden bir hayır görmedik ki arkasından bakalım. Göz görmezse gönül katlanır, hadi gözlerimizi kapayalım. Oh my god!.. yine o ses. Tak, tak, tak... Şimdi kulaklarımı tırmalıyor. Bir dahaki sefere güzel bir kadın görene kadar da kabus devam edecek...

Lütfen çirkin, yaşlı ve kalın bacaklı kadınlara ince topuklu ayakkabı satılmasın. Sıkıştırıverin anayasa teklifine bunu da...




Dünyada aynı zamanda hem bu kadar kafa ütüleyici , hem de bu kadar iç gıcıklayıcı bir ses daha var mıdır bilmem. Kapatın gözlerinizi ve sesi dinleyin. Koridorda etekleri zil takmış bir kadın yürüyor. Tahminen uzun bacaklı, yüksek ve ince topukları, kırmızı ayakkabıları ve elbisesi ile iç gıcıklayıcı bir güzellik. Yüzünde hoş bir gülümseme tak, tak, tak.

Bir özgüven ki, değme gitsin. "At gibi karı" sözünün hakkını verir bir kadın hem de. Göğüs dekoltesini üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorsunuz. Şimdi gözlerinizi kapatıp havaya yayılan parfüm kokusunu hissetmeye hazırsınız. Kırmızı elbiseyi beğenmediniz mi hadi fıstık yeşili olsun. Geliyor geliyor, tak, tak, tak....

Aaa, bu bücür kokanaya mı aitmiş o ayakkabılar. Ya herkese neden satıyorlar bu yüksek topukluları. Olmaz ki. Hanımefendi senin benim hayallerimi yıkmaya ne hakkın var. Tanrım ağdası gelmiş bacaklar ve çorap da mı yok. Yok yok nasıl herkes göğüs kıllarını açıp, altın zincir takamıyorsa bazı kadınlara yüksek ve ince topuklu ayakkabı giydirip koridorda yürütmeyeceksin kardeşim.

Bak şimdi nasıl da gidiyor kadın. Yüzünden bir hayır görmedik ki arkasından bakalım. Göz görmezse gönül katlanır, hadi gözlerimizi kapayalım. Oh my god!.. yine o ses. Tak, tak, tak... Şimdi kulaklarımı tırmalıyor. Bir dahaki sefere güzel bir kadın görene kadar da kabus devam edecek...

Lütfen çirkin, yaşlı ve kalın bacaklı kadınlara ince topuklu ayakkabı satılmasın. Sıkıştırıverin anayasa teklifine bunu da...



Tak, tak, tak....

Hiç yorum yok:

Dünyada aynı zamanda hem bu kadar kafa ütüleyici , hem de bu kadar iç gıcıklayıcı bir ses daha var mıdır bilmem. Kapatın gözlerinizi ve sesi dinleyin. Koridorda etekleri zil takmış bir kadın yürüyor. Tahminen uzun bacaklı, yüksek ve ince topukları, kırmızı ayakkabıları ve elbisesi ile iç gıcıklayıcı bir güzellik. Yüzünde hoş bir gülümseme tak, tak, tak.

Bir özgüven ki, değme gitsin. "At gibi karı" sözünün hakkını verir bir kadın hem de. Göğüs dekoltesini üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorsunuz. Şimdi gözlerinizi kapatıp havaya yayılan parfüm kokusunu hissetmeye hazırsınız. Kırmızı elbiseyi beğenmediniz mi hadi fıstık yeşili olsun. Geliyor geliyor, tak, tak, tak....

Aaa, bu bücür kokanaya mı aitmiş o ayakkabılar. Ya herkese neden satıyorlar bu yüksek topukluları. Olmaz ki. Hanımefendi senin benim hayallerimi yıkmaya ne hakkın var. Tanrım ağdası gelmiş bacaklar ve çorap da mı yok. Yok yok nasıl herkes göğüs kıllarını açıp, altın zincir takamıyorsa bazı kadınlara yüksek ve ince topuklu ayakkabı giydirip koridorda yürütmeyeceksin kardeşim.

Bak şimdi nasıl da gidiyor kadın. Yüzünden bir hayır görmedik ki arkasından bakalım. Göz görmezse gönül katlanır, hadi gözlerimizi kapayalım. Oh my god!.. yine o ses. Tak, tak, tak... Şimdi kulaklarımı tırmalıyor. Bir dahaki sefere güzel bir kadın görene kadar da kabus devam edecek...

Lütfen çirkin, yaşlı ve kalın bacaklı kadınlara ince topuklu ayakkabı satılmasın. Sıkıştırıverin anayasa teklifine bunu da...




Dünyada aynı zamanda hem bu kadar kafa ütüleyici , hem de bu kadar iç gıcıklayıcı bir ses daha var mıdır bilmem. Kapatın gözlerinizi ve sesi dinleyin. Koridorda etekleri zil takmış bir kadın yürüyor. Tahminen uzun bacaklı, yüksek ve ince topukları, kırmızı ayakkabıları ve elbisesi ile iç gıcıklayıcı bir güzellik. Yüzünde hoş bir gülümseme tak, tak, tak.

Bir özgüven ki, değme gitsin. "At gibi karı" sözünün hakkını verir bir kadın hem de. Göğüs dekoltesini üç aşağı beş yukarı tahmin edebiliyorsunuz. Şimdi gözlerinizi kapatıp havaya yayılan parfüm kokusunu hissetmeye hazırsınız. Kırmızı elbiseyi beğenmediniz mi hadi fıstık yeşili olsun. Geliyor geliyor, tak, tak, tak....

Aaa, bu bücür kokanaya mı aitmiş o ayakkabılar. Ya herkese neden satıyorlar bu yüksek topukluları. Olmaz ki. Hanımefendi senin benim hayallerimi yıkmaya ne hakkın var. Tanrım ağdası gelmiş bacaklar ve çorap da mı yok. Yok yok nasıl herkes göğüs kıllarını açıp, altın zincir takamıyorsa bazı kadınlara yüksek ve ince topuklu ayakkabı giydirip koridorda yürütmeyeceksin kardeşim.

Bak şimdi nasıl da gidiyor kadın. Yüzünden bir hayır görmedik ki arkasından bakalım. Göz görmezse gönül katlanır, hadi gözlerimizi kapayalım. Oh my god!.. yine o ses. Tak, tak, tak... Şimdi kulaklarımı tırmalıyor. Bir dahaki sefere güzel bir kadın görene kadar da kabus devam edecek...

Lütfen çirkin, yaşlı ve kalın bacaklı kadınlara ince topuklu ayakkabı satılmasın. Sıkıştırıverin anayasa teklifine bunu da...



kadın kokusu ve köpek burnu

Hiç yorum yok:

herşeyin bir ayarı var. mahmutpaşadan mı aldı. bedava mı buldu. yoksa para babası bir sevgilisi mi var bilemem ama hatun parfüm şişesine şöyle bir girip çıkmış gibi kokuyor.  it gibi kapadık gözlerimizi kaldırımda, düştük kokunun peşine. karşımıza çıka çıka bir kokona çıktı.

hani insan kendine yakışanı giymeli derler ya. e nası minicik bodyler kocaman göbekli ablalara gitmiyorsa parfüm de öyle her döt sahibine gitmiyor. şahsen ben zaten burnumun direğini sızlatan kokulu ablalar hakkında kötü düşünmeye başladım. ya pis bir teşhirci ve tacizcisiniz ya yukarıdaki şıklardan birine giriyosunuz. ya da çok çirkin ve yaşlısınız.

aaa salakmısın drcuğum insan hem genç ve güzel olup, güzel de kokamaz mı demeyin. kokar tabi ama bu kadar parfüm şişesine düşmeyecek kadar kokuyu kendine yakıştıracak özgüvene sahiptir. ben 50 metreden burun direğini sızlatan kokuların, yıkanmayı sevmeyen kro abilerimizin ter kokularından farkı olduğunu düşünmüyorum

iki çift lafım da türbanlı gacılara. aynı haltı yicek sonra da laf atana aaa türbanlıyım ben dicekseniz hiç tavsiye etmiyorum şahsen. it gibi kokunuzdan alıyoruz işte. ayarlayın şu parfümün dozunu. açtırmayın kutuyu söyletmeyin kötüyü...

herşeyin bir ayarı var. mahmutpaşadan mı aldı. bedava mı buldu. yoksa para babası bir sevgilisi mi var bilemem ama hatun parfüm şişesine şöyle bir girip çıkmış gibi kokuyor.  it gibi kapadık gözlerimizi kaldırımda, düştük kokunun peşine. karşımıza çıka çıka bir kokona çıktı.

hani insan kendine yakışanı giymeli derler ya. e nası minicik bodyler kocaman göbekli ablalara gitmiyorsa parfüm de öyle her döt sahibine gitmiyor. şahsen ben zaten burnumun direğini sızlatan kokulu ablalar hakkında kötü düşünmeye başladım. ya pis bir teşhirci ve tacizcisiniz ya yukarıdaki şıklardan birine giriyosunuz. ya da çok çirkin ve yaşlısınız.

aaa salakmısın drcuğum insan hem genç ve güzel olup, güzel de kokamaz mı demeyin. kokar tabi ama bu kadar parfüm şişesine düşmeyecek kadar kokuyu kendine yakıştıracak özgüvene sahiptir. ben 50 metreden burun direğini sızlatan kokuların, yıkanmayı sevmeyen kro abilerimizin ter kokularından farkı olduğunu düşünmüyorum

iki çift lafım da türbanlı gacılara. aynı haltı yicek sonra da laf atana aaa türbanlıyım ben dicekseniz hiç tavsiye etmiyorum şahsen. it gibi kokunuzdan alıyoruz işte. ayarlayın şu parfümün dozunu. açtırmayın kutuyu söyletmeyin kötüyü...

çevrimdışı ihanetler belgeseli

Hiç yorum yok:

sanal alemin ilişkileri bir garip. günlerce konuşup, kaynaştığınız insanları bir müddet sonra tanımakta zorlanıyorsunuz.sanal arkadaşı online olup, eve işe kapanmaktan doğan boş vakitleri birlikte geçirdiği sürece canım cicim, sevgilisi iki dakka alemden uzak dursa ihaneti o biçim olan insanlar var.

tanıdığım bir çok kişi zaten gerçek dünyada bir eş, dost, sevgili, sahibiyken, olmuşken bir de internetten sevgili yapayım derdine düşmüşler ama o bile hızlarını kesmiyor. Sanal alemde daha çok online olan malı götürüyor. kızı kapacaklar diye uyumayalım mı lan?

aslı varsa sanal aşkları için yanıp tutuşuyor insanlar ama alevleri msn'de çevrimiçi oldukları kadar yanıyor. seni çok seviyorum aşkım ama eskisi kadar online olmuyorsun sözünün özeti "buldum gönlüme göre bir online (ruh sitici)" demek.
evet evet sanal alemde ruhlar, reel alemdeki bedenlerden çok daha hain ve umursamaz. peki mantıklı mı bu durum sizce?  hani nişanlısı askere gidip, onun dönüş yolunu bekleyen kızlar, hani aylarca abaza yaşayıp gıkı çıkmayan denizci eşleri...

yok yok yok. bitmiş bu işler aga...

sanal alemin ilişkileri bir garip. günlerce konuşup, kaynaştığınız insanları bir müddet sonra tanımakta zorlanıyorsunuz.sanal arkadaşı online olup, eve işe kapanmaktan doğan boş vakitleri birlikte geçirdiği sürece canım cicim, sevgilisi iki dakka alemden uzak dursa ihaneti o biçim olan insanlar var.

tanıdığım bir çok kişi zaten gerçek dünyada bir eş, dost, sevgili, sahibiyken, olmuşken bir de internetten sevgili yapayım derdine düşmüşler ama o bile hızlarını kesmiyor. Sanal alemde daha çok online olan malı götürüyor. kızı kapacaklar diye uyumayalım mı lan?

aslı varsa sanal aşkları için yanıp tutuşuyor insanlar ama alevleri msn'de çevrimiçi oldukları kadar yanıyor. seni çok seviyorum aşkım ama eskisi kadar online olmuyorsun sözünün özeti "buldum gönlüme göre bir online (ruh sitici)" demek.
evet evet sanal alemde ruhlar, reel alemdeki bedenlerden çok daha hain ve umursamaz. peki mantıklı mı bu durum sizce?  hani nişanlısı askere gidip, onun dönüş yolunu bekleyen kızlar, hani aylarca abaza yaşayıp gıkı çıkmayan denizci eşleri...

yok yok yok. bitmiş bu işler aga...

BYE BYE HEPİNİZ...

24 yorum:


SANAL KARAKTERİNİZ İBRAHİM ORTAÇ ABİNİZ MAYIS 2009'DA BLOG ALEMİNE MERHABA DEDİKTEN SONRA OCAK 2010'A KADAR ARANIZDA YER ALDI.

SAĞOLUN BENİ İZLEME LİSTLERİNİZE, PCLERİNİZİN BAŞKÖŞELERİNE ALDINIZ. SEVDİNİZ, BAĞRINIZA BASTINIZ. BESLEDİNİZ BÜYÜTTÜNÜZ. MUTLU ETTİNİZ.
BEN DE BU GAZLA 10'LARCA BLOG AÇTIM, YÜZLERCE YAZI YAZDIM. SEVDİM SEVİLDİM.

2010 YILBAŞINDA BİR YILIN DEĞERLENDİRMESİNİ YAPARAK T.İ.O' YU SİZLERE TANITTIM VE YAZDIKLARIMI BURADA BIRAKARAK BİR SÜRELİĞİNE BLOGU KAPATIP TATİLE ÇIKTIM. BU KONU İLE İLGİLİ 3 YAZI YAZDIM. DİLEYEN TIKLAYIP OKUYABİLİR.

GEÇEN AY DAĞILAN BLOGLARIMI BİR ARAYA TOPLAYIP KATEGORİLER HALİNDE BLOGUMDA BİRLEŞTİRDİM. HENÜZ TASNİF ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR AMA DİLEDİĞİNİZDE BİNE YAKIN YAZIMA ULAŞMANIZ VE OKUMANIZ HALÂ VE DAİMA MÜMKÜN.

GEREK GÜNDEMİN GEREK ARKADAŞLARIN TAVSİYESİ İLE TEKRAR GAZA GELİP İYİ KÖTÜ BUGÜNE KADAR AĞUSTOS BÖCEĞİ GİBİ ŞARKILAR SÖYLEDİM. AMA AÇIKÇASI ARTIK YORULDUM. BLOG CANAVARINA ÇIKMIŞ ADIMDAN DA BIKTIM BİR TEK BLOGUM VAR İŞTE DOYA DOYA OKUYUN. ŞİİRLER HARİÇ DİĞER YAZILARIM DA BU BLOGUMUN İÇİNDE.

KATEGORİ DÜZENLEMELERİNE DEVAM EDECEĞİM. BÖYLECE YAZDIKLARIMI İLGİ ALANLARINIZA GÖRE OKUYABİLECEKSİNİZ. ANCAK YENİ BİRŞEYLER YAZMAYI DÜŞÜNMÜYORUM. YİNE DE MERAKLISI BLOGUMDA HOŞ YAZILAR  BULABİLİR. DİLERSENİZ KAYNAK GÖSTEREREK TEPE TEPE KULLANABİLİRSİNİZ.

YAŞAYAN HER CANLI BİR GÜN ÖLÜR. BUGÜN SEVDİĞİM BİR DOSTUMUN 20 YAŞINDA BİR YAKININI KAYBETTİĞİNİ ÖĞRENDİM. ARDINDAN BİR ABİMİZİN ÖLDÜĞÜNÜ DUYMAMIŞIM BİLE GEÇ FARKETTİM. ÖLÜM EN BÜYÜK ÖĞRETMENDİR ANLAYANA. AMA ANLAMAK İSTEMEYİZ. ZATEN YALAN OLAN  ŞU DÜNYADA BİR DE KAÇIP SANALA SIĞINIRIZ.

BU SÜREÇTE YAZILARIMA SON VERİRKEN BLOGUMU SİLMİYORUM. SİLSEM DE BLOGGERDEN BAŞKA KAYIT TUTAN BİRİ OLDUĞUNU BİLİYORUM. KİMSEYE KÜSMEDİM, DARILMADIM, SANAL AŞKA DÜŞMEDİM, ANDROPOZA GİRMEDİM KIRILMADIM İNCİNMEDİM.  SADECE VE SADECE YORULDUM...

İŞİMDEYİM GÜCÜMDEYİM. HATTA KİŞİSEL BLOGUMUN BAŞINDAYIM. SESSİZ SAKİN ŞİİRLERİMİ VE YAZILARIMI ORADA YAZMAYA. BİR BLOG KARDEŞLİĞİ VE İYİLİK HAREKETİ OLUŞTURDUĞUM BİRMİLYONKALEM SİTESİNDEKİ 100KADAR BLOGGER DOSTUMLA BİR ARADA OLMAYA DEVAM EDECEĞİM. HEPİNİZE İLGİ VE DOSTLUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM.

HER ZAMAN SÖYLEDİĞİM VE KADİM DOSTLARIMIN BİLDİĞİ GİBİ:
EVE EKMEK GÖTÜRMEK LAZIM.


SANAL KARAKTERİNİZ İBRAHİM ORTAÇ ABİNİZ MAYIS 2009'DA BLOG ALEMİNE MERHABA DEDİKTEN SONRA OCAK 2010'A KADAR ARANIZDA YER ALDI.

SAĞOLUN BENİ İZLEME LİSTLERİNİZE, PCLERİNİZİN BAŞKÖŞELERİNE ALDINIZ. SEVDİNİZ, BAĞRINIZA BASTINIZ. BESLEDİNİZ BÜYÜTTÜNÜZ. MUTLU ETTİNİZ.
BEN DE BU GAZLA 10'LARCA BLOG AÇTIM, YÜZLERCE YAZI YAZDIM. SEVDİM SEVİLDİM.

2010 YILBAŞINDA BİR YILIN DEĞERLENDİRMESİNİ YAPARAK T.İ.O' YU SİZLERE TANITTIM VE YAZDIKLARIMI BURADA BIRAKARAK BİR SÜRELİĞİNE BLOGU KAPATIP TATİLE ÇIKTIM. BU KONU İLE İLGİLİ 3 YAZI YAZDIM. DİLEYEN TIKLAYIP OKUYABİLİR.

GEÇEN AY DAĞILAN BLOGLARIMI BİR ARAYA TOPLAYIP KATEGORİLER HALİNDE BLOGUMDA BİRLEŞTİRDİM. HENÜZ TASNİF ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR AMA DİLEDİĞİNİZDE BİNE YAKIN YAZIMA ULAŞMANIZ VE OKUMANIZ HALÂ VE DAİMA MÜMKÜN.

GEREK GÜNDEMİN GEREK ARKADAŞLARIN TAVSİYESİ İLE TEKRAR GAZA GELİP İYİ KÖTÜ BUGÜNE KADAR AĞUSTOS BÖCEĞİ GİBİ ŞARKILAR SÖYLEDİM. AMA AÇIKÇASI ARTIK YORULDUM. BLOG CANAVARINA ÇIKMIŞ ADIMDAN DA BIKTIM BİR TEK BLOGUM VAR İŞTE DOYA DOYA OKUYUN. ŞİİRLER HARİÇ DİĞER YAZILARIM DA BU BLOGUMUN İÇİNDE.

KATEGORİ DÜZENLEMELERİNE DEVAM EDECEĞİM. BÖYLECE YAZDIKLARIMI İLGİ ALANLARINIZA GÖRE OKUYABİLECEKSİNİZ. ANCAK YENİ BİRŞEYLER YAZMAYI DÜŞÜNMÜYORUM. YİNE DE MERAKLISI BLOGUMDA HOŞ YAZILAR  BULABİLİR. DİLERSENİZ KAYNAK GÖSTEREREK TEPE TEPE KULLANABİLİRSİNİZ.

YAŞAYAN HER CANLI BİR GÜN ÖLÜR. BUGÜN SEVDİĞİM BİR DOSTUMUN 20 YAŞINDA BİR YAKININI KAYBETTİĞİNİ ÖĞRENDİM. ARDINDAN BİR ABİMİZİN ÖLDÜĞÜNÜ DUYMAMIŞIM BİLE GEÇ FARKETTİM. ÖLÜM EN BÜYÜK ÖĞRETMENDİR ANLAYANA. AMA ANLAMAK İSTEMEYİZ. ZATEN YALAN OLAN  ŞU DÜNYADA BİR DE KAÇIP SANALA SIĞINIRIZ.

BU SÜREÇTE YAZILARIMA SON VERİRKEN BLOGUMU SİLMİYORUM. SİLSEM DE BLOGGERDEN BAŞKA KAYIT TUTAN BİRİ OLDUĞUNU BİLİYORUM. KİMSEYE KÜSMEDİM, DARILMADIM, SANAL AŞKA DÜŞMEDİM, ANDROPOZA GİRMEDİM KIRILMADIM İNCİNMEDİM.  SADECE VE SADECE YORULDUM...

İŞİMDEYİM GÜCÜMDEYİM. HATTA KİŞİSEL BLOGUMUN BAŞINDAYIM. SESSİZ SAKİN ŞİİRLERİMİ VE YAZILARIMI ORADA YAZMAYA. BİR BLOG KARDEŞLİĞİ VE İYİLİK HAREKETİ OLUŞTURDUĞUM BİRMİLYONKALEM SİTESİNDEKİ 100KADAR BLOGGER DOSTUMLA BİR ARADA OLMAYA DEVAM EDECEĞİM. HEPİNİZE İLGİ VE DOSTLUĞUNUZ İÇİN TEŞEKKÜR EDERİM.

HER ZAMAN SÖYLEDİĞİM VE KADİM DOSTLARIMIN BİLDİĞİ GİBİ:
EVE EKMEK GÖTÜRMEK LAZIM.

Şok: Pucca nihayet basıldı, sıra kimde?

1 yorum:


Sanal dünyanın sen al pişman olmazsın karakterlerinden değerli dost
güzel insan mümtaz şahsiyet hepimizin ilham perisi süt annesi (oha abarttık tamam) Pucca'nın bir süredir peşinde olan basın masası sanal koçlar şubesi yaptığı bir operasyonla Pucca'yı bastı...

Basılma anında da her zaman yaptığı gibi marlyn posteri arkasına saklanarak yaka paça kitapçı  raflarına konulan Pucca'nın blog alemine düştüğü günden beri ağlaya, sızlaya hoplaya zıplaya yazdığı blog yazılarından oluşan kitabı kitapçı raflarını süsledi.

Böylece blog dünyasında yetişen yeni nesile de ben ilerde büyüyünce Pucca gibi olucam. Ben de basılıcam, eriklerim de üzümlerim de olucak tarzında özentili cümleler kurma şansı da tanınmış oldu.

Pucca'nın kitabında neler bulacağını eteğini (kitabın kapağını) kaldırıp bakamadığımızdan bilemiyoruz. Ama korsanının piyasaya çıkmasını beklemeden gidip alın bence. Üstelik kimbilir Pucca bir gün sizin için imzalar....

Değerli blogger arkadaşımızı kutlar ayrıntılar için aşağıya ve kitabı satın almak için şuraya tıklamanızı rica eder, saygılar sunarız.

Dip not: Duyduğuma göre birileri Siminya bacımızı da gazlamaya çalışıyormuş kıskandırmak adına. Siminya Can'dır kırağı çalmaz patlıcandır. Dilerse kitapda yapar, kariyerde yapar. Üstelik bu iki hatun kankidir. Boşuna gaz vermeyin.

Dip not2: Bana da gaz vermeyin ilk kitabımı 1987 yılnda yayınladım. Sanal olarak kitap formatında bir kaç çalışmam zaten diğer sitelerimde var. Zaten Pucca kadar ratingim de yok. Beni okumazsanız çok bir şey kaybetmezsiniz ama şu kızın kitabını alın döverim bak. Ben korsanı çıkana kadar beklicem:) Sonra bütün korsanları ben alıcam. Siz yine orcinalini almak zorunda kalacaksınız.

En dip not: Benim de katkıda bulunduğum bir kitap raflarda kısa zamanda yerini alacak ama blog yazılarımı ya da şiirlerimi içermiyor. Ayrıca değerli bir dostumla çocuk eğitimine katkı sağlamak amacıyla yazdığımız küçük öykülerden oluşan bir kitabı da kısa zamanda sizlere  duyaracağız... 


Sanal dünyanın sen al pişman olmazsın karakterlerinden değerli dost
güzel insan mümtaz şahsiyet hepimizin ilham perisi süt annesi (oha abarttık tamam) Pucca'nın bir süredir peşinde olan basın masası sanal koçlar şubesi yaptığı bir operasyonla Pucca'yı bastı...

Basılma anında da her zaman yaptığı gibi marlyn posteri arkasına saklanarak yaka paça kitapçı  raflarına konulan Pucca'nın blog alemine düştüğü günden beri ağlaya, sızlaya hoplaya zıplaya yazdığı blog yazılarından oluşan kitabı kitapçı raflarını süsledi.

Böylece blog dünyasında yetişen yeni nesile de ben ilerde büyüyünce Pucca gibi olucam. Ben de basılıcam, eriklerim de üzümlerim de olucak tarzında özentili cümleler kurma şansı da tanınmış oldu.

Pucca'nın kitabında neler bulacağını eteğini (kitabın kapağını) kaldırıp bakamadığımızdan bilemiyoruz. Ama korsanının piyasaya çıkmasını beklemeden gidip alın bence. Üstelik kimbilir Pucca bir gün sizin için imzalar....

Değerli blogger arkadaşımızı kutlar ayrıntılar için aşağıya ve kitabı satın almak için şuraya tıklamanızı rica eder, saygılar sunarız.

Dip not: Duyduğuma göre birileri Siminya bacımızı da gazlamaya çalışıyormuş kıskandırmak adına. Siminya Can'dır kırağı çalmaz patlıcandır. Dilerse kitapda yapar, kariyerde yapar. Üstelik bu iki hatun kankidir. Boşuna gaz vermeyin.

Dip not2: Bana da gaz vermeyin ilk kitabımı 1987 yılnda yayınladım. Sanal olarak kitap formatında bir kaç çalışmam zaten diğer sitelerimde var. Zaten Pucca kadar ratingim de yok. Beni okumazsanız çok bir şey kaybetmezsiniz ama şu kızın kitabını alın döverim bak. Ben korsanı çıkana kadar beklicem:) Sonra bütün korsanları ben alıcam. Siz yine orcinalini almak zorunda kalacaksınız.

En dip not: Benim de katkıda bulunduğum bir kitap raflarda kısa zamanda yerini alacak ama blog yazılarımı ya da şiirlerimi içermiyor. Ayrıca değerli bir dostumla çocuk eğitimine katkı sağlamak amacıyla yazdığımız küçük öykülerden oluşan bir kitabı da kısa zamanda sizlere  duyaracağız... 

Üşenmedim, başka şeyler de yazdım