* Günün Yazısı :

Zamanı gösteriyor diye saatlere kızamazsın

10 yorum:

şimdi aşk zamanıdır...
senin sevgilinden ayrılmanı önemsemez zaman... sokaklarda millet sarmaş dolaştır, kızamazsın...
güzel günlerin kıymetini bilmemişsindir, boşa harcamışsındır ama senin kıymetini bilmediğin o güzel zamanlar artık geçmiştir. öfken ve hüznünle başbaşa yapayalnız kalakalırsın.

akşam oldu hüzünlendim ben yine...
hüzünlensen de akşam olur... zaman affetmez. gelir ve geçer. gelirken sana getirdiklerinden giderken de birşeyler götürür.
dün bugün yarın üçlemesi arasında sıkışıp kalır ve bugünü yaşaman gerektiğini, aslolanın bugün olduğunun farkına varamazsan hüznün her gün yenilenerek artmaya devam eder. sen kaybedersin.

demir alma vakti gelmişse zamandan...
sesiz bir gemi kalkar bu limandan... artık senin yaşın 70 olmasa da işin bitmiştir...
O aşk, o sevda, eski güzel günler yoktur. Yeni umutlar, yeni ufuklar boş bir yalandan ibarettir. Defalarca denediğin ve geçmek bilmiyor diye hayıflandığın zaman bu kez öyle mesafeler koymuştur ki araya, geri dönüş imkânı yoktur...

bugünü yaşa...
geçen zamandan intikam alamadığın gibi, zamanı gösteriyor diye saatlere kızamazsın.
dünleri yarın yapamazsın.
her şeyin bir vakti saati vardır, bugünü bugün yaşamazsan ertesi gün arasan da bulamazsın...

şimdi aşk zamanıdır...
senin sevgilinden ayrılmanı önemsemez zaman... sokaklarda millet sarmaş dolaştır, kızamazsın...
güzel günlerin kıymetini bilmemişsindir, boşa harcamışsındır ama senin kıymetini bilmediğin o güzel zamanlar artık geçmiştir. öfken ve hüznünle başbaşa yapayalnız kalakalırsın.

akşam oldu hüzünlendim ben yine...
hüzünlensen de akşam olur... zaman affetmez. gelir ve geçer. gelirken sana getirdiklerinden giderken de birşeyler götürür.
dün bugün yarın üçlemesi arasında sıkışıp kalır ve bugünü yaşaman gerektiğini, aslolanın bugün olduğunun farkına varamazsan hüznün her gün yenilenerek artmaya devam eder. sen kaybedersin.

demir alma vakti gelmişse zamandan...
sesiz bir gemi kalkar bu limandan... artık senin yaşın 70 olmasa da işin bitmiştir...
O aşk, o sevda, eski güzel günler yoktur. Yeni umutlar, yeni ufuklar boş bir yalandan ibarettir. Defalarca denediğin ve geçmek bilmiyor diye hayıflandığın zaman bu kez öyle mesafeler koymuştur ki araya, geri dönüş imkânı yoktur...

bugünü yaşa...
geçen zamandan intikam alamadığın gibi, zamanı gösteriyor diye saatlere kızamazsın.
dünleri yarın yapamazsın.
her şeyin bir vakti saati vardır, bugünü bugün yaşamazsan ertesi gün arasan da bulamazsın...

canınız çıkmasın e mi

4 yorum:

hikmetinden sual olunmaz Rabbimin vardır bir bildiği. bi insana durduk yerde hapşurdu diye çok yaşa denir mi? karnı ağrıyana, başı ağrıyana çok yaşa demiyoruz, kanser olana demiyoruz ama hapşurana çok yaşa. demek ki hapşurma olayı diğer hastalıklara göre daha vahim bir durumun habercisi.

hani kalp hapşururken bir anlık dururmuş derler onu da bilirim ama taaa! o günlerden belliymiş sanırım gribin bir gün hapşuruktan hepimizi götüreceği...
sars derken, kuş gribi, domuz gribi derken bakmışsın "küüt diye" nükleer savaşa gerek kalmadan insanlık sizlere ömür.

tabi gönül istiyor ki ülkemizde alınan önlemler de çok yaşa demekten ibaret olmasın.
şimdilik ilk belirtiler pek kötü değil. daha havaalanında yakalıyoruz mikrobu. oysa bi dolmuşa binse yandık...

canım halkımın: -~ kardeş şu parayı uzatırmısın diye başlayan, helacıdan para üstü almakla devam eden, sarhoşun "illa opicim" i, hanımların "ay şekerim" li merhabalaşmaları ve sarılıp kucaklaşıp vedalaşmaları, nedense eli siğil dolu olanın bile dostluk elini burnumuza zorla dayaması geleneğimiz sayesinde kesinlikle 48 saatte tüm ülkeye bulaştırırız böyle bir mikrobu...

o yüzden aman diyorum...
ilgililerin yetkililerin uyarılarını can kulağı ile dinleyelim. pek şeyimize takmadığımız gribi ciddiye alalım.
her hapşu diyene "çok yaşa" diyerek yetişebilsek bile bireysel başka önlemler ve korunma yöntemleri gerektiğini unutmayalım...

en azından elimizi yüzümü adam gibi yıkayıp, bir gripin yutalım:)
ileride başımız ağrımasın...

hikmetinden sual olunmaz Rabbimin vardır bir bildiği. bi insana durduk yerde hapşurdu diye çok yaşa denir mi? karnı ağrıyana, başı ağrıyana çok yaşa demiyoruz, kanser olana demiyoruz ama hapşurana çok yaşa. demek ki hapşurma olayı diğer hastalıklara göre daha vahim bir durumun habercisi.

hani kalp hapşururken bir anlık dururmuş derler onu da bilirim ama taaa! o günlerden belliymiş sanırım gribin bir gün hapşuruktan hepimizi götüreceği...
sars derken, kuş gribi, domuz gribi derken bakmışsın "küüt diye" nükleer savaşa gerek kalmadan insanlık sizlere ömür.

tabi gönül istiyor ki ülkemizde alınan önlemler de çok yaşa demekten ibaret olmasın.
şimdilik ilk belirtiler pek kötü değil. daha havaalanında yakalıyoruz mikrobu. oysa bi dolmuşa binse yandık...

canım halkımın: -~ kardeş şu parayı uzatırmısın diye başlayan, helacıdan para üstü almakla devam eden, sarhoşun "illa opicim" i, hanımların "ay şekerim" li merhabalaşmaları ve sarılıp kucaklaşıp vedalaşmaları, nedense eli siğil dolu olanın bile dostluk elini burnumuza zorla dayaması geleneğimiz sayesinde kesinlikle 48 saatte tüm ülkeye bulaştırırız böyle bir mikrobu...

o yüzden aman diyorum...
ilgililerin yetkililerin uyarılarını can kulağı ile dinleyelim. pek şeyimize takmadığımız gribi ciddiye alalım.
her hapşu diyene "çok yaşa" diyerek yetişebilsek bile bireysel başka önlemler ve korunma yöntemleri gerektiğini unutmayalım...

en azından elimizi yüzümü adam gibi yıkayıp, bir gripin yutalım:)
ileride başımız ağrımasın...

yemedik DE' nizi be!

10 yorum:


bir de bu çıktı...
ben de biliyorum. hatta ben de bu konuda en az onlar kadar hassasım.
Arada pas geçtiğim oluyor ama bunu da trip sebebi yapmıyorum, yapmamak da lazım.

Ama bakıyorsun yazdıklarında türkçenin esamesi okunmayanların bloglarında bile, bir de hassasiyeti aldı başını gidiyor. Sanıyorsun bu blog yazarlarımız TDK sözlüğü olmadan blog yazmıyorlar. (sözüm tüm yazdıklarında Türkçe'mize özen gösterenlere değil)

- ay kısss "sinir oluyorum dahi anlamında de yi ayrı yazmayanlara şeker"... di mi ama kıss...
di ? işte.. eğer sen cümleyi:

Dahi anlamındaki "de" yi ayrı yazmayanlara sinir oluyorum. Sence de öyle değil mi? şeklinde kurar ve yazarsan sorun yok. Ama noktalama işaretlerinden hiç haz almayıp, kelimeleri benim gibi di mi, şöle mi böle mi felam etc. tarzında yazıyosan, sonra da trip yapıyosan bu "de" hassasiyeti de bir yere kadar..


kasmak için bahane lazımdır anladık DA

biz de yemiyoruz yani...


bir de bu çıktı...
ben de biliyorum. hatta ben de bu konuda en az onlar kadar hassasım.
Arada pas geçtiğim oluyor ama bunu da trip sebebi yapmıyorum, yapmamak da lazım.

Ama bakıyorsun yazdıklarında türkçenin esamesi okunmayanların bloglarında bile, bir de hassasiyeti aldı başını gidiyor. Sanıyorsun bu blog yazarlarımız TDK sözlüğü olmadan blog yazmıyorlar. (sözüm tüm yazdıklarında Türkçe'mize özen gösterenlere değil)

- ay kısss "sinir oluyorum dahi anlamında de yi ayrı yazmayanlara şeker"... di mi ama kıss...
di ? işte.. eğer sen cümleyi:

Dahi anlamındaki "de" yi ayrı yazmayanlara sinir oluyorum. Sence de öyle değil mi? şeklinde kurar ve yazarsan sorun yok. Ama noktalama işaretlerinden hiç haz almayıp, kelimeleri benim gibi di mi, şöle mi böle mi felam etc. tarzında yazıyosan, sonra da trip yapıyosan bu "de" hassasiyeti de bir yere kadar..


kasmak için bahane lazımdır anladık DA

biz de yemiyoruz yani...

herkesin gizli yada açık kanayan bir yarası var

6 yorum:

bakmayın ahahaah - kiki ki diye yazdıklarımıza hepimizin gizli açık bir yarası var.
zaman zaman kanayan zaman zaman bizi oyalayan... çözemediğimiz..
kimimiz adına aşk deyip geçmişiz. kimimiz geçim sıkıntısı. bazılarımızın ruhu yaralı..
bir şekilde üstünü örtmüşüz. gömmüşüz. arada bir tabutumuzu açıp açıp bakıyoruz.yazıyoruz..

netin en fırlama delikanlısı
.. gerçekten öyle mi dersin? belki anne babası birbirini boynuzluyor çocuk kendi içine kapanmış serserilik peşinde... en şuh kadını. büyük ihtimalle mutsuz bir ev kadını... bilemiyoruz..

hepimizi iki yüzlü hale getiren bir yer internet... hayatımızı paylaşıyoruz diye belki hayallerimizi belki öfkemizi belki gerçekleşememiş arzularımızı paylaşıyoruz..
üstünde kıyafetleriyle fotoğraf çektirip ay bunu mu giysem şekerim, yoksa şunu mu diye marka anketi yapanlarımız belki büyük bir mağazadaki tezgahtar kız... kim bilir...

her gece birlikte olduğu kızları bloglayan yazarlarımızdan birisi belki sadece "el arabası" ile gezen bir gariban... kendi yazdıklarıyla orgazm olabiliyor. ömründe hiç ciddi ilişkisi olmamış, bir tek kıza çıkma teklif edememiş bir abazan da olabilir...
bazılarımız çok dürüst de olabilir. dürüstlük adına diyerek gaza gelmiş. açılmadık sahifesini bırakmamıştır hayatının, ve her sayfada ayrı bir parmak izi...
veya mahalleden, sülaleye kadar insanların gözünde yok yere damgalanmışsındır da üzüntünüzden sokağa bile çıkamayıp, nette özgür kadın takılıyorsundur...

kimileri dalgasını geçmek için acılı arabesk, dramatik bir kurguyla sunar yazdıklarını, sonra oturur yorumlardan haz alır. çünkü bir hayli boş vakti vardır canını sıkacak kadar.
kimileri yaşadıkları dramı unutmak adına, mutlu aşklar kurgular satırlarında...

adı ne olursa olsun.
blog yazarak paylaştıkça ister fiziksel ister duygusal bir doyuma götürse de , az ya da çok hepimizin gizli yada açık bir yarası var.
"regl olamadım ey ahali" yazanlarımızın bile içinde bir yerler kanıyor, kanıyor, kanıyor.



bakmayın ahahaah - kiki ki diye yazdıklarımıza hepimizin gizli açık bir yarası var.
zaman zaman kanayan zaman zaman bizi oyalayan... çözemediğimiz..
kimimiz adına aşk deyip geçmişiz. kimimiz geçim sıkıntısı. bazılarımızın ruhu yaralı..
bir şekilde üstünü örtmüşüz. gömmüşüz. arada bir tabutumuzu açıp açıp bakıyoruz.yazıyoruz..

netin en fırlama delikanlısı
.. gerçekten öyle mi dersin? belki anne babası birbirini boynuzluyor çocuk kendi içine kapanmış serserilik peşinde... en şuh kadını. büyük ihtimalle mutsuz bir ev kadını... bilemiyoruz..

hepimizi iki yüzlü hale getiren bir yer internet... hayatımızı paylaşıyoruz diye belki hayallerimizi belki öfkemizi belki gerçekleşememiş arzularımızı paylaşıyoruz..
üstünde kıyafetleriyle fotoğraf çektirip ay bunu mu giysem şekerim, yoksa şunu mu diye marka anketi yapanlarımız belki büyük bir mağazadaki tezgahtar kız... kim bilir...

her gece birlikte olduğu kızları bloglayan yazarlarımızdan birisi belki sadece "el arabası" ile gezen bir gariban... kendi yazdıklarıyla orgazm olabiliyor. ömründe hiç ciddi ilişkisi olmamış, bir tek kıza çıkma teklif edememiş bir abazan da olabilir...
bazılarımız çok dürüst de olabilir. dürüstlük adına diyerek gaza gelmiş. açılmadık sahifesini bırakmamıştır hayatının, ve her sayfada ayrı bir parmak izi...
veya mahalleden, sülaleye kadar insanların gözünde yok yere damgalanmışsındır da üzüntünüzden sokağa bile çıkamayıp, nette özgür kadın takılıyorsundur...

kimileri dalgasını geçmek için acılı arabesk, dramatik bir kurguyla sunar yazdıklarını, sonra oturur yorumlardan haz alır. çünkü bir hayli boş vakti vardır canını sıkacak kadar.
kimileri yaşadıkları dramı unutmak adına, mutlu aşklar kurgular satırlarında...

adı ne olursa olsun.
blog yazarak paylaştıkça ister fiziksel ister duygusal bir doyuma götürse de , az ya da çok hepimizin gizli yada açık bir yarası var.
"regl olamadım ey ahali" yazanlarımızın bile içinde bir yerler kanıyor, kanıyor, kanıyor.


bir militan bildiri dağıtıyor şehrimin sokaklarında

6 yorum:


bir militan bildiri dağıtıyor şehrimin sokaklarında
yüreğimin zillerine basıp basıp kaçıyor
al beyaz, kan kırmızı akıtıyor zehrini
yüreğime saplanmış kurşunları peşpeşe
ok, pan(zehir) ve kan... ölüyorum

bir militan bildiri dağıtıyor şehrimin sokaklarında
her kelimesini bir mektup gibi açıp okuyorum
iyi olacaksın diyor yaralarımı öperken dudakları
üşüyorum, yorganım oluyor sarılıp aniden
şuramı, buramı, oramı okşuyor elleri alev

bir militan bildiri dağıtıyor caddelerimde
bir militan bildiri dağıtıyor şehrimin sokaklarında
bir militan bildiri dağıtıyor kuytularında ömrümün
zaman zaman, ara sıra düşük yoğunluklu çatışmalar
anı anı. nefes nefes, hece hece: her gece, onun oluyorum


yüzümü yapıştırıp duvara
haklarımı okuyor amerikan dizilerinde polisler
suç ortağıyım. aşık olmuşum müebbet.
ölüyorum...

2009


bir militan bildiri dağıtıyor şehrimin sokaklarında
yüreğimin zillerine basıp basıp kaçıyor
al beyaz, kan kırmızı akıtıyor zehrini
yüreğime saplanmış kurşunları peşpeşe
ok, pan(zehir) ve kan... ölüyorum

bir militan bildiri dağıtıyor şehrimin sokaklarında
her kelimesini bir mektup gibi açıp okuyorum
iyi olacaksın diyor yaralarımı öperken dudakları
üşüyorum, yorganım oluyor sarılıp aniden
şuramı, buramı, oramı okşuyor elleri alev

bir militan bildiri dağıtıyor caddelerimde
bir militan bildiri dağıtıyor şehrimin sokaklarında
bir militan bildiri dağıtıyor kuytularında ömrümün
zaman zaman, ara sıra düşük yoğunluklu çatışmalar
anı anı. nefes nefes, hece hece: her gece, onun oluyorum


yüzümü yapıştırıp duvara
haklarımı okuyor amerikan dizilerinde polisler
suç ortağıyım. aşık olmuşum müebbet.
ölüyorum...

2009

motorcu bir mahlukata özel

3 yorum:

nasıl bir histir anlamıyorum seninki. şahsen bilmek ve anlamakta istemem.
geceyarısı.
bir çeşit zorla sülaleme selam söylermisin abi vakıası.
o kadar çeşitli yaratığa benzetiyoruz ki kendimizi.
bahsettiğim bu adam kesin önceki hayatında öküzmüş.
safisinden hem de...
bir insan ailesindeki bütün dişilerin ve kişilerin namusunu bu kadar iki paralık eder mi?
niye, sülalenin günahı ne sen hayvansan.
çoluğu var, çocuğu var bunun.
yol diye bir şey de yapmışlar kardeşim
ne diye hayvan kadar motorsikleti kaldırımda sürersin geceyarısı bağırta bağırta.

nasıl bir histir anlamıyorum seninki. şahsen bilmek ve anlamakta istemem.
geceyarısı.
bir çeşit zorla sülaleme selam söylermisin abi vakıası.
o kadar çeşitli yaratığa benzetiyoruz ki kendimizi.
bahsettiğim bu adam kesin önceki hayatında öküzmüş.
safisinden hem de...
bir insan ailesindeki bütün dişilerin ve kişilerin namusunu bu kadar iki paralık eder mi?
niye, sülalenin günahı ne sen hayvansan.
çoluğu var, çocuğu var bunun.
yol diye bir şey de yapmışlar kardeşim
ne diye hayvan kadar motorsikleti kaldırımda sürersin geceyarısı bağırta bağırta.

Kapitalizme karşı kazandığımız ilk zafer

5 yorum:

Tek sermayemizin babamızın verdiği harçlık olduğu yıllar...
Ancak 2nci el bir bisiklete binebiliyoruz ve hayallerimizde sermaye sınıfına katılıp altımıza bir hacı murat çekmek var.

Diğer arkadaşlarla tartışmalarımız Renault'la Hacı Murat'ı kapıştırmaktan ibaret. Anadol'cular çoktan pes etmiş. Rallilerde görebildiğimiz sadece 2 markanın modifiyelileri...
Ufkumuz o kadar yani. Bi de aya gitmeyi düşlüyorum acayip şekilde...

Arkadaşın babası tuttu bir sarı mercedes aldı geldi mahalleye... Birden bizim bütün hayali kavgalarımız da bitiverdi..
İlkokulun bahçesinde fener-gs maçları yaparken baston çikolata karşılığı ön libero oynattığımız (duruma göre her iki takıma geçen) ayı Ahmetin çikolotaları az bulup "ben beşiktaşlıyım" dediği yıllar.
Olm beşiktaş ne lan şimdi. Fener-Gs maçı yapıyos demiş, ama apışıp kalmıştık. İşte o yıllar..

Donduk kaldık.
Ulan ne güssel araba... Hani şu filmi de oynamış. Sarı mersedes.... aynen ondan.
Lakin adam garaja koyuyor arabayı. Elleme mesafesine bizi sokmuyor zaten. Arada bir, güneşte çil çil parladığını kapının önünde yıkayınca görüyoruz.

Arkadaş ise her muhabbette garajdaki mercedesi anlatıyor:
-Yok eir conteyşını var... yok lastikler mişlennn. hem de dubleks. çivi batsa inmio.. bi de abs var. bastın mı zınk duruyo..

Gıcık olduk. resmen hayallerimiz öldü be... Hacı murat.. ne ki hacı... Yuff...

Biz bozulan sindirim sistemi ve asabımız ile çırpınırken bi arkadaş inanılmaz bir çözüm üretti.
Diğer arkadaş yaklaşma mesafesinden arabalarını bize gösterirken patladı.
-b..k sarısı lan bu...

hepimiz donduk kaldık ama en çok araba sahibi olan çocuk dondu kaldı...
bi kahkaha patlattı arkadaş, arkasından hepimiz güldük. evet lan b...k sarısıydı bu araba.

nihayet hayallerimizin kurtarıcı cümlesi imdadımıza yetişmişti.
-b..k sarısı diyerek b..k atıyorduk resmen... olsun devrime giden her yol mübahtı.

O günden sonra çocuk ne zaman ağzını açacak olsa:

-geçen gün bi bastı babam gaza.... off klimada püfür püfür...
b...k sarısı mercedes le mi?

-bütün arabaları geçtik yolda giderken;
-şöförler b..k sarısı arabanıza bakarken geçmişsinizdir olm.

çocuğun bütün gençliği boşa gitti.. ne zaman hava atacak olsa 2 laf soktuk kuyruğu kıstırdı gitti.
bu bizim kapitalizme karşı ilk zaferimizdi...
Ama çocuk hırs yaptı, çaldı çırptı büyük bir işadamı oldu..

siyah bi alfa romeo'ya biniyor şimdilerde ipne...
gerçi biz de hacı murattan terfi ettik, doğan görünümlü şahinle dolaşıyoruz...
olsun en azından bu travma ona yetmiştir.

ömrünce sarı mercedese binemez pis kapitalist..


Tek sermayemizin babamızın verdiği harçlık olduğu yıllar...
Ancak 2nci el bir bisiklete binebiliyoruz ve hayallerimizde sermaye sınıfına katılıp altımıza bir hacı murat çekmek var.

Diğer arkadaşlarla tartışmalarımız Renault'la Hacı Murat'ı kapıştırmaktan ibaret. Anadol'cular çoktan pes etmiş. Rallilerde görebildiğimiz sadece 2 markanın modifiyelileri...
Ufkumuz o kadar yani. Bi de aya gitmeyi düşlüyorum acayip şekilde...

Arkadaşın babası tuttu bir sarı mercedes aldı geldi mahalleye... Birden bizim bütün hayali kavgalarımız da bitiverdi..
İlkokulun bahçesinde fener-gs maçları yaparken baston çikolata karşılığı ön libero oynattığımız (duruma göre her iki takıma geçen) ayı Ahmetin çikolotaları az bulup "ben beşiktaşlıyım" dediği yıllar.
Olm beşiktaş ne lan şimdi. Fener-Gs maçı yapıyos demiş, ama apışıp kalmıştık. İşte o yıllar..

Donduk kaldık.
Ulan ne güssel araba... Hani şu filmi de oynamış. Sarı mersedes.... aynen ondan.
Lakin adam garaja koyuyor arabayı. Elleme mesafesine bizi sokmuyor zaten. Arada bir, güneşte çil çil parladığını kapının önünde yıkayınca görüyoruz.

Arkadaş ise her muhabbette garajdaki mercedesi anlatıyor:
-Yok eir conteyşını var... yok lastikler mişlennn. hem de dubleks. çivi batsa inmio.. bi de abs var. bastın mı zınk duruyo..

Gıcık olduk. resmen hayallerimiz öldü be... Hacı murat.. ne ki hacı... Yuff...

Biz bozulan sindirim sistemi ve asabımız ile çırpınırken bi arkadaş inanılmaz bir çözüm üretti.
Diğer arkadaş yaklaşma mesafesinden arabalarını bize gösterirken patladı.
-b..k sarısı lan bu...

hepimiz donduk kaldık ama en çok araba sahibi olan çocuk dondu kaldı...
bi kahkaha patlattı arkadaş, arkasından hepimiz güldük. evet lan b...k sarısıydı bu araba.

nihayet hayallerimizin kurtarıcı cümlesi imdadımıza yetişmişti.
-b..k sarısı diyerek b..k atıyorduk resmen... olsun devrime giden her yol mübahtı.

O günden sonra çocuk ne zaman ağzını açacak olsa:

-geçen gün bi bastı babam gaza.... off klimada püfür püfür...
b...k sarısı mercedes le mi?

-bütün arabaları geçtik yolda giderken;
-şöförler b..k sarısı arabanıza bakarken geçmişsinizdir olm.

çocuğun bütün gençliği boşa gitti.. ne zaman hava atacak olsa 2 laf soktuk kuyruğu kıstırdı gitti.
bu bizim kapitalizme karşı ilk zaferimizdi...
Ama çocuk hırs yaptı, çaldı çırptı büyük bir işadamı oldu..

siyah bi alfa romeo'ya biniyor şimdilerde ipne...
gerçi biz de hacı murattan terfi ettik, doğan görünümlü şahinle dolaşıyoruz...
olsun en azından bu travma ona yetmiştir.

ömrünce sarı mercedese binemez pis kapitalist..

Mutlaka açılışa bekleriz...

3 yorum:


-Ne açıyosun abi ? bakkal dükkanı mı. Market mi?

Yok yok bu daha hayırlı bi iş. Mutlaka açılışa beklerim.


Afilli bir de davetiye. Kokteyl, kanapeler, fona uygun bir müzik, birkaç mini-li konu mankeni
hostes kızımız. Sonra bir emekli imam. Yaptığımız işin cennetlik olduğunu ima ederken çekinmiyecek cinsinden. Hayırlısıyla artık açıyoruz. Bi kaç da magazin gazetecisi de çağıralım en çamurundan. Hiç bişi yapmasalar konu mankenlerinin koltuk altlarını ile bacak aralarını çekerler.


-Abi ne açıyoruz ya. Şarküteri mi?


Yok yok bu daha hayırlı bi hizmet. Acaba açılış kokteylini hangi rezidenste yapsak? Bi kaç bürokrat da çağırmalı. Kurdelayı valiye mi kestirsek ahaliye mi? Lan olm acaba başbakanı çağırsak gelir mi lan?


-Abi hala söylemedin ki ne açıyoruz?


Web sitesi lan dümdük. Hayırlı bir hizmet dedik ya...


Üç aşağı beş yukarı, diyaloglar benzemese de olay böyle gelişiyor.
Tamam teknoloji güzel birşey, iyi kötü herkesin bir web sitesi de olmalı. Şirketler için kaçınılmaz. Hatta bir de e-devlet var ki olmazsa olmaz. Olmasaydı napardık bilemiyoruz. Aferim, bravo, Şok güzel, ayvaaa..


Ama bu işin de cılkını çıkarmasak olmaz mı? Web sitesini, haber portalını da mı kokteylle, protokolle açacaksınız a canım. Madem konu tekniktir. Küçümsemem bir emek vardır. Herkes pc lerinin başına geçer. Hadi birisi ENTER'a basar. Site arayüzünde önceden flash'la hazırlanmış bir kurdela perde de olur ve çilongg açılış yapılır.


Yapılır da bunun için adam çağırmaya, milleti toplamaya, kokteyl düzenlemeye, haberci çağırmaya ne gerek var. Kendi bünyenizde 3-5 kafadar "Ççaaak" yaparsınız olur biter.
Web sitesi açılışı değil mubarek düğün sünnet cemiyeti. Bahane olsun da bişileri kutlamak için isterse çamurdan olsun. Hele bir de işin içine protokol girince. "Sayın valimiz kurdelayı kesecekler" Neyi kesicen abi kurdela kesilince çalışan bir bilgisayar modeli çıktı da biz mi duymadık? İşte web sitemizin temeline ilk harcı sayın Milletvekilimiz koyacaklar. Web sitesi değil sanki TOKi evleri...


Bi işi de b...kunu çıkarmadan yapsak...



-Ne açıyosun abi ? bakkal dükkanı mı. Market mi?

Yok yok bu daha hayırlı bi iş. Mutlaka açılışa beklerim.


Afilli bir de davetiye. Kokteyl, kanapeler, fona uygun bir müzik, birkaç mini-li konu mankeni
hostes kızımız. Sonra bir emekli imam. Yaptığımız işin cennetlik olduğunu ima ederken çekinmiyecek cinsinden. Hayırlısıyla artık açıyoruz. Bi kaç da magazin gazetecisi de çağıralım en çamurundan. Hiç bişi yapmasalar konu mankenlerinin koltuk altlarını ile bacak aralarını çekerler.


-Abi ne açıyoruz ya. Şarküteri mi?


Yok yok bu daha hayırlı bi hizmet. Acaba açılış kokteylini hangi rezidenste yapsak? Bi kaç bürokrat da çağırmalı. Kurdelayı valiye mi kestirsek ahaliye mi? Lan olm acaba başbakanı çağırsak gelir mi lan?


-Abi hala söylemedin ki ne açıyoruz?


Web sitesi lan dümdük. Hayırlı bir hizmet dedik ya...


Üç aşağı beş yukarı, diyaloglar benzemese de olay böyle gelişiyor.
Tamam teknoloji güzel birşey, iyi kötü herkesin bir web sitesi de olmalı. Şirketler için kaçınılmaz. Hatta bir de e-devlet var ki olmazsa olmaz. Olmasaydı napardık bilemiyoruz. Aferim, bravo, Şok güzel, ayvaaa..


Ama bu işin de cılkını çıkarmasak olmaz mı? Web sitesini, haber portalını da mı kokteylle, protokolle açacaksınız a canım. Madem konu tekniktir. Küçümsemem bir emek vardır. Herkes pc lerinin başına geçer. Hadi birisi ENTER'a basar. Site arayüzünde önceden flash'la hazırlanmış bir kurdela perde de olur ve çilongg açılış yapılır.


Yapılır da bunun için adam çağırmaya, milleti toplamaya, kokteyl düzenlemeye, haberci çağırmaya ne gerek var. Kendi bünyenizde 3-5 kafadar "Ççaaak" yaparsınız olur biter.
Web sitesi açılışı değil mubarek düğün sünnet cemiyeti. Bahane olsun da bişileri kutlamak için isterse çamurdan olsun. Hele bir de işin içine protokol girince. "Sayın valimiz kurdelayı kesecekler" Neyi kesicen abi kurdela kesilince çalışan bir bilgisayar modeli çıktı da biz mi duymadık? İşte web sitemizin temeline ilk harcı sayın Milletvekilimiz koyacaklar. Web sitesi değil sanki TOKi evleri...


Bi işi de b...kunu çıkarmadan yapsak...

üzerine zehirli yazılmış hıyar

4 yorum:


yer misiniz?
yemezsiniz değil mi?


ya da dikkat zehirlidir! yazan bir şişe meyva suyu.
azıcık şüphelenseniz bile içmezsiniz.


ya da şöyle kızarmış bir piliç ve üstünde bir ibare :
yerseniz çocuğunuz sakat doğabilir....
1 kez olsa bile yemezsiniz değil mi?

ama sigaranın üstüne zehirli
ç..k..nüzü kaldırmaz
spermlerinizi öldürür. evlat katili olursunuz yazsalar da nafile...

bacağı kesilme pahasına erkekler,

çocuğunu düşürme
pahasına hamile kadınlar bile içiyor...



insan sağlığını yoketmek için icad edilmiş yüzyılın değil 1000 yılın buluşu :

Tütün!...


için için, ne olacak ki? ~en fazla ölürsünüz...
dumanını da etrafa üfleyin ki; ölürken yanınızda tanıdık bir kaç insan daha götürürsünüz...


yer misiniz?
yemezsiniz değil mi?


ya da dikkat zehirlidir! yazan bir şişe meyva suyu.
azıcık şüphelenseniz bile içmezsiniz.


ya da şöyle kızarmış bir piliç ve üstünde bir ibare :
yerseniz çocuğunuz sakat doğabilir....
1 kez olsa bile yemezsiniz değil mi?

ama sigaranın üstüne zehirli
ç..k..nüzü kaldırmaz
spermlerinizi öldürür. evlat katili olursunuz yazsalar da nafile...

bacağı kesilme pahasına erkekler,

çocuğunu düşürme
pahasına hamile kadınlar bile içiyor...



insan sağlığını yoketmek için icad edilmiş yüzyılın değil 1000 yılın buluşu :

Tütün!...


için için, ne olacak ki? ~en fazla ölürsünüz...
dumanını da etrafa üfleyin ki; ölürken yanınızda tanıdık bir kaç insan daha götürürsünüz...

ben artist olmalıymışım

14 yorum:


yok yok hiç öyle jön mön olmak istediğimden değil. karakter oyuncusu olmak gibi bir merakım da yok. ya da tecavüzcü çoşkun olmak arzusunda da değilim. hele kızların gazozuna ilaç katan nuri alço'lukta gözüm hiç yok.

tek derdim şu araba kullanıp her haltı edebilmelerinde.
ben ki taksiye bindim mi deliriyorum. gözlerimi taş gibi dikip yola bakıyorum. radyoda kanal değiştirmeye kalksam arabaya takla attıracağım gibi geliyor. yolda durmadan kaloriferi bile ayarlamıyor yaz günü yanarak, kış günü donarak araba kullanıyorum.

yanımda kimseyi konuşturmam. 90 km yi geçmem. hatalı sollamaya korkarım, sarıda frene basar, yeşil yanmadan geçmem falan filan işte..
arabada sigara falan yakmaya kalksam kesin ya önümdekine çarparım ya arkamdaki araç tepeme çıkar..

ama adamlarda o ne keyif kardeşim
hem araba kullan, hem manzara seyret, konuş sohbet et..
hem yola bak, hem yoldan daha fazla sağ koltuktaki hatuna bak...
hem araba kullan, hem yan tarafta kızı götür...

off offf... ben artist olmalıymışım...

not1: birisi filmlerde arabayı başka araç çekiyor deyip keyfimi kaçırmasın.
not2: temel içgüdü2 fantezim falan da yok. zaten rezil bir filmdi...




yok yok hiç öyle jön mön olmak istediğimden değil. karakter oyuncusu olmak gibi bir merakım da yok. ya da tecavüzcü çoşkun olmak arzusunda da değilim. hele kızların gazozuna ilaç katan nuri alço'lukta gözüm hiç yok.

tek derdim şu araba kullanıp her haltı edebilmelerinde.
ben ki taksiye bindim mi deliriyorum. gözlerimi taş gibi dikip yola bakıyorum. radyoda kanal değiştirmeye kalksam arabaya takla attıracağım gibi geliyor. yolda durmadan kaloriferi bile ayarlamıyor yaz günü yanarak, kış günü donarak araba kullanıyorum.

yanımda kimseyi konuşturmam. 90 km yi geçmem. hatalı sollamaya korkarım, sarıda frene basar, yeşil yanmadan geçmem falan filan işte..
arabada sigara falan yakmaya kalksam kesin ya önümdekine çarparım ya arkamdaki araç tepeme çıkar..

ama adamlarda o ne keyif kardeşim
hem araba kullan, hem manzara seyret, konuş sohbet et..
hem yola bak, hem yoldan daha fazla sağ koltuktaki hatuna bak...
hem araba kullan, hem yan tarafta kızı götür...

off offf... ben artist olmalıymışım...

not1: birisi filmlerde arabayı başka araç çekiyor deyip keyfimi kaçırmasın.
not2: temel içgüdü2 fantezim falan da yok. zaten rezil bir filmdi...


erkeklerden öğrenilecek faydasız bilgiler

4 yorum:

sözüm meclisten dışarı.
bakıyorum bazı bloglarda hanım hanımcık yazarlarımız küfürler savurarak yazıyor herşeyi.

tamam çıtı pıtı, şeker kız kıvamında satırlar beklemiyorum da; gel vatandaş gel! argonun kralı burda tarzında yazılar biraz abartı olmuyor mu? azıcık argo her eve lazım kabul şekerim de, nedir bu kızlarda erkeksi yazma merakı. en ağır abla ben konuşurum. bak ben ..... şunu da dedim, bak ben ...mı yedim tarzında argoyu blog yazarlığının vazgeçilmez nüvesi olarak kullanmak.

tamam yaş otuzbeş yolun yarısını geçtik. genç kuşakların işine aklımız ermez o kadar, ama kızların erkeklerden rol çalması ya da öğrenebilecekleri en güzel şeylerden biri midir argo?
kimse kusura bakmasın kızlar!
erkeklerden argo küfürler dışında öğrenilebilecek daha faydalı şeyler bulunabilir:

top sektirmek, zincir çevirmek, pantalonda ayakkabı parlatmak, bıyık burmak, yere tükürmek, kafa kaşımak, burun karıştırmak gibi.

sözüm meclisten dışarı.
bakıyorum bazı bloglarda hanım hanımcık yazarlarımız küfürler savurarak yazıyor herşeyi.

tamam çıtı pıtı, şeker kız kıvamında satırlar beklemiyorum da; gel vatandaş gel! argonun kralı burda tarzında yazılar biraz abartı olmuyor mu? azıcık argo her eve lazım kabul şekerim de, nedir bu kızlarda erkeksi yazma merakı. en ağır abla ben konuşurum. bak ben ..... şunu da dedim, bak ben ...mı yedim tarzında argoyu blog yazarlığının vazgeçilmez nüvesi olarak kullanmak.

tamam yaş otuzbeş yolun yarısını geçtik. genç kuşakların işine aklımız ermez o kadar, ama kızların erkeklerden rol çalması ya da öğrenebilecekleri en güzel şeylerden biri midir argo?
kimse kusura bakmasın kızlar!
erkeklerden argo küfürler dışında öğrenilebilecek daha faydalı şeyler bulunabilir:

top sektirmek, zincir çevirmek, pantalonda ayakkabı parlatmak, bıyık burmak, yere tükürmek, kafa kaşımak, burun karıştırmak gibi.

öküzün altında buzağı olmak

1 yorum:

işi edepsizlik boyutuna vardırmadan sormak gerekiyor.
çünkü çıtır düşkünlüğünü oraya kadar götürenler de var. bana göre kanunlar müsait olsa da
kart horozların körpe fidan düşkünlüğünün de bir sınırı olması gerek.

çocuk yaşta ergenlik nedir bilmeden yaşlı adamlarla evlendirilen /ünzile/leri zaten hiç hesaba katmıyorum.hele hele uzakdoğu da seks kölesi olarak çalıştırılan ve yaşlı bunakların gününü gün ettiği acınası çocukları.
kart horozların yasal sınırlar içerisindeki uçkur düşkünlüklerini dahi anlamak olası değil.
50 yaşına merdiven dayamış veya az geçmiş bir adamın 19-20 yaşlarında bir genç kızla ne tür bir ilişkisi olabilir. hangi ortak zevklere, hangi istek ve arzulara birlikte yelken açabilirler?

içinizden haince /viagra var/ hayatının bir ondan öncesi bir de sonrası var dediğinizi duyuyorum sizi gidi kart horozlar. diyelim ki viagra var ama bunun 3-5 yıl sonrasında başınızı ağrıtacak boynuzlarınız da var. gözleriniz kör mü acaba.

tabi evlenmeyi kim düşünür canım. onun aradığı lüks ihtişam para bende benim aradığım taze et onda diyerek de kolaylaştırabilirsiniz işlerinizi.. böylece alçak düzeyde alan razı veren razı kabilinden ilişkiye tam gaz devam edilebilir.

ya siz? reşit olmayı, her istediğini hiç düşünmeden yapmak olarak algılayıp, 50-55 yaşında bir adama aşığım diyebilen hanımefendiler:
anladım gönül ferman dinlemez ama hadi çıkarın artık ağzınızdaki şu baklayı:

nasıl bir duygudur, öküzün altında buzağı olmak?????

işi edepsizlik boyutuna vardırmadan sormak gerekiyor.
çünkü çıtır düşkünlüğünü oraya kadar götürenler de var. bana göre kanunlar müsait olsa da
kart horozların körpe fidan düşkünlüğünün de bir sınırı olması gerek.

çocuk yaşta ergenlik nedir bilmeden yaşlı adamlarla evlendirilen /ünzile/leri zaten hiç hesaba katmıyorum.hele hele uzakdoğu da seks kölesi olarak çalıştırılan ve yaşlı bunakların gününü gün ettiği acınası çocukları.
kart horozların yasal sınırlar içerisindeki uçkur düşkünlüklerini dahi anlamak olası değil.
50 yaşına merdiven dayamış veya az geçmiş bir adamın 19-20 yaşlarında bir genç kızla ne tür bir ilişkisi olabilir. hangi ortak zevklere, hangi istek ve arzulara birlikte yelken açabilirler?

içinizden haince /viagra var/ hayatının bir ondan öncesi bir de sonrası var dediğinizi duyuyorum sizi gidi kart horozlar. diyelim ki viagra var ama bunun 3-5 yıl sonrasında başınızı ağrıtacak boynuzlarınız da var. gözleriniz kör mü acaba.

tabi evlenmeyi kim düşünür canım. onun aradığı lüks ihtişam para bende benim aradığım taze et onda diyerek de kolaylaştırabilirsiniz işlerinizi.. böylece alçak düzeyde alan razı veren razı kabilinden ilişkiye tam gaz devam edilebilir.

ya siz? reşit olmayı, her istediğini hiç düşünmeden yapmak olarak algılayıp, 50-55 yaşında bir adama aşığım diyebilen hanımefendiler:
anladım gönül ferman dinlemez ama hadi çıkarın artık ağzınızdaki şu baklayı:

nasıl bir duygudur, öküzün altında buzağı olmak?????

ne ballı kızlarmışsınız bea...

5 yorum:



-ne yapabilirdim gözde, onca mesajıma cevap bile vermedin
~ya sana ne diyorum serdar babam gece konuştugumuzu duydu ve cep telefonumu aldı
biliyorsun derslerimi aksatıyorum diye senle takılmamı istemiyor.

-yapma kızım ya normal telefon da mı yoktu?

~öküzüm biliyorsun cuma okula bile gelemedim hasta yatıyordum 39.5 derece ateşle
-nerden bileyim iyileşmediğini gözde. haftasonu tartışmıştık hatırlarsan. beni terkettiğini yine Metin'e döndüğünü düşündüm.


~yani bir haftasonu, telefonla konuşamayınca mı bitti aşkımız?
-kusura bakma güzelim msne gelseydin sen de, internet diye bişi var de mi? bak üzgünüm.. ben artık serpille çıkıyorum bir daha aramazsan sevinirim.
~defol serdar... çık hayatımdan.
-bye çıktım ben.

........
ah mecnun ahhh romeo.. ah kerem...
ne çile çekmişsiniz siz abi
çöl olayları, zehir içmeler, dağları delmeler felam...

ve leyla ve jüliet ve aslı
ne ballı kızlarmışsınız bea...






-ne yapabilirdim gözde, onca mesajıma cevap bile vermedin
~ya sana ne diyorum serdar babam gece konuştugumuzu duydu ve cep telefonumu aldı
biliyorsun derslerimi aksatıyorum diye senle takılmamı istemiyor.

-yapma kızım ya normal telefon da mı yoktu?

~öküzüm biliyorsun cuma okula bile gelemedim hasta yatıyordum 39.5 derece ateşle
-nerden bileyim iyileşmediğini gözde. haftasonu tartışmıştık hatırlarsan. beni terkettiğini yine Metin'e döndüğünü düşündüm.


~yani bir haftasonu, telefonla konuşamayınca mı bitti aşkımız?
-kusura bakma güzelim msne gelseydin sen de, internet diye bişi var de mi? bak üzgünüm.. ben artık serpille çıkıyorum bir daha aramazsan sevinirim.
~defol serdar... çık hayatımdan.
-bye çıktım ben.

........
ah mecnun ahhh romeo.. ah kerem...
ne çile çekmişsiniz siz abi
çöl olayları, zehir içmeler, dağları delmeler felam...

ve leyla ve jüliet ve aslı
ne ballı kızlarmışsınız bea...



şşşiTfeykyu

Hiç yorum yok:


alt yazılı filmleri
pek severim. gerçi bilgisayarda divX izleme kültürüm yok genelde sinemada veya bir kaç tv kanalında bu tür filmleri izleyebiliyorum ama yine de ilginç izlenimler edinebiliyorum. tabi kendimi ingilizceyi iyi biliyor-muş gibi hissetmek de cabası.

örneğin: ingilizce kelimeler bir yere kadar ama diller arasında özellikle deyimleri salt manaları ile çevirmeye kalktınız mı komedi yaşanıyor.

bu konuyu merak edenler internette ingilizce deyimler diyerek küçük bir arama yapabilir ve salt kelime anlamında alındığında çok garip gelen cümlelerin hangi deyimlerimize karşılık geldiğini bulabilir. daha ilginci anlamını aşağı yukarı iyi bildiğiniz argo kelimeler bile yabancı dilden düz çevirdiğinizde farklı farklı anlamlar kazanabiliyor. Sizin sandığınızdan çok farklı anlamlarda kullanılmış olabiliyor.

örneğin : (fuck you) kelimesi benim gibi birçok kişinin sandığının aksine ~ne koyim demek olmuyor her zaman. benzer şekilde shit de bizim düz anladığımız şekilde kullanılmıyor her zaman. bunu en iyi filmlerde görüp anlıyorsunuz yada hayatın içinde o toplumda yaşarken farkına varıyorsunuzdur.

iki film izleyince:
~ulan bu ne biçim memleket amerikada doğru dürüst konuşan bir adam yok mu. herkes herkese fuck you diyor. her öfkelenip ağzını bozan shitle başlıyor diyorsunuz.
hatta kız erkek ayrımı yok, baba oğul bile kavga ederken birbirine düz gidiyor sanabilirsiniz.

bir zamanlar sokakta oğluna ..ne koyim tarzı sövüp azarlayan bir teyze görmüştüm ve gülerek izlemiştim. İlk defa bir küfürün bir insanın ağzına yakıştığını düşünmüştüm. böyle teyzecikler dışında bizim fuck you karşılığı olarak verdiğimiz kelimeler pek kadınlardan duymaya alışık olduğumuz kelimeler değil.

bizim küfürlerimiz pek unisex kabul edilemeyecek, daha ciddi hakaret ve daha çok kadına yönelik aşağılama içeriyor. nitekim besmele niyetine küfreden bazı yörelerimiz dışında da ...ne koymak duyan herkeste bir hoşnutsuzluk yaratabiliyor.

fuck you kelimesi bizde bazen "Allah belanı versin, bi xtir git, kahretsin" yerine kullanılabildiği gibi bazen de ciddi ciddi "..ne koyim olarak da kullanılıyor"
tabi konuyu ingiliz dili ve edebiyatı okuyanlarla ingiltere'de yaşayanlara bırakmak daha iyi.

~sen yanlış biliyosun
diyecek her yorumcuya gıkım çıkmaz peşinen. ben sadece yüzeysel algılarımın yalancısıyım. zaten benim gibi sadece cnbc-e izleyerek edinebileceğiniz izlenim olsa olsa bu kadar olur.



alt yazılı filmleri
pek severim. gerçi bilgisayarda divX izleme kültürüm yok genelde sinemada veya bir kaç tv kanalında bu tür filmleri izleyebiliyorum ama yine de ilginç izlenimler edinebiliyorum. tabi kendimi ingilizceyi iyi biliyor-muş gibi hissetmek de cabası.

örneğin: ingilizce kelimeler bir yere kadar ama diller arasında özellikle deyimleri salt manaları ile çevirmeye kalktınız mı komedi yaşanıyor.

bu konuyu merak edenler internette ingilizce deyimler diyerek küçük bir arama yapabilir ve salt kelime anlamında alındığında çok garip gelen cümlelerin hangi deyimlerimize karşılık geldiğini bulabilir. daha ilginci anlamını aşağı yukarı iyi bildiğiniz argo kelimeler bile yabancı dilden düz çevirdiğinizde farklı farklı anlamlar kazanabiliyor. Sizin sandığınızdan çok farklı anlamlarda kullanılmış olabiliyor.

örneğin : (fuck you) kelimesi benim gibi birçok kişinin sandığının aksine ~ne koyim demek olmuyor her zaman. benzer şekilde shit de bizim düz anladığımız şekilde kullanılmıyor her zaman. bunu en iyi filmlerde görüp anlıyorsunuz yada hayatın içinde o toplumda yaşarken farkına varıyorsunuzdur.

iki film izleyince:
~ulan bu ne biçim memleket amerikada doğru dürüst konuşan bir adam yok mu. herkes herkese fuck you diyor. her öfkelenip ağzını bozan shitle başlıyor diyorsunuz.
hatta kız erkek ayrımı yok, baba oğul bile kavga ederken birbirine düz gidiyor sanabilirsiniz.

bir zamanlar sokakta oğluna ..ne koyim tarzı sövüp azarlayan bir teyze görmüştüm ve gülerek izlemiştim. İlk defa bir küfürün bir insanın ağzına yakıştığını düşünmüştüm. böyle teyzecikler dışında bizim fuck you karşılığı olarak verdiğimiz kelimeler pek kadınlardan duymaya alışık olduğumuz kelimeler değil.

bizim küfürlerimiz pek unisex kabul edilemeyecek, daha ciddi hakaret ve daha çok kadına yönelik aşağılama içeriyor. nitekim besmele niyetine küfreden bazı yörelerimiz dışında da ...ne koymak duyan herkeste bir hoşnutsuzluk yaratabiliyor.

fuck you kelimesi bizde bazen "Allah belanı versin, bi xtir git, kahretsin" yerine kullanılabildiği gibi bazen de ciddi ciddi "..ne koyim olarak da kullanılıyor"
tabi konuyu ingiliz dili ve edebiyatı okuyanlarla ingiltere'de yaşayanlara bırakmak daha iyi.

~sen yanlış biliyosun
diyecek her yorumcuya gıkım çıkmaz peşinen. ben sadece yüzeysel algılarımın yalancısıyım. zaten benim gibi sadece cnbc-e izleyerek edinebileceğiniz izlenim olsa olsa bu kadar olur.

insanlık mirası bloglar

1 yorum:

ilk maddenin ardından ~salak demeden önce 2ncisini okumanızı rica ediyorum. canımdan çok değerli aziz ve muhterem okuyucularım.

1
-bendenizin mail şifrelerimi ve bazı sitelerimin şifrelerini yazıp kasama koydum efendim. kazara ölürsem (sezeryan olması şart değil normal ölüm de olabilir) vasiyetnamemin digital bölümü hazır.

2
- bu digital vasiyetnamem sadece ticari veya sosyal amaçlı yayınladığım web sitelerine ait bilgileri içeriyor efendim. kişisel mail ve blog şifrelerim şu ana kadar içeriğe dahil değildir:)

bu konuların benim gibi kafasına takılan arkadaşların da var olabileceğini farzederek yazmayı düşündüğüm bir yazıydı. Siminya da kafaya takıyormuş anladım ki en azından bir kişi daha varmış benim gibi kafayı boşa yoran.

şahsen ben az daha ileri giderek kredi kartı ve telefon borçlarımı da vasiyetime ekledim. kime ne kadar düşeceğini (miktar değişken olduğu için) %lik dilimler halinde ifade ettim. telefon borçlarımı hallettim gibi (1 tanem ekstreyi görmek şartıyla ödemeyi kabul etti:) yani büyük ihtimalle telefon borçlarım ödenmeyecek...

kredi kartlarım konusunda ise uzak yakın tüm aile fertlerinin reddi miras talebinde bulunacaklarından eminim... bankalara ve gsm operatörlerine şimdiden geçmiş olsun dileklerimi iletirim.

bence tek sorun kişisel blog ve maillerimde. blogger hesabıma ben yeniden online olana kadar vekaleten bakacak bir blogger bulabilirim. (reenkarnasyona zerre kadar inanmasam da belki gittiğim yerde wi-fi çekiyordur diye umut ediyorum:). ve düşündüm vekalet vereceğim blogger dişi bir kişi olmalı diye karar verdim. (hay allah hemcinslerime ben bile güvenemiyorum kadınlar nasıl güvensin)

blogger hesabım yeni ve az kullanılmış olduğu için vekaleten alan kişiye pek zahmet olacağını sanmıyorum. tabi bu aynı zamanda 5 para etmez de demek oluyor ama 4 de mi etmez canım.

birmilyon pixel'den bile köşenin dönüldüğü dünyada henüz blog zenginleri türemediğinden mirasımın yenileceğine, har vurup harman savrulacağına dair bir kaydım da yok.

mail listime sarkmamak
dışında (lezbiyen bloogerlere de devretmem:) bir şartım daha var :

o da bolca spam gelen mail adreslerim. sevgili bloggerci varisim özenle mailime bakacak. yurtdışından para transfer etmek isteyen keriz avcısı maillerden, ara beni sor beni, anında uzaktan seni mutlu edeyim seni türü mail tuzaklarına kadar hepsini itina ile inceliyecek. internetten köşeyi dönme tüyosu veren ama kendisi bir türlü köşeyi dönemeyen tavsiye web adreslerine uğrayacak. (ben öyle yapıyorum da ayıp olmasın adamlara:P)

Özellikle bayan bir blogger varis istedim çünkü; neden bana gönderdiklerini bir türlü bilmediğim tales karınca yumurtası, tüy dökücü krem ve bilimum yeni çıkmış kozmetik ürünlerin spamleriyle de ilgilenmeli. (performans ve xshop ürünlerine ait spamler gözardı edilebilir, sonra ben bi ara bakarım:)

Hakikatten ben kendi mirasımı boşverdim ama insanlık mirasının hali de içler acısı.
beni okuduktan sonra vekalet verebileceğim kadar kafayı sıyırmış bir blogger çıkacağını da sanmıyorum. 500 mailden 496sının spam çıktığı bir posta kutum var. henüz yeni yeni mail adresi almadıysa birçok arkadaş da aynı konumda.

gelecek kuşaklara amma süper bir insanlık mirası bırakıyoruz ha
...
oku oku bitmez a.q

ilk maddenin ardından ~salak demeden önce 2ncisini okumanızı rica ediyorum. canımdan çok değerli aziz ve muhterem okuyucularım.

1
-bendenizin mail şifrelerimi ve bazı sitelerimin şifrelerini yazıp kasama koydum efendim. kazara ölürsem (sezeryan olması şart değil normal ölüm de olabilir) vasiyetnamemin digital bölümü hazır.

2
- bu digital vasiyetnamem sadece ticari veya sosyal amaçlı yayınladığım web sitelerine ait bilgileri içeriyor efendim. kişisel mail ve blog şifrelerim şu ana kadar içeriğe dahil değildir:)

bu konuların benim gibi kafasına takılan arkadaşların da var olabileceğini farzederek yazmayı düşündüğüm bir yazıydı. Siminya da kafaya takıyormuş anladım ki en azından bir kişi daha varmış benim gibi kafayı boşa yoran.

şahsen ben az daha ileri giderek kredi kartı ve telefon borçlarımı da vasiyetime ekledim. kime ne kadar düşeceğini (miktar değişken olduğu için) %lik dilimler halinde ifade ettim. telefon borçlarımı hallettim gibi (1 tanem ekstreyi görmek şartıyla ödemeyi kabul etti:) yani büyük ihtimalle telefon borçlarım ödenmeyecek...

kredi kartlarım konusunda ise uzak yakın tüm aile fertlerinin reddi miras talebinde bulunacaklarından eminim... bankalara ve gsm operatörlerine şimdiden geçmiş olsun dileklerimi iletirim.

bence tek sorun kişisel blog ve maillerimde. blogger hesabıma ben yeniden online olana kadar vekaleten bakacak bir blogger bulabilirim. (reenkarnasyona zerre kadar inanmasam da belki gittiğim yerde wi-fi çekiyordur diye umut ediyorum:). ve düşündüm vekalet vereceğim blogger dişi bir kişi olmalı diye karar verdim. (hay allah hemcinslerime ben bile güvenemiyorum kadınlar nasıl güvensin)

blogger hesabım yeni ve az kullanılmış olduğu için vekaleten alan kişiye pek zahmet olacağını sanmıyorum. tabi bu aynı zamanda 5 para etmez de demek oluyor ama 4 de mi etmez canım.

birmilyon pixel'den bile köşenin dönüldüğü dünyada henüz blog zenginleri türemediğinden mirasımın yenileceğine, har vurup harman savrulacağına dair bir kaydım da yok.

mail listime sarkmamak
dışında (lezbiyen bloogerlere de devretmem:) bir şartım daha var :

o da bolca spam gelen mail adreslerim. sevgili bloggerci varisim özenle mailime bakacak. yurtdışından para transfer etmek isteyen keriz avcısı maillerden, ara beni sor beni, anında uzaktan seni mutlu edeyim seni türü mail tuzaklarına kadar hepsini itina ile inceliyecek. internetten köşeyi dönme tüyosu veren ama kendisi bir türlü köşeyi dönemeyen tavsiye web adreslerine uğrayacak. (ben öyle yapıyorum da ayıp olmasın adamlara:P)

Özellikle bayan bir blogger varis istedim çünkü; neden bana gönderdiklerini bir türlü bilmediğim tales karınca yumurtası, tüy dökücü krem ve bilimum yeni çıkmış kozmetik ürünlerin spamleriyle de ilgilenmeli. (performans ve xshop ürünlerine ait spamler gözardı edilebilir, sonra ben bi ara bakarım:)

Hakikatten ben kendi mirasımı boşverdim ama insanlık mirasının hali de içler acısı.
beni okuduktan sonra vekalet verebileceğim kadar kafayı sıyırmış bir blogger çıkacağını da sanmıyorum. 500 mailden 496sının spam çıktığı bir posta kutum var. henüz yeni yeni mail adresi almadıysa birçok arkadaş da aynı konumda.

gelecek kuşaklara amma süper bir insanlık mirası bırakıyoruz ha
...
oku oku bitmez a.q

nereye sakladınız paraları?

3 yorum:
şu ekonomik krizle ilgili bir türlü algılarımız barışmıyor dostlarla.
az buçuk ekonomiden çakmama rağmen (sınıf tekrarlarımı saymazsam) krizin aklıma getirdiği bir nasrettin hoca fıkrasıyla bir zeki-metin diyalogundan ötesi değil.

hoca sormuş: sizde yağ un şeker var mı ? VAR
~o zaman neden helva yapıp yemiyorsunuz bre melunlar.

zeki-metin ikilisinden birisi şöyle diyordu:
~bir tek para yok.
~e.. o küçük bir sorun...

ekonomik krizde birden ortadan kaybolan tek şey para.
ne işçiler havaya uçtu, ne hammadde tükendi, ne de patronlar üretimden vazgeçti. sadece bir zamanlar üstüne basa basa enflasyonlu günlerden çokça hatırladığımız para birdenbire ortadan kayboldu. kayboldu da kıyamet mi koptu. vaziyete göre kopmadıysa küçük alametler çoktan geçti büyük alametler başgösterdi. az kaldı yecüc mecüc yakında çıkar ortaya.

-peki dünyayı kurtarmak için gökten inip ortaya para saçacak bir mesih mi gelecek?
~yok.
osman hocamın söylediği gibi:

~sizi gidi üçkağıtçı kapitalist para babaları, çabuk söyleyin nereye sakladınız paraları?
şu ekonomik krizle ilgili bir türlü algılarımız barışmıyor dostlarla.
az buçuk ekonomiden çakmama rağmen (sınıf tekrarlarımı saymazsam) krizin aklıma getirdiği bir nasrettin hoca fıkrasıyla bir zeki-metin diyalogundan ötesi değil.

hoca sormuş: sizde yağ un şeker var mı ? VAR
~o zaman neden helva yapıp yemiyorsunuz bre melunlar.

zeki-metin ikilisinden birisi şöyle diyordu:
~bir tek para yok.
~e.. o küçük bir sorun...

ekonomik krizde birden ortadan kaybolan tek şey para.
ne işçiler havaya uçtu, ne hammadde tükendi, ne de patronlar üretimden vazgeçti. sadece bir zamanlar üstüne basa basa enflasyonlu günlerden çokça hatırladığımız para birdenbire ortadan kayboldu. kayboldu da kıyamet mi koptu. vaziyete göre kopmadıysa küçük alametler çoktan geçti büyük alametler başgösterdi. az kaldı yecüc mecüc yakında çıkar ortaya.

-peki dünyayı kurtarmak için gökten inip ortaya para saçacak bir mesih mi gelecek?
~yok.
osman hocamın söylediği gibi:

~sizi gidi üçkağıtçı kapitalist para babaları, çabuk söyleyin nereye sakladınız paraları?

Fenerbahçe şampiyon

1 yorum:

/abi daha ilk günden rengini belli etmesen/ dedi alper kardeşim.
yok öyle bir niyetim zaten fenerbahçenin bile iki rengi var diye cevapladım.

hem ben olayın ekonomik verileriyle ilgileniyorum. düşün ki alemin en kral futbolcularını, astronomik fiyatlarla alacaksın ve sahaya sürdüğünde: -fıssss var tısss yok.

bana kalsa geri kalan türk futbolcuların adlarını değiştirirdim en azından, hani çocuklar yabancılık çekmesin o kadar yabancının arasında. Yani şu meşhur afrikalı çocukların oynadığı klibin aksine rüştüleri, volkanları latinleştirmek lazım.

hayatta bir iş yaparsınız ve kazanamazsanız kesin olan birşey vardır: kaybedersiniz. işte fenerbahçede durum böyle değil. yerçekimi dahil tüm fizik kurallarına aykırı bir başarısı var fenerbahçenin.
şampiyon olsa da olmasa da. hatta o kadar ünlü ve becerikli! futbolculara deli gibi paralar verse de neticede kasaya giren para çıkandan fazla. bütün klüplere bu konuda fark atıyor. forması şapkası kaşkolu atkısı feneriumlarda yok satıyor.

demek ki neymiş:
fenerbahçe küme düşmedikçe şampiyon...

/abi daha ilk günden rengini belli etmesen/ dedi alper kardeşim.
yok öyle bir niyetim zaten fenerbahçenin bile iki rengi var diye cevapladım.

hem ben olayın ekonomik verileriyle ilgileniyorum. düşün ki alemin en kral futbolcularını, astronomik fiyatlarla alacaksın ve sahaya sürdüğünde: -fıssss var tısss yok.

bana kalsa geri kalan türk futbolcuların adlarını değiştirirdim en azından, hani çocuklar yabancılık çekmesin o kadar yabancının arasında. Yani şu meşhur afrikalı çocukların oynadığı klibin aksine rüştüleri, volkanları latinleştirmek lazım.

hayatta bir iş yaparsınız ve kazanamazsanız kesin olan birşey vardır: kaybedersiniz. işte fenerbahçede durum böyle değil. yerçekimi dahil tüm fizik kurallarına aykırı bir başarısı var fenerbahçenin.
şampiyon olsa da olmasa da. hatta o kadar ünlü ve becerikli! futbolculara deli gibi paralar verse de neticede kasaya giren para çıkandan fazla. bütün klüplere bu konuda fark atıyor. forması şapkası kaşkolu atkısı feneriumlarda yok satıyor.

demek ki neymiş:
fenerbahçe küme düşmedikçe şampiyon...

Kuyruk neden acır

4 yorum:
tabi ki üstüne basıldığından.
öyle evvel zaman içinde kalbur saman içinde masalları anımsayın diye demedim canım. bir kaç kişi sordu /neden kuyruk acısı blogun adı/ diye...

vallahi insan olduğumdan. başkaca bir sebebi yok
öyle tabi. bir bakın çevrenize kuyruksuz kaç hayvan var?

evrimden mi, devrimden mi yoksa diyet miydi verdiğimiz bilinmez kuyruksuz yaşıyoruz bu dünyada uzun süredir. oysa zaten hiç olmadı diyemiyecek kadar her elimizi atışta /burdaydım/ diyen bir kuyruk izimiz var bedenimizde.

yani tezimin özeti şu: vaktiyle var olan ve bir şekilde sizden koparılan herşey acıtır. parmağınız kesilse öyledir, eliniz ayağınız, kol bacak bütün bedensel aksamlar öyledir.
hatta tırnağınızı biraz kuyruğunuz kadar kısa kesin bakın nasıl acıyor.

köpekleri karanlık bir yere kapatır ve öncesinde kulak ve kuyruklarından biraz keserlermiş bazı hayvanlar. adına da eğitim diyorlar herhalde. böylece karanlıkta 3-5gün geçiren zavallı köpek daha da saldırganlaşır ve istenen kıvama gelirmiş. saldır co! kıvamına.

işte insan olarak bizleri hayvanlardan daha güçlü yapan da aklımız falan değil bizatihi bu kesik kuyruğumuz. kesik diyorum ne olduysa olmuş bir yerlerde gitmiş kuyruk.....
ve insanoğlu o gün bugün katliamlar, soykırımlar ve savaşlarla anılıyor kendi tarihinde.

dün bir fıkra uydurdum.
arkadaşlar beğendi yazımın sonunda sizinle onu paylaşayım istedim.

~uzaylılar dünyayı işgal edip insan ırkını yoketmek üzere tartışırlarken aralarında şu konuşma geçmiş:
-hemen tüm silahlarımızla saldırıp dünyalıları yoketmeliyiz.
-neden onlar kendi yapamıyor mu?

ağrısız acısız günler dilerim, canlarım benim.
tabi ki üstüne basıldığından.
öyle evvel zaman içinde kalbur saman içinde masalları anımsayın diye demedim canım. bir kaç kişi sordu /neden kuyruk acısı blogun adı/ diye...

vallahi insan olduğumdan. başkaca bir sebebi yok
öyle tabi. bir bakın çevrenize kuyruksuz kaç hayvan var?

evrimden mi, devrimden mi yoksa diyet miydi verdiğimiz bilinmez kuyruksuz yaşıyoruz bu dünyada uzun süredir. oysa zaten hiç olmadı diyemiyecek kadar her elimizi atışta /burdaydım/ diyen bir kuyruk izimiz var bedenimizde.

yani tezimin özeti şu: vaktiyle var olan ve bir şekilde sizden koparılan herşey acıtır. parmağınız kesilse öyledir, eliniz ayağınız, kol bacak bütün bedensel aksamlar öyledir.
hatta tırnağınızı biraz kuyruğunuz kadar kısa kesin bakın nasıl acıyor.

köpekleri karanlık bir yere kapatır ve öncesinde kulak ve kuyruklarından biraz keserlermiş bazı hayvanlar. adına da eğitim diyorlar herhalde. böylece karanlıkta 3-5gün geçiren zavallı köpek daha da saldırganlaşır ve istenen kıvama gelirmiş. saldır co! kıvamına.

işte insan olarak bizleri hayvanlardan daha güçlü yapan da aklımız falan değil bizatihi bu kesik kuyruğumuz. kesik diyorum ne olduysa olmuş bir yerlerde gitmiş kuyruk.....
ve insanoğlu o gün bugün katliamlar, soykırımlar ve savaşlarla anılıyor kendi tarihinde.

dün bir fıkra uydurdum.
arkadaşlar beğendi yazımın sonunda sizinle onu paylaşayım istedim.

~uzaylılar dünyayı işgal edip insan ırkını yoketmek üzere tartışırlarken aralarında şu konuşma geçmiş:
-hemen tüm silahlarımızla saldırıp dünyalıları yoketmeliyiz.
-neden onlar kendi yapamıyor mu?

ağrısız acısız günler dilerim, canlarım benim.

Titan zincirinde kör noktayım

12 yorum:

Bilmediğim şeyleri yemem.
Buna denizden çıkan bazı canlılar da dahildir. Sanal alemi kasıp kavuran MİM'de onlardan biri. İnsanları üretken kılıyor, kışkırtıyor, konu sıkıntısını çözüyor ama napim kıramadığım insanlar olmadıkça ben MİM yazmıcam. Siz de benim sizi kıramıcamı düşünüyorsanız, ya da palaks gibi sağlam ruh varsa sizde beni MİM'leyebilirsiniz efendim.

İşte, tripsiz hatun, erkek gibi kadın: BigaripwoMen'i hemcinsim olarak gördüğümden (sonundaki Men)den kıllanıyorum da :p) bu MİM'i bana paslamasından onur duydum ve yazmaya karar verdim. Ancak yine belirteyim ki ben internetin kör kuyusuyum MİM konusunda, benden cacık olmaz. Yazarım ama kimsecikleri MİM'lemem. Ha hoşuna giden alır, beni İbram MİM'ledi ben de inledim der yazar ona da bişi demem...

Saygılar efendim... Buyrun sorulara cevaplarım:

1-Neden blog yazarısınız?
Can sıkıntısı, bi de çocukluktan kalma insanlara bi şeylerini gösterme isteği. Benim de kalemim var bak ben de yazabiliyom dürtüsü. Ego basbayağı. Azıcık da ajitasyon yaparsak yüreğimdeki sıkıntıları, isyanları üzüntüleri, sevinçleri ve içimdeki serseriliği dışa vurmanın dayanılmaz hafifliği.

2- Son zamanlarda hiç vakit ayıramadığınız bir uğraş.
İş, güç (kriz sayesinde işleri serdik) işler açılsa siz beni buralarda zor görürsünüz. Son zamanlarda bir de toprağa bir özlemim var. Toprak kokusu çekiyor beni. Şimdilik saksıda fesleğen yetiştiriyorum. Okşayıp, sevip kokluyorum. Stresimi azaltmak için saksının toprağına basmayı da düşündüm. Saksı küçük.

3- Şu an için imkânınız olsa gerçekleştirmek istediğiniz hayaliniz?
Kredi kartı borçlarımı öderdim. Sonra bana kart veren bankaları kapatırdım. Bir kreş ya da çocuk yuvası açardım. Taş devrine dönüp Fred Çakmaktaş olmak isterdim.

4-Hayatınızda iyi ki yapmışım dediğiniz üç şey
1- Söylemem ama iyi ki yapmışım.
2- Söylemem ama iyi ki yapmışım
3- Üçüncü bişi yok ama beni yaptıkları için anne babama teşekkür ederim.

5-Mutfakta en sevdiğiniz uğraş nedir?
Yemek yemek, Japon balığımı beslemek, üçüncüyü söylemek istemiyorum, tahmin ediverin:p

6- En sevdiğiniz üç yemek nedir?
1-Oğlak kebabı
2-Çingene tavuğu
3-Kiremitte kaşarlı alabalık. (gördüğünüz üzere hepsi etli yemek, et giren yere dert girmezmiş:p)
+ Künefe, dondurma, çikolata

7-Giyim konusunda abarttığınız eşya?
Çorap ve don:p

8-Çocuklarınıza nasıl hitap edersiniz?
"Ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur" demezdim herhalde, büyük ihtimalle kızlara "aşkım" erkeklere "yavrum yada oğlum" derdim.

9-Sizi anlatan bir resim : (picasso başka söze gerek var mı? )


Veee
bu resimle saadet zincirindeki kör nokta olarak bendeniz MİM'i düğümlüyorum efendim. Kimseleri de mimlemiyorum. Benden MİM alıp babası İbram demeyin. Külliyen inkar ederim.

Ben yandım alem yanmasın...

Bilmediğim şeyleri yemem.
Buna denizden çıkan bazı canlılar da dahildir. Sanal alemi kasıp kavuran MİM'de onlardan biri. İnsanları üretken kılıyor, kışkırtıyor, konu sıkıntısını çözüyor ama napim kıramadığım insanlar olmadıkça ben MİM yazmıcam. Siz de benim sizi kıramıcamı düşünüyorsanız, ya da palaks gibi sağlam ruh varsa sizde beni MİM'leyebilirsiniz efendim.

İşte, tripsiz hatun, erkek gibi kadın: BigaripwoMen'i hemcinsim olarak gördüğümden (sonundaki Men)den kıllanıyorum da :p) bu MİM'i bana paslamasından onur duydum ve yazmaya karar verdim. Ancak yine belirteyim ki ben internetin kör kuyusuyum MİM konusunda, benden cacık olmaz. Yazarım ama kimsecikleri MİM'lemem. Ha hoşuna giden alır, beni İbram MİM'ledi ben de inledim der yazar ona da bişi demem...

Saygılar efendim... Buyrun sorulara cevaplarım:

1-Neden blog yazarısınız?
Can sıkıntısı, bi de çocukluktan kalma insanlara bi şeylerini gösterme isteği. Benim de kalemim var bak ben de yazabiliyom dürtüsü. Ego basbayağı. Azıcık da ajitasyon yaparsak yüreğimdeki sıkıntıları, isyanları üzüntüleri, sevinçleri ve içimdeki serseriliği dışa vurmanın dayanılmaz hafifliği.

2- Son zamanlarda hiç vakit ayıramadığınız bir uğraş.
İş, güç (kriz sayesinde işleri serdik) işler açılsa siz beni buralarda zor görürsünüz. Son zamanlarda bir de toprağa bir özlemim var. Toprak kokusu çekiyor beni. Şimdilik saksıda fesleğen yetiştiriyorum. Okşayıp, sevip kokluyorum. Stresimi azaltmak için saksının toprağına basmayı da düşündüm. Saksı küçük.

3- Şu an için imkânınız olsa gerçekleştirmek istediğiniz hayaliniz?
Kredi kartı borçlarımı öderdim. Sonra bana kart veren bankaları kapatırdım. Bir kreş ya da çocuk yuvası açardım. Taş devrine dönüp Fred Çakmaktaş olmak isterdim.

4-Hayatınızda iyi ki yapmışım dediğiniz üç şey
1- Söylemem ama iyi ki yapmışım.
2- Söylemem ama iyi ki yapmışım
3- Üçüncü bişi yok ama beni yaptıkları için anne babama teşekkür ederim.

5-Mutfakta en sevdiğiniz uğraş nedir?
Yemek yemek, Japon balığımı beslemek, üçüncüyü söylemek istemiyorum, tahmin ediverin:p

6- En sevdiğiniz üç yemek nedir?
1-Oğlak kebabı
2-Çingene tavuğu
3-Kiremitte kaşarlı alabalık. (gördüğünüz üzere hepsi etli yemek, et giren yere dert girmezmiş:p)
+ Künefe, dondurma, çikolata

7-Giyim konusunda abarttığınız eşya?
Çorap ve don:p

8-Çocuklarınıza nasıl hitap edersiniz?
"Ben sizin babanızım, ben ne dersem o olur" demezdim herhalde, büyük ihtimalle kızlara "aşkım" erkeklere "yavrum yada oğlum" derdim.

9-Sizi anlatan bir resim : (picasso başka söze gerek var mı? )


Veee
bu resimle saadet zincirindeki kör nokta olarak bendeniz MİM'i düğümlüyorum efendim. Kimseleri de mimlemiyorum. Benden MİM alıp babası İbram demeyin. Külliyen inkar ederim.

Ben yandım alem yanmasın...

The İbrahim Ortach

19 yorum:
Bloggere ilk girişimde kendime blogla birlikte bir de yeni nüfus kağıdı çıkarttım.

Yoldan geçerken gördüğüm bir market arabasının üstünde yazıyordu Ortaç diye. Kapıdan işyerine giren kahveci çırağına da adını sordum İbrahim dedi. Böylece doğdu İbrahim Ortaç...

İlk başlarda benimle tanışanlar "kim lan bu - böyle blogger adı mı olur" demiş de olabilirler ama zamanla yazım tarzım beğenildi sanıyorum. Çünkü sanal bir kimliğimin yanında samimi duygu ve düşüncelerimi aktardım size. Tabi ki mizahi bir üslubla.

Mesela bunun bir anlamı var mı bilmiyorum ama bir süredir adım bloxoo'nun ilk 100'ünde geçiyor. Yani 100 ünlü bloxoo büyüğünden biri mi oldum şimdi ben:p

Estetik meraklısı kadınlar gibi zaman zaman profilime çeki düzen verdim. Genç kızlar, yaşın çok büyük dediler küçülttüm. Orta yaşlı ablalar: çocuksun daha sen İbram, sen git abin gelsin yerine dediler. Bu kez olgunlaşmak adına 35-40'lara çektim yaşımı.

Burcumu
sevsinler diye netteki kız arkadaşımın durumuna göre değiştirdim burcumu. Şimdi de yeni bir estetik operasyon yapma gereği duydum çünkü nette bir sürü İbrahim Ortaç olduğunu gördüm. Kimi beni Dr. sanıyor, kimi prof. kimi de basketbolcu. Oysa ben hiçbirisi değilim. Kendi halinde, gözü yaşlı, yüreği çocuk kalmış garibin biriyim. (tamam ajitasyon var, kabul ediyorum:)

Ola ki hala kim bu diyenleriniz ve küçümseyenleriniz de olabilir.
Oysa bakın; çocuk da yapmışım kariyer de. Prof bile olmuşum. Google amca öyle diyo:p

İbrahim ORTAÇ (1942- )
Basketbolcu. Türk basketbolunun seçkin sporcularındandır. Muhafızgücü’nde başarılı oyunlarıyla kendisini gösterdi. 42 kez Basketbol Milli Takımında oynadı.

Pazarcıklı hemserılerımız - pazarcık ilçesi .
14- İbrahim ORTAÇ- Çukurova Üniv. Öğretim Üyesi

Dr. İbrahim Ortaç,
Türkiye Tarım Teknolojileri Yönünden Dışa Bağımlıdır

Prof.Dr.İbrahim ORTAÇ.
Buluşlarımız. BULUŞ NEDİR. ? FEN ELEKTRONİK ...
www.nasrettinhoca-arge.o

İbrahim Ortaç.
Üniversitelerin sorunları - BİLİM VE BİLİM ADAMI YETİŞTİRME POLİTİKALARI

Fizyoterapist İbrahim ORTAÇ
Fizyoterapi ve ...... bilimdalı

-------------------------------------------------------
* Not: Yukardakilerden hiçbirisi ben dilim valla, billa.
Bugünden itibaren adımı THE (önemli şahsiyet olduğum bilinsin diye)
İbrahim Ortach (
Ch-
çekoslavaklaştırdıklarımızdan demek oluyor) olarak değiştiriyorum. Estetikse estetik. Benim kadın bloggerlardan neyim eksik. Fazlam bile var:p

Bloggere ilk girişimde kendime blogla birlikte bir de yeni nüfus kağıdı çıkarttım.

Yoldan geçerken gördüğüm bir market arabasının üstünde yazıyordu Ortaç diye. Kapıdan işyerine giren kahveci çırağına da adını sordum İbrahim dedi. Böylece doğdu İbrahim Ortaç...

İlk başlarda benimle tanışanlar "kim lan bu - böyle blogger adı mı olur" demiş de olabilirler ama zamanla yazım tarzım beğenildi sanıyorum. Çünkü sanal bir kimliğimin yanında samimi duygu ve düşüncelerimi aktardım size. Tabi ki mizahi bir üslubla.

Mesela bunun bir anlamı var mı bilmiyorum ama bir süredir adım bloxoo'nun ilk 100'ünde geçiyor. Yani 100 ünlü bloxoo büyüğünden biri mi oldum şimdi ben:p

Estetik meraklısı kadınlar gibi zaman zaman profilime çeki düzen verdim. Genç kızlar, yaşın çok büyük dediler küçülttüm. Orta yaşlı ablalar: çocuksun daha sen İbram, sen git abin gelsin yerine dediler. Bu kez olgunlaşmak adına 35-40'lara çektim yaşımı.

Burcumu
sevsinler diye netteki kız arkadaşımın durumuna göre değiştirdim burcumu. Şimdi de yeni bir estetik operasyon yapma gereği duydum çünkü nette bir sürü İbrahim Ortaç olduğunu gördüm. Kimi beni Dr. sanıyor, kimi prof. kimi de basketbolcu. Oysa ben hiçbirisi değilim. Kendi halinde, gözü yaşlı, yüreği çocuk kalmış garibin biriyim. (tamam ajitasyon var, kabul ediyorum:)

Ola ki hala kim bu diyenleriniz ve küçümseyenleriniz de olabilir.
Oysa bakın; çocuk da yapmışım kariyer de. Prof bile olmuşum. Google amca öyle diyo:p

İbrahim ORTAÇ (1942- )
Basketbolcu. Türk basketbolunun seçkin sporcularındandır. Muhafızgücü’nde başarılı oyunlarıyla kendisini gösterdi. 42 kez Basketbol Milli Takımında oynadı.

Pazarcıklı hemserılerımız - pazarcık ilçesi .
14- İbrahim ORTAÇ- Çukurova Üniv. Öğretim Üyesi

Dr. İbrahim Ortaç,
Türkiye Tarım Teknolojileri Yönünden Dışa Bağımlıdır

Prof.Dr.İbrahim ORTAÇ.
Buluşlarımız. BULUŞ NEDİR. ? FEN ELEKTRONİK ...
www.nasrettinhoca-arge.o

İbrahim Ortaç.
Üniversitelerin sorunları - BİLİM VE BİLİM ADAMI YETİŞTİRME POLİTİKALARI

Fizyoterapist İbrahim ORTAÇ
Fizyoterapi ve ...... bilimdalı

-------------------------------------------------------
* Not: Yukardakilerden hiçbirisi ben dilim valla, billa.
Bugünden itibaren adımı THE (önemli şahsiyet olduğum bilinsin diye)
İbrahim Ortach (
Ch-
çekoslavaklaştırdıklarımızdan demek oluyor) olarak değiştiriyorum. Estetikse estetik. Benim kadın bloggerlardan neyim eksik. Fazlam bile var:p

Goodmorning bana

3 yorum:
Computer denen şu illeti, pardon aleti karmaşık xls ile cad dosyaları dışında kullanmazken yorgun argın kendimi attığım odamda kahvem ve televizyonumla sessiz sakin dizilerimi izlerken arkadaşım ve can düşmanım (dostum kulakların çınlasın!) ALPer beyin değerli katkılarıyla mail almak vermekten ve google ile wiki de serseri takılmaktan bıkarak blog kabilesine katılıyorum.

bunun için bir takım kabile gelenekleri varmıdır yokmudur bilmediğimden yol yordam bilmeden aranızdaysam affedin... kendi kuyruğumu, pardon kurdelamı kendim kestim anlayacağınız.

blog denilen şu yazıtlara mısır hiyeroglifleri veya orhun kitabeleri kadar önem verilecekmiş bir gün (can dostum ALPer bey öyle diyor)

o zaman gelecek kuşaklara (obamasını beyazını ayırt etmeksizin) benim naçiz bedenimin bir parçası olan zihnimden gelip geçenleri bir potpori olarak armağan ediyorum..

amma velakin hatta ve fakat biraz düşününce tarihten yazılı kargacık burgacık 2-3 tablet bulmak için yeri göğü delen bizler ardımızda bıraktığımız katledilmiş ormanlardan sonra (henüz kağıdın bitmediği varsayılsa da böyle bir yerlerimizi mütemadiyen silmek için üretmeye devam ettiğimiz müddetçe eninde sonunda bitecek) gelecek kuşaklara ve birazcıkta mars civarından gelecek uzaylı dostlara oku oku bitmez digital satırlar bırakmanın onulmaz keyfini yaşıyoruz şimdilik. belki de kağıtlar gibi megabytları da bitiririz bu gidişle.

onlar ne yapacaklar netekim... oku oku bitmez insanlık hazinesi. hepimiz aklımıza geleni yazdığımız için 'oğlum saçmalamışlar lan' diyerek hergelelik yapıp toptan çöpe atmasınlar bloglarımızı yeter

netekim paşamın nü resimleri gibi lüzumsuz bir blog yazısı oldu bu ilk yazı netekim..
affedin..

böyle başladıksa da böyle kalmaz, az ilerde toparlarız...
Computer denen şu illeti, pardon aleti karmaşık xls ile cad dosyaları dışında kullanmazken yorgun argın kendimi attığım odamda kahvem ve televizyonumla sessiz sakin dizilerimi izlerken arkadaşım ve can düşmanım (dostum kulakların çınlasın!) ALPer beyin değerli katkılarıyla mail almak vermekten ve google ile wiki de serseri takılmaktan bıkarak blog kabilesine katılıyorum.

bunun için bir takım kabile gelenekleri varmıdır yokmudur bilmediğimden yol yordam bilmeden aranızdaysam affedin... kendi kuyruğumu, pardon kurdelamı kendim kestim anlayacağınız.

blog denilen şu yazıtlara mısır hiyeroglifleri veya orhun kitabeleri kadar önem verilecekmiş bir gün (can dostum ALPer bey öyle diyor)

o zaman gelecek kuşaklara (obamasını beyazını ayırt etmeksizin) benim naçiz bedenimin bir parçası olan zihnimden gelip geçenleri bir potpori olarak armağan ediyorum..

amma velakin hatta ve fakat biraz düşününce tarihten yazılı kargacık burgacık 2-3 tablet bulmak için yeri göğü delen bizler ardımızda bıraktığımız katledilmiş ormanlardan sonra (henüz kağıdın bitmediği varsayılsa da böyle bir yerlerimizi mütemadiyen silmek için üretmeye devam ettiğimiz müddetçe eninde sonunda bitecek) gelecek kuşaklara ve birazcıkta mars civarından gelecek uzaylı dostlara oku oku bitmez digital satırlar bırakmanın onulmaz keyfini yaşıyoruz şimdilik. belki de kağıtlar gibi megabytları da bitiririz bu gidişle.

onlar ne yapacaklar netekim... oku oku bitmez insanlık hazinesi. hepimiz aklımıza geleni yazdığımız için 'oğlum saçmalamışlar lan' diyerek hergelelik yapıp toptan çöpe atmasınlar bloglarımızı yeter

netekim paşamın nü resimleri gibi lüzumsuz bir blog yazısı oldu bu ilk yazı netekim..
affedin..

böyle başladıksa da böyle kalmaz, az ilerde toparlarız...

İbrahim Ortaç Final Edition-1

18 yorum:

Her yılbaşı yaklaşırken kendi kendime bir değerlendirme yaparım. O yılın değerlendirmesi hani, ne yapmışız, ne yapamamışız gibisinden. Sonra da yeni yılda yapacaklarım, yapmayacaklarımla ilgili kararlar alırım. Yeni yılda da bunları hayata geçirmeye çalışırım.

Bu yılbaşı  yaklaşırken de, yaklaşık bir kaç gündür bu değerlendirmeyi yapıyordum. Yapılmayacak işlerden biri de İbrahim Ortaç'ın yayın hayatına devam etmesiydi. Yani her güzel dizi nasıl bitiyorsa İbrahim Ortaç'da sizlere veda etmeliydi. Hayırlısıyla ediyor da işte...

Ancak adettendir. Birçok dizinin finalinde bir hasbıhal yapılır. İzleyicilerle sohbet edilir ve şöyle bir geçmiş bölümlere bakılır. İşte "Çakma bloggerlerin kralı" İbrahim Ortaç'ın hayat hikâyesi...

Mayıs 2009

-İbrahim Ortaç blog âlemine girmekte geç kalmış bir kişilik olarak kendisine "günaydın" diyerek blog hayatına başladı. Aslında blog yazarınız, bu dünyada pek bilinmeyen ancak eli kalem tutan, ağzı laf yapan, azıcık gazeteci, yazar, biraz şairliği olan ve mizahi yönünü arkadaş sohbetlerine saklayan biriydi.

- Sıkıntılı bir zamanımda, bir  arkadaşın "Sen rahatça, aklına eseni yazabileceğin bir blog aç!" önerisi ile "Çakma" olarak yayın hayatına atılan blog yazarı adını hemen karşısında yüzüne bakıp duran kahveci çırağından aldı, soyadı için ise kafasını camdan dışarı çevirdi. Bir temizlik marketinin arabasının üstündeki yazıyı okudu. "Ortaç" ve böylece "İbrahim Ortaç" doğmuş oldu.

-Blog adı "kuyruk acısı"  ve adres olarak seçilen "kediyebasma.blogspot.com" un neden seçildiği hakkında Mayıs Ayında risaleler bulunabilir

-Çakma bloggerimiz, ilk zamanlarını yazı yazmanın yanında blog âlemini, Sanal kral ve kraliçelerini inceleyerek geçirdi. Âlemin raconu neyse, ona bir göz gezdirdi. Bu konuda oldukça iyi bir algı yeteneği olduğu söylenebilir.  Kısa zamanda Siminya ve Pucca'nın hitlerinin çok olduğunu gördü. Herkesin yaptığınca onlara bulaştı. Ancak efendice, usulünce . Kendilerinden de bu konuda olumlu tepkiler aldı...

-Ayrıca, izleme listine yeni okuduğu blogları da eklemeye başlayan "İbrahim Ortaç" sevdiği ancak (artan popülaritesi yüzünden artık zaman bulamadığı) blog yorumlamaya özen gösterdi. Okuduğu insanları sıradan "a çok güzel olmuş" yorumları dışında yazılarına açılım getirecek "Şerh"ler koymaya başladı. Bu sayede biraz daha göze battı, ilgi çekti.

-Gözlemlere dayalı olarak değişik konularda yazı yazan "İbrahim Ortaç" didaktik olmayan "sosyal mesajlarını" ince iğneler halinde kimseyi kırıp incitmeden bloglarında seslendirmeye başladı. Bu konuda özellikle "kendisinin himmete muhtaç dede" olduğunu vurgulamaktan çekinmedi. Ancak bir fırtına gibi esmekte olan "kıl, tüy, ağda" konularını ufaktan eleştirmekten de çekinmedi.

-Blog dünyasındaki ilk etkileyici şiirini "bir militan bildiri dağıtıyor şehrimin sokaklarında" dizeleri ile yazan İbrahim Ortaç içindeki şiir yazan adama bir müddet daha dur demesi gerektiği düşüncesinde olduğundan "blog dedikodularını" okumaya, yazarlar hakkında fikir sahibi olmaya devam etti.

HAZİRAN 2009

-Haziran ayı havaların iyiden iyiye ısınmaya başladığı ve libidoların tavan yaptığı bir ay olduğundan olsa gerek İbrahim Ortaç çevresinde bol bol yazıldığını gözlemlediği "g-azdırılmış cinsellik" içeren konularda kalem oynatmaya başladı. Ancak yine saldırgan bir eleştiri yerine bu yadsınamaz gerçeği ti'ye alan ve kendini "abazan"lıkla özdeşleştirip, eleştiren yazılar kaleme aldı.

-Bu dönemde yazdığı bloglarda arada sırada kendini havaya fazla kaptırmış kadın bloggerleri uyarmanın yanında, bizzat kendisinin de çizgiyi aştığı yazılar oldu. İbrahim bu konularda kendini de eleştirmekten çekinmedi. Aynı dönem de cinsellik dışında "küfür" edebiyatının da bloglara hâkim olduğunu gözlemleyen "İbrahim Ortaç" kendi küfür hazinesinden komik örnekler vererek "küfür"ün dozunda kullanılması gereken bir enstrüman olduğuna vurgu yaptı.

-Özeleştirilerinde zaman zaman kendi ile çelişen, çatışan yazılar da yazan "İbrahim Ortaç"ın üslubu giderek sevilmeye başladı. Çevresinde (hiç bir zaman ünlü ve üstün blogger şahsiyetleri kadar olmasa da) "fan"ları sevenleri, hayranları oluştu. Bu durum İbrahim Ortaç'ı biraz da olsa şımartmaya yetti.

-Şımarık ve küstah üslubu bu dönemdeki yazılarında ve yorumlarında gözlenebilen "İbrahim Ortaç"ın özellikle abazan "Adsız" yorumcuların şeyhi olarak kendini gösterdiği ve böylece içsel bir eleştiri ve yergi tarzını seçtiği Haziran döneminde sanal kişiliği artık tamamen oturmaya başladı. (not: İbrahim Ortaç yazarlara Adsız yorumlar yazmaz, olay ironidir.)

-Artık adresi, yaşı, ilgi duyduğu konular merak edilip, sorulmaya başlanılan İbrahim Ortaç her ünlü fani gibi "profiline" estetik yaptırmaya başladı. Yaşı ile burcu ile, ilgi alanları ile oynamaya başladı ve bunların da "çakma" olduğunu soranlara söylemekten çekinmedi.

TEMMUZ 2009

-Temmuz döneminde, bloglarda bir küstüm gidiyorum fırtınası baş gösterince, internet âleminden gitmenin çok da kolay olmadığını bilen "İbrahim Ortaç" bu konuyu da "ti" ye alan yazılar yazdı. Gerçekten bu konuda sıkıntı çeken insanlara, olmayan aklından, ilham verici yorumlar döşendi.

-Kendisi hakkında sorular bir hayli arttığı için "meraklılarına yönelik" postlar kaleme alan İbrahim Ortaç, başka bir kuyruk acısı yüzünden pek de sevmediği "online iletişim" yerine post'larla okuyucularını bilgilendirmeye çalıştı.

-Aslında kimliği dışında, ruhuna, iç dünyasına dair söylemleri "çakma olmayan" İbrahim'in doğru söylediği ve bu konuda takdir edildiği görüldü. İbrahim Ortaç insanların bu bağlanma ve güveninden memnun olmasına rağmen, zaman zaman da rahatsızlık duydu ve kendi hakkında "kötü huy denilebilecek" bilgileri de birinci elden sunmaya başladı. Temel ilkesi olan "benim hakkımda en kötü konuşacak kişi benimdir" düsturunca hareket etti. İnsanların kendi hakkındaki ümitlerini sabote etmekten çekinmedi.

-Blog âleminde trip yapan, kendini beğenen insanları da gören İbrahim Ortaç zaman zaman bu insanları da kırmadan eleştirmekten ve uyarmaktan geri durmadı. Yine aynı dönemde bloglarda esen "orgazm" fırtınasına karşı "kim kaybetti de siz buldunuz?" diyerek bir yazı yazdı. Böylece, blog dünyasının geçer akçesi olan cinselliğin yüzyıllardır yaşanan doğal bir şey olduğunu, bu kadar abartılmaması gerektiğini anlatmaya çalıştı.

-Oldukça üretken bir döneme giren ve taslak postları çok biriken İbrahim Ortaç bazı postlarını "twitter modasına" uyarak. Kısa kısa, tek bir post içerisinde başlıklar halinde okuyucularına sundu.

-Bazı yazdıklarından, blog dünyasının eleştirmeni gibi algılandığı  ve insanların İbram Abi şu yazara da bir laf geçirse diye beklediği hissine kapılan  "İbrahim Ortaç" okurlarına yazarlara hürmet edilmesi, cesaretlerinin alkışlanması ve biraz "malın gözü" olmalarının anlayışla karşılanması konusunda  bir post yayınladı.

-Aynı dönemde bazı kadın blogger'lerin, abartılı bir erkek argosu kullanması ve erkek terminolojisindeki palavraları gerçekmiş gibi işlemeleri üzerine "dolmuşa gelmemeleri" ölçüp biçip değerlendirmeleri konusunda pek didaktik denilemeyecek, esprili yazılar kaleme aldı.

-Temmuz ayında güncel hayattan kesitler ve kurgusal düşler içeren yazılar da kaleme alan İbrahim Ortaç'ın zaman zaman serseri, zaman zaman romantik, zaman zaman ağır abi yazıları da giderek beğenilmeye başlandı.

- İbrahim Ortaç bu dönemde de yine birçok bloggeri izleme listine almaya devam etti. İbrahim Ortaç vefalı yorumcu ve dostlarına periyodik ziyaretler yaparak, zaman zaman yorumlar bırakmayı ihmal etmedi...

                                                                                                                                          Sürecek...


Her yılbaşı yaklaşırken kendi kendime bir değerlendirme yaparım. O yılın değerlendirmesi hani, ne yapmışız, ne yapamamışız gibisinden. Sonra da yeni yılda yapacaklarım, yapmayacaklarımla ilgili kararlar alırım. Yeni yılda da bunları hayata geçirmeye çalışırım.

Bu yılbaşı  yaklaşırken de, yaklaşık bir kaç gündür bu değerlendirmeyi yapıyordum. Yapılmayacak işlerden biri de İbrahim Ortaç'ın yayın hayatına devam etmesiydi. Yani her güzel dizi nasıl bitiyorsa İbrahim Ortaç'da sizlere veda etmeliydi. Hayırlısıyla ediyor da işte...

Ancak adettendir. Birçok dizinin finalinde bir hasbıhal yapılır. İzleyicilerle sohbet edilir ve şöyle bir geçmiş bölümlere bakılır. İşte "Çakma bloggerlerin kralı" İbrahim Ortaç'ın hayat hikâyesi...

Mayıs 2009

-İbrahim Ortaç blog âlemine girmekte geç kalmış bir kişilik olarak kendisine "günaydın" diyerek blog hayatına başladı. Aslında blog yazarınız, bu dünyada pek bilinmeyen ancak eli kalem tutan, ağzı laf yapan, azıcık gazeteci, yazar, biraz şairliği olan ve mizahi yönünü arkadaş sohbetlerine saklayan biriydi.

- Sıkıntılı bir zamanımda, bir  arkadaşın "Sen rahatça, aklına eseni yazabileceğin bir blog aç!" önerisi ile "Çakma" olarak yayın hayatına atılan blog yazarı adını hemen karşısında yüzüne bakıp duran kahveci çırağından aldı, soyadı için ise kafasını camdan dışarı çevirdi. Bir temizlik marketinin arabasının üstündeki yazıyı okudu. "Ortaç" ve böylece "İbrahim Ortaç" doğmuş oldu.

-Blog adı "kuyruk acısı"  ve adres olarak seçilen "kediyebasma.blogspot.com" un neden seçildiği hakkında Mayıs Ayında risaleler bulunabilir

-Çakma bloggerimiz, ilk zamanlarını yazı yazmanın yanında blog âlemini, Sanal kral ve kraliçelerini inceleyerek geçirdi. Âlemin raconu neyse, ona bir göz gezdirdi. Bu konuda oldukça iyi bir algı yeteneği olduğu söylenebilir.  Kısa zamanda Siminya ve Pucca'nın hitlerinin çok olduğunu gördü. Herkesin yaptığınca onlara bulaştı. Ancak efendice, usulünce . Kendilerinden de bu konuda olumlu tepkiler aldı...

-Ayrıca, izleme listine yeni okuduğu blogları da eklemeye başlayan "İbrahim Ortaç" sevdiği ancak (artan popülaritesi yüzünden artık zaman bulamadığı) blog yorumlamaya özen gösterdi. Okuduğu insanları sıradan "a çok güzel olmuş" yorumları dışında yazılarına açılım getirecek "Şerh"ler koymaya başladı. Bu sayede biraz daha göze battı, ilgi çekti.

-Gözlemlere dayalı olarak değişik konularda yazı yazan "İbrahim Ortaç" didaktik olmayan "sosyal mesajlarını" ince iğneler halinde kimseyi kırıp incitmeden bloglarında seslendirmeye başladı. Bu konuda özellikle "kendisinin himmete muhtaç dede" olduğunu vurgulamaktan çekinmedi. Ancak bir fırtına gibi esmekte olan "kıl, tüy, ağda" konularını ufaktan eleştirmekten de çekinmedi.

-Blog dünyasındaki ilk etkileyici şiirini "bir militan bildiri dağıtıyor şehrimin sokaklarında" dizeleri ile yazan İbrahim Ortaç içindeki şiir yazan adama bir müddet daha dur demesi gerektiği düşüncesinde olduğundan "blog dedikodularını" okumaya, yazarlar hakkında fikir sahibi olmaya devam etti.

HAZİRAN 2009

-Haziran ayı havaların iyiden iyiye ısınmaya başladığı ve libidoların tavan yaptığı bir ay olduğundan olsa gerek İbrahim Ortaç çevresinde bol bol yazıldığını gözlemlediği "g-azdırılmış cinsellik" içeren konularda kalem oynatmaya başladı. Ancak yine saldırgan bir eleştiri yerine bu yadsınamaz gerçeği ti'ye alan ve kendini "abazan"lıkla özdeşleştirip, eleştiren yazılar kaleme aldı.

-Bu dönemde yazdığı bloglarda arada sırada kendini havaya fazla kaptırmış kadın bloggerleri uyarmanın yanında, bizzat kendisinin de çizgiyi aştığı yazılar oldu. İbrahim bu konularda kendini de eleştirmekten çekinmedi. Aynı dönem de cinsellik dışında "küfür" edebiyatının da bloglara hâkim olduğunu gözlemleyen "İbrahim Ortaç" kendi küfür hazinesinden komik örnekler vererek "küfür"ün dozunda kullanılması gereken bir enstrüman olduğuna vurgu yaptı.

-Özeleştirilerinde zaman zaman kendi ile çelişen, çatışan yazılar da yazan "İbrahim Ortaç"ın üslubu giderek sevilmeye başladı. Çevresinde (hiç bir zaman ünlü ve üstün blogger şahsiyetleri kadar olmasa da) "fan"ları sevenleri, hayranları oluştu. Bu durum İbrahim Ortaç'ı biraz da olsa şımartmaya yetti.

-Şımarık ve küstah üslubu bu dönemdeki yazılarında ve yorumlarında gözlenebilen "İbrahim Ortaç"ın özellikle abazan "Adsız" yorumcuların şeyhi olarak kendini gösterdiği ve böylece içsel bir eleştiri ve yergi tarzını seçtiği Haziran döneminde sanal kişiliği artık tamamen oturmaya başladı. (not: İbrahim Ortaç yazarlara Adsız yorumlar yazmaz, olay ironidir.)

-Artık adresi, yaşı, ilgi duyduğu konular merak edilip, sorulmaya başlanılan İbrahim Ortaç her ünlü fani gibi "profiline" estetik yaptırmaya başladı. Yaşı ile burcu ile, ilgi alanları ile oynamaya başladı ve bunların da "çakma" olduğunu soranlara söylemekten çekinmedi.

TEMMUZ 2009

-Temmuz döneminde, bloglarda bir küstüm gidiyorum fırtınası baş gösterince, internet âleminden gitmenin çok da kolay olmadığını bilen "İbrahim Ortaç" bu konuyu da "ti" ye alan yazılar yazdı. Gerçekten bu konuda sıkıntı çeken insanlara, olmayan aklından, ilham verici yorumlar döşendi.

-Kendisi hakkında sorular bir hayli arttığı için "meraklılarına yönelik" postlar kaleme alan İbrahim Ortaç, başka bir kuyruk acısı yüzünden pek de sevmediği "online iletişim" yerine post'larla okuyucularını bilgilendirmeye çalıştı.

-Aslında kimliği dışında, ruhuna, iç dünyasına dair söylemleri "çakma olmayan" İbrahim'in doğru söylediği ve bu konuda takdir edildiği görüldü. İbrahim Ortaç insanların bu bağlanma ve güveninden memnun olmasına rağmen, zaman zaman da rahatsızlık duydu ve kendi hakkında "kötü huy denilebilecek" bilgileri de birinci elden sunmaya başladı. Temel ilkesi olan "benim hakkımda en kötü konuşacak kişi benimdir" düsturunca hareket etti. İnsanların kendi hakkındaki ümitlerini sabote etmekten çekinmedi.

-Blog âleminde trip yapan, kendini beğenen insanları da gören İbrahim Ortaç zaman zaman bu insanları da kırmadan eleştirmekten ve uyarmaktan geri durmadı. Yine aynı dönemde bloglarda esen "orgazm" fırtınasına karşı "kim kaybetti de siz buldunuz?" diyerek bir yazı yazdı. Böylece, blog dünyasının geçer akçesi olan cinselliğin yüzyıllardır yaşanan doğal bir şey olduğunu, bu kadar abartılmaması gerektiğini anlatmaya çalıştı.

-Oldukça üretken bir döneme giren ve taslak postları çok biriken İbrahim Ortaç bazı postlarını "twitter modasına" uyarak. Kısa kısa, tek bir post içerisinde başlıklar halinde okuyucularına sundu.

-Bazı yazdıklarından, blog dünyasının eleştirmeni gibi algılandığı  ve insanların İbram Abi şu yazara da bir laf geçirse diye beklediği hissine kapılan  "İbrahim Ortaç" okurlarına yazarlara hürmet edilmesi, cesaretlerinin alkışlanması ve biraz "malın gözü" olmalarının anlayışla karşılanması konusunda  bir post yayınladı.

-Aynı dönemde bazı kadın blogger'lerin, abartılı bir erkek argosu kullanması ve erkek terminolojisindeki palavraları gerçekmiş gibi işlemeleri üzerine "dolmuşa gelmemeleri" ölçüp biçip değerlendirmeleri konusunda pek didaktik denilemeyecek, esprili yazılar kaleme aldı.

-Temmuz ayında güncel hayattan kesitler ve kurgusal düşler içeren yazılar da kaleme alan İbrahim Ortaç'ın zaman zaman serseri, zaman zaman romantik, zaman zaman ağır abi yazıları da giderek beğenilmeye başlandı.

- İbrahim Ortaç bu dönemde de yine birçok bloggeri izleme listine almaya devam etti. İbrahim Ortaç vefalı yorumcu ve dostlarına periyodik ziyaretler yaparak, zaman zaman yorumlar bırakmayı ihmal etmedi...

                                                                                                                                          Sürecek...

İbrahim Ortaç Final Edition-2

6 yorum:

Evet, nerde kalmıştık? 2010 da aramızda olmayacak olan "Çakma blogger" İbrahim Ortaç'ın tuhaf ve bir o kadar sıradan hayat hikâyesini anlatıyorduk. Devam edelim o zaman.

AĞUSTOS

-Ağustos ayında İbrahim Ortaç çeşitli konulara değindi ancak değinirken google'da kendini aramaya başladı. Yazdıkları indekslendikçe bir şey gözüne çarptı. Bazıları büyük adam olan, bir kaç İbrahim Ortaç daha vardı. Oysa google en fazla kendisinin yazdıklarını indeksliyordu. "Çakma" bir adamın o ismi gerçek hayatında kullanan insanların adının önüne geçmesini pek doğru bulmayan yazarımız. Adını "orijinalleştirmeye" karar verdi ve o günden sonra adını "The İbrahim Ortach" olarak değiştirdi.

-Bu süreçte en beğenilen yazılarından biri "erkeklerden odun yapma kılavuzu" oldu. Erkeklerin kadınlar elinden çektiklerini anlatan bu yazı, kadın yazarlara bir de karşı pencereden bakmaları konusunda bir çağrı görevi gördü.

-Yine aynı dönemde internet üzerinde semirmeye başlayan "ç-alıntı" hareketine vurgu yapan ve google sayesinde artık başkalarının yazdıklarıyla karizma yapan bay ve bayanları uyaran bir yazı kaleme aldı. Bu konuda küçük tespit ve önerilerde bulundu. Tabi ki kendi üslubuyla.

-Bazı sitelerde gördüğü, sosyal içerikli iyilik hareketlerine vurgu yapan yazılar da yazan İbrahim Ortaç, benim  halk sorunları da umurumda diyerek, bu konuda emek veren insanlara destek olmaya çalıştı...

-Bir müddet sonra Gossip İbram sahneye çıktı ve "dedikodu" tarzında blog tanıtımları yapmaya başladı. Gossip İbram'da blog yazılarını okuduğu yazarları kendi anlatımları ile paparazzilik yaparak tanıtan İbrahim Ortaç pek bu işi beceremedi. Aslında site oldukça hit ve izleyici almıştı. Zaten, sitesinin tanıtımını isteyenler İbram'ı takip listine alıyor ve bir çeşit dilekçe yazmış oluyorlardı. Ancak kendi bloglarında yazdıklarını İbrahim'in yorumu ile okumak kimi yazarlar ve yakınlarında memnuniyetsizlik yarattı. İbram'da bir kaç blog tanıttıktan sonra, bu süreci Siminya-Pucca arasında gelip giderek, lak lakla geçirdi.

-Kendisi hakkında sürekli sorular sorulması ve insanların hüsnü-zan ile bile olsa Zan ile hareket etmesinden dolayı azıcık üzüntü duyan İbrahim, blog camiasını kendisi hakkında değişik şekillerde bilgilendirmeye devam etti. Deformasyon'un da kralı olsun diye "İbrahim abiniz aslında Ayşe teyzeniz olabilir" diyerek aynı zamanda net dünyasının gizemli çok yüzlülüğüne vurgu yaptı.

-Bu yazıdan sonra, bazı bi dostlar "İbram ablamız mısın hakkatten?" tarzında sorular sorarken, Blogunda(bu konuda farklı bir şey yazmamasına rağmen) bazı dostlar da "İbram abi seni baş göz edelim" tarzında teklifler ile gelmeye başladılar. Bu süreci de kazasız belasız atlatmak için dostlarına "Mer'i kanunlar müsait değil, olsa dükkân senin" diyerek cevap veren İbram Ortaç bir süre daha rahat bir nefes aldı.

-Çeşitli sosyal konularda, değişik yazılar yazmaya devam eden İbram Ortaç her tirajlı gazetenin yaptığı gibi bir Ramazan Sayfası hazırlasam olur mu diye düşünerek anket düzenledi. Yakışır abimize denilmesi üzerine "Ramazan Pidesi" adıyla özgün bir Ramazan sayfası hazırladı. Ramazan ayı müddetince yapılan pide servisinden memnun olunduğunu görmek İbrahim'i de mutlu etti.

-MİM ve keywords (google aramaları)'nın tavan yapmaya başlaması üzerine bu konulara da eğilen İbrahim Ortaç bir halttan anlamadığı Facebook ve Twitter'den sonra tam bir baş belası olan Friend Feed ile tanıştı. Kendisini FFeed'e bulaştıran dostlara sayısız kulak çınlatma seansı hediye eden İbrahim Ortaç, iki dakikada medya maymuna döndüğü Feed sarhoşluğunu bir süre üzerinden atamadı. Zil sesi duyunca ortaya çıkıp oynayan dansözlere dönmekten ve her üstüne düştüğü işin... kunu çıkardığı gibi Feed'in de... kunu çıkarmaktan korktuğu için kısa sürede o dünyadan ayrıldı. Kendi gitti adı kaldı yadigâr.

-MİM olaylarını pek sevmeyen İbrahim Ortaç yine de kendisini Mimleyen dostlarına cevap yazmaktan ve Mim’lerle kendi hakkında bilgiler vermekten de geri durmadı. Meraklılar için daha özgün Mimler icat etti.

-Ağustos ayının son yazısı "Yazılarınıza nasıl daha çok yorum alırsınız?" olunca, bu konuda bir sıkıntı olduğunu gün gibi ortaya çıkaran bir gelişme yaşandı ve bu yazı İbrahim Ortaç'ın en çok yorum olan yazılarından biri oldu.

EYLÜL

-FFeed'e bulaşan her Türk evladı gibi, ciddi bir efor kaybı yaşayan İbrahim Ortaç bu deli dolu zamanları geride bırakarak yine sessiz sakin yazılarını yazmaya devam etti. Ancak o günlerde çıkan 3G fırtınası ve Feed’de popüler olan "Gözlerini feedlemek" ile "Facebook'da popüler olan kafasız ve elbisesiz resim" modasını eleştiren bir yazı yayınladı.

-Yazmaktan yorulan ve ufak ufak jübileyi düşünmeye de başlayan İbrahim Ortaç en fazla 2nci sezon'da oynarım ondan sonra yolcudur Abbas ruheti haliyesine girmeye başladı. Buna rağmen hemen hemen haftada 5 civarında yazı yazıyordu. Bir ara bedensel ve ruhsal açıdan rahatlayabilmek amacıyla tatil planları yapan İbrahim Ortaç "Ak sakallı dede ve tası tarağı toplayamayan adam" adlı yazısı ile ilk ayrılık ipuçlarını verdi.

-Sürekli aklına gelen konularda, yazma sorununu aşmak için yazarımız yazılarını kaleme alacak bir sekreter aradığını kamuoyuna duyurdu. Sekreterin olayım İbram! Diyenler olduğu gibi ayıp, ayıp sek-reter başka şeyi çağrıştırıyor diyenler de oldu. Yine de çok şükür sekreterler odası ve kooperatifi İbrahim Ortaç'ı protesto etmedi.

-Gerek Ramazan atmosferi, gerek orta yaş bunalımı, hatta bünyesinde Andropoz mu oluyorum acaba? Durumları (fiziksel yorgunluk ve uykusuzluk belirtileri) vuku bulunca  İbram daha "nostaljik" yazılar yazmaya başladı. "Hatıra defterimden" serisinde birçok şapşallık ve aptallıklarını birinci elden, az kurgulayarak  kamuoyuna duyurdu. İşin tuhafı okuyucuları bu şapşal İbrahim'i de sevdiler, bağırlarına bastılar.

-Bir yandan Ramazan Pidesi'nde Ramazan yazıları diğer yandan keywords aramalarının Oruç bozan, bozmayan şeylere merak sarması üzerine İbrahim Ortaç, bazı sevdiği bloggerlerin de teşviki ile bu konularda da Zekeriya Beyaz'lık taslayan, komik ama asla tadını kaçırmayan yazılar kaleme aldı. Hatta az ayarı kaçırıp "Oruç bozmadan yiyip içme klavuzu"nu yayınladı.

-Dünyada esen 09-09-2009 da evlenme fırtınasını Ti'ye alan "Hoba evleniyoruz" yazısı ile bir kaç blogger dostunu önce sevindirip:) sonra kızdıran İbrahim Ortaç bir kaç gün sonra kendisini sürekli merak edenler için bir kullanma kılavuzu ve İbrahim Ortaç sözlüğü sayılabilecek "Tüm Melahat ve Kazımlar" için yazısını yayınladı.

-Sanal ortamda, kolayca gönlünü kaptırabilen insanlara bir nasihat olmak üzere "İbrahimgillerden korunma rehberi" de yayınlayan yazarımız anı yazılarını da yayınlamaya bir süre daha devam etti. Ayrıca çevresinde gördüğü yetenekli ve aktif bloggerleri ve yazılarını bir kaç yazar ve çizer arkadaşının yer aldığı sitelere tavsiye etti.

-Bu yazıların bir alternatifi olarak "hayranlardan kurtulma rehberi"de denilebilecek bir başka yazı kaleme alan İbrahim Ortaç'a bu süreç zarfında "beni nasıl sepetliceksin" türü sorular soruldu. İbrahim Ortaç'sa hiç bir dost ve hayranına "sepet" havası çalmadı ama yine de yolcular için "bekle ve gör" politikasını takip etti. Ayrıca profiline "Abiniz, amcanız, dayınız, halanız, teyzeniz, okuyup beğendiğiniz, belki de sevdiğiniz ama asla sevgiliniz olmayan adam" diye not düşmeyi de ihmal etmedi.

EKİM

-Ekim ayı İbrahim Ortaç için iyi başlamasına rağmen pek de iyi bitmedi. O dönemde yine Anı ve Ramazan yazıları yayınlayan yazarımız "Laf söyledi Balkabağı" adıyla dost meclislerinde söylediği ve "Abi sen nerden, nasıl buluyon bu lafları?" denilen sözdeyişlerini ayrı bir blogda yayınlamaya başladı.

-Aslında, oldukça verimli geçen bu süreçte İbrahim Ortaç Ben hassas ruhlu adamım kadınları anlayabilirim düşüncesine kapılmak gibi bir korkunç hataya düştü yine. Nitekim son düştüğü hatalarda kadın ruhundan zerre kadar anlamadığını er geç anlamış olan yazarımız, bu kez anladığını ispat etmek için Feminen karakterlerle bir-iki blog açtı.

-Yazdıkları beğenilen yazarımıza kısa sürede bazı kadın bloglarından yazarlık teklifleri geldi. Prensipte kabul etmesine rağmen, Lan dalga geçerken, kadın yazar olup çıkıcaz. Bu yaştan sonra kestiremem. diyerek bu konudan uzaklaştı.

-Ayşe teyze olmayı pek sevmeyen İbrahim Ortaç hemcinslerinin kısa sürede dişi kuş diye mailler atıp, blogunda "bir teselli verelim mi abla" kıvamında yorumlar yapması üzerine bu dünyada kadın olmanın ne kadar zor olduğuna karar verip, "bu erkekler hep böyle kardiş" diyerek sanal da olsa kestirmekten vazgeçti ve kestirmeden feminen karakterlerin dünyasından hızla uzaklaştı.

-Yazılarında Google'un ve Facebook'un insan zihnine ve dünyasına etkilerini de işleyen İbrahim Ortaç net aleminde hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağına vurgular yaptı. Artık Çelik' de İbram' da değişti diyerek kendisinden eski tas, eski hamam beklentisi olanlara mesaj vermeyi de ihmal etmedi.

-Her ne kadar "şeytana uymadım - belediye baksın diyerek  blog yapmadım" dese de İbrahim Ortaç'ın blogları bu süreçte de çoğalmaya devam etti. Hepsi de kendi çaplarında bazen az, çok izleyici ve yorumcu buldular.

-Ekim ayında İbrahim Ortaç'ı üzen bir gelişme yaşandı. Bir zamanlar çok değer verdiği, ancak sürekli didişip bozuştuğu ve uzun süredir görüşmediği çok saygıdeğer bir arkadaşı, İbrahim Ortaç'ın bloglarına ulaştı. Ulaşmakla kalmadı önce İbrahim'e eskiden kalma kini ve öfkesi ile kırıcı mesajlar yazdı. Yetmedi yorumlar bıraktı, yetmedi yorumcularından gözüne kestirdiklerine "İbrahim Ortaç'ın kimliğini açıklıyorum" babında mailler gönderdi.

-Arkadaşı ile bu anlamsız davranışı yüzünden yine esaslı bir kavga yapan ve bir daha selamlaşmamak üzere yollarını ayıran İbrahim Ortaç bu süreçte, peş peşe yayınladığı bir kaç yazı ile o gelen mailleri doğruladı. Mail alan, almayan ama yakın çevresinde olan dostlarına "kimliğini açıkladı" ve prensip olarak "her kimliğini sorana söyleme" kararı aldı. Bazı blogger dostlarına "bilgi kendilerinde kalmak kaydıyla" sormadan da kimliğini açıklamaktan ve zaten kafalara çaka çaka "Çakma" dediği İbrahim Ortaç'ın çakma olduğunu bir kere daha deklare etmekten çekinmedi.

-Bu üzüntülü ve sıkıntılı dönemde yanında olan tüm blogger dostlarına ve özellikle "takma kafana ya, umurunda mı dünya" şarkısını kendisine gönderen Kadir abisini her daim minnetle andı ve o şarkıyı dilinden düşürmedi. "Dım dım dırı dım, dım"


                                                                                                         Sürecek...

Evet, nerde kalmıştık? 2010 da aramızda olmayacak olan "Çakma blogger" İbrahim Ortaç'ın tuhaf ve bir o kadar sıradan hayat hikâyesini anlatıyorduk. Devam edelim o zaman.

AĞUSTOS

-Ağustos ayında İbrahim Ortaç çeşitli konulara değindi ancak değinirken google'da kendini aramaya başladı. Yazdıkları indekslendikçe bir şey gözüne çarptı. Bazıları büyük adam olan, bir kaç İbrahim Ortaç daha vardı. Oysa google en fazla kendisinin yazdıklarını indeksliyordu. "Çakma" bir adamın o ismi gerçek hayatında kullanan insanların adının önüne geçmesini pek doğru bulmayan yazarımız. Adını "orijinalleştirmeye" karar verdi ve o günden sonra adını "The İbrahim Ortach" olarak değiştirdi.

-Bu süreçte en beğenilen yazılarından biri "erkeklerden odun yapma kılavuzu" oldu. Erkeklerin kadınlar elinden çektiklerini anlatan bu yazı, kadın yazarlara bir de karşı pencereden bakmaları konusunda bir çağrı görevi gördü.

-Yine aynı dönemde internet üzerinde semirmeye başlayan "ç-alıntı" hareketine vurgu yapan ve google sayesinde artık başkalarının yazdıklarıyla karizma yapan bay ve bayanları uyaran bir yazı kaleme aldı. Bu konuda küçük tespit ve önerilerde bulundu. Tabi ki kendi üslubuyla.

-Bazı sitelerde gördüğü, sosyal içerikli iyilik hareketlerine vurgu yapan yazılar da yazan İbrahim Ortaç, benim  halk sorunları da umurumda diyerek, bu konuda emek veren insanlara destek olmaya çalıştı...

-Bir müddet sonra Gossip İbram sahneye çıktı ve "dedikodu" tarzında blog tanıtımları yapmaya başladı. Gossip İbram'da blog yazılarını okuduğu yazarları kendi anlatımları ile paparazzilik yaparak tanıtan İbrahim Ortaç pek bu işi beceremedi. Aslında site oldukça hit ve izleyici almıştı. Zaten, sitesinin tanıtımını isteyenler İbram'ı takip listine alıyor ve bir çeşit dilekçe yazmış oluyorlardı. Ancak kendi bloglarında yazdıklarını İbrahim'in yorumu ile okumak kimi yazarlar ve yakınlarında memnuniyetsizlik yarattı. İbram'da bir kaç blog tanıttıktan sonra, bu süreci Siminya-Pucca arasında gelip giderek, lak lakla geçirdi.

-Kendisi hakkında sürekli sorular sorulması ve insanların hüsnü-zan ile bile olsa Zan ile hareket etmesinden dolayı azıcık üzüntü duyan İbrahim, blog camiasını kendisi hakkında değişik şekillerde bilgilendirmeye devam etti. Deformasyon'un da kralı olsun diye "İbrahim abiniz aslında Ayşe teyzeniz olabilir" diyerek aynı zamanda net dünyasının gizemli çok yüzlülüğüne vurgu yaptı.

-Bu yazıdan sonra, bazı bi dostlar "İbram ablamız mısın hakkatten?" tarzında sorular sorarken, Blogunda(bu konuda farklı bir şey yazmamasına rağmen) bazı dostlar da "İbram abi seni baş göz edelim" tarzında teklifler ile gelmeye başladılar. Bu süreci de kazasız belasız atlatmak için dostlarına "Mer'i kanunlar müsait değil, olsa dükkân senin" diyerek cevap veren İbram Ortaç bir süre daha rahat bir nefes aldı.

-Çeşitli sosyal konularda, değişik yazılar yazmaya devam eden İbram Ortaç her tirajlı gazetenin yaptığı gibi bir Ramazan Sayfası hazırlasam olur mu diye düşünerek anket düzenledi. Yakışır abimize denilmesi üzerine "Ramazan Pidesi" adıyla özgün bir Ramazan sayfası hazırladı. Ramazan ayı müddetince yapılan pide servisinden memnun olunduğunu görmek İbrahim'i de mutlu etti.

-MİM ve keywords (google aramaları)'nın tavan yapmaya başlaması üzerine bu konulara da eğilen İbrahim Ortaç bir halttan anlamadığı Facebook ve Twitter'den sonra tam bir baş belası olan Friend Feed ile tanıştı. Kendisini FFeed'e bulaştıran dostlara sayısız kulak çınlatma seansı hediye eden İbrahim Ortaç, iki dakikada medya maymuna döndüğü Feed sarhoşluğunu bir süre üzerinden atamadı. Zil sesi duyunca ortaya çıkıp oynayan dansözlere dönmekten ve her üstüne düştüğü işin... kunu çıkardığı gibi Feed'in de... kunu çıkarmaktan korktuğu için kısa sürede o dünyadan ayrıldı. Kendi gitti adı kaldı yadigâr.

-MİM olaylarını pek sevmeyen İbrahim Ortaç yine de kendisini Mimleyen dostlarına cevap yazmaktan ve Mim’lerle kendi hakkında bilgiler vermekten de geri durmadı. Meraklılar için daha özgün Mimler icat etti.

-Ağustos ayının son yazısı "Yazılarınıza nasıl daha çok yorum alırsınız?" olunca, bu konuda bir sıkıntı olduğunu gün gibi ortaya çıkaran bir gelişme yaşandı ve bu yazı İbrahim Ortaç'ın en çok yorum olan yazılarından biri oldu.

EYLÜL

-FFeed'e bulaşan her Türk evladı gibi, ciddi bir efor kaybı yaşayan İbrahim Ortaç bu deli dolu zamanları geride bırakarak yine sessiz sakin yazılarını yazmaya devam etti. Ancak o günlerde çıkan 3G fırtınası ve Feed’de popüler olan "Gözlerini feedlemek" ile "Facebook'da popüler olan kafasız ve elbisesiz resim" modasını eleştiren bir yazı yayınladı.

-Yazmaktan yorulan ve ufak ufak jübileyi düşünmeye de başlayan İbrahim Ortaç en fazla 2nci sezon'da oynarım ondan sonra yolcudur Abbas ruheti haliyesine girmeye başladı. Buna rağmen hemen hemen haftada 5 civarında yazı yazıyordu. Bir ara bedensel ve ruhsal açıdan rahatlayabilmek amacıyla tatil planları yapan İbrahim Ortaç "Ak sakallı dede ve tası tarağı toplayamayan adam" adlı yazısı ile ilk ayrılık ipuçlarını verdi.

-Sürekli aklına gelen konularda, yazma sorununu aşmak için yazarımız yazılarını kaleme alacak bir sekreter aradığını kamuoyuna duyurdu. Sekreterin olayım İbram! Diyenler olduğu gibi ayıp, ayıp sek-reter başka şeyi çağrıştırıyor diyenler de oldu. Yine de çok şükür sekreterler odası ve kooperatifi İbrahim Ortaç'ı protesto etmedi.

-Gerek Ramazan atmosferi, gerek orta yaş bunalımı, hatta bünyesinde Andropoz mu oluyorum acaba? Durumları (fiziksel yorgunluk ve uykusuzluk belirtileri) vuku bulunca  İbram daha "nostaljik" yazılar yazmaya başladı. "Hatıra defterimden" serisinde birçok şapşallık ve aptallıklarını birinci elden, az kurgulayarak  kamuoyuna duyurdu. İşin tuhafı okuyucuları bu şapşal İbrahim'i de sevdiler, bağırlarına bastılar.

-Bir yandan Ramazan Pidesi'nde Ramazan yazıları diğer yandan keywords aramalarının Oruç bozan, bozmayan şeylere merak sarması üzerine İbrahim Ortaç, bazı sevdiği bloggerlerin de teşviki ile bu konularda da Zekeriya Beyaz'lık taslayan, komik ama asla tadını kaçırmayan yazılar kaleme aldı. Hatta az ayarı kaçırıp "Oruç bozmadan yiyip içme klavuzu"nu yayınladı.

-Dünyada esen 09-09-2009 da evlenme fırtınasını Ti'ye alan "Hoba evleniyoruz" yazısı ile bir kaç blogger dostunu önce sevindirip:) sonra kızdıran İbrahim Ortaç bir kaç gün sonra kendisini sürekli merak edenler için bir kullanma kılavuzu ve İbrahim Ortaç sözlüğü sayılabilecek "Tüm Melahat ve Kazımlar" için yazısını yayınladı.

-Sanal ortamda, kolayca gönlünü kaptırabilen insanlara bir nasihat olmak üzere "İbrahimgillerden korunma rehberi" de yayınlayan yazarımız anı yazılarını da yayınlamaya bir süre daha devam etti. Ayrıca çevresinde gördüğü yetenekli ve aktif bloggerleri ve yazılarını bir kaç yazar ve çizer arkadaşının yer aldığı sitelere tavsiye etti.

-Bu yazıların bir alternatifi olarak "hayranlardan kurtulma rehberi"de denilebilecek bir başka yazı kaleme alan İbrahim Ortaç'a bu süreç zarfında "beni nasıl sepetliceksin" türü sorular soruldu. İbrahim Ortaç'sa hiç bir dost ve hayranına "sepet" havası çalmadı ama yine de yolcular için "bekle ve gör" politikasını takip etti. Ayrıca profiline "Abiniz, amcanız, dayınız, halanız, teyzeniz, okuyup beğendiğiniz, belki de sevdiğiniz ama asla sevgiliniz olmayan adam" diye not düşmeyi de ihmal etmedi.

EKİM

-Ekim ayı İbrahim Ortaç için iyi başlamasına rağmen pek de iyi bitmedi. O dönemde yine Anı ve Ramazan yazıları yayınlayan yazarımız "Laf söyledi Balkabağı" adıyla dost meclislerinde söylediği ve "Abi sen nerden, nasıl buluyon bu lafları?" denilen sözdeyişlerini ayrı bir blogda yayınlamaya başladı.

-Aslında, oldukça verimli geçen bu süreçte İbrahim Ortaç Ben hassas ruhlu adamım kadınları anlayabilirim düşüncesine kapılmak gibi bir korkunç hataya düştü yine. Nitekim son düştüğü hatalarda kadın ruhundan zerre kadar anlamadığını er geç anlamış olan yazarımız, bu kez anladığını ispat etmek için Feminen karakterlerle bir-iki blog açtı.

-Yazdıkları beğenilen yazarımıza kısa sürede bazı kadın bloglarından yazarlık teklifleri geldi. Prensipte kabul etmesine rağmen, Lan dalga geçerken, kadın yazar olup çıkıcaz. Bu yaştan sonra kestiremem. diyerek bu konudan uzaklaştı.

-Ayşe teyze olmayı pek sevmeyen İbrahim Ortaç hemcinslerinin kısa sürede dişi kuş diye mailler atıp, blogunda "bir teselli verelim mi abla" kıvamında yorumlar yapması üzerine bu dünyada kadın olmanın ne kadar zor olduğuna karar verip, "bu erkekler hep böyle kardiş" diyerek sanal da olsa kestirmekten vazgeçti ve kestirmeden feminen karakterlerin dünyasından hızla uzaklaştı.

-Yazılarında Google'un ve Facebook'un insan zihnine ve dünyasına etkilerini de işleyen İbrahim Ortaç net aleminde hiçbir şeyin artık eskisi gibi olmayacağına vurgular yaptı. Artık Çelik' de İbram' da değişti diyerek kendisinden eski tas, eski hamam beklentisi olanlara mesaj vermeyi de ihmal etmedi.

-Her ne kadar "şeytana uymadım - belediye baksın diyerek  blog yapmadım" dese de İbrahim Ortaç'ın blogları bu süreçte de çoğalmaya devam etti. Hepsi de kendi çaplarında bazen az, çok izleyici ve yorumcu buldular.

-Ekim ayında İbrahim Ortaç'ı üzen bir gelişme yaşandı. Bir zamanlar çok değer verdiği, ancak sürekli didişip bozuştuğu ve uzun süredir görüşmediği çok saygıdeğer bir arkadaşı, İbrahim Ortaç'ın bloglarına ulaştı. Ulaşmakla kalmadı önce İbrahim'e eskiden kalma kini ve öfkesi ile kırıcı mesajlar yazdı. Yetmedi yorumlar bıraktı, yetmedi yorumcularından gözüne kestirdiklerine "İbrahim Ortaç'ın kimliğini açıklıyorum" babında mailler gönderdi.

-Arkadaşı ile bu anlamsız davranışı yüzünden yine esaslı bir kavga yapan ve bir daha selamlaşmamak üzere yollarını ayıran İbrahim Ortaç bu süreçte, peş peşe yayınladığı bir kaç yazı ile o gelen mailleri doğruladı. Mail alan, almayan ama yakın çevresinde olan dostlarına "kimliğini açıkladı" ve prensip olarak "her kimliğini sorana söyleme" kararı aldı. Bazı blogger dostlarına "bilgi kendilerinde kalmak kaydıyla" sormadan da kimliğini açıklamaktan ve zaten kafalara çaka çaka "Çakma" dediği İbrahim Ortaç'ın çakma olduğunu bir kere daha deklare etmekten çekinmedi.

-Bu üzüntülü ve sıkıntılı dönemde yanında olan tüm blogger dostlarına ve özellikle "takma kafana ya, umurunda mı dünya" şarkısını kendisine gönderen Kadir abisini her daim minnetle andı ve o şarkıyı dilinden düşürmedi. "Dım dım dırı dım, dım"


                                                                                                         Sürecek...

Üşenmedim, başka şeyler de yazdım